Etiket arşivi: sol

Bir Meta Anlati Olarak Kemalizm


Kemalistler bizim icin ne yapti?

YES, COME TO THINK OF IT, WHAT HAVE KEMALISTS EVER DONE FOR US?

Bugünlerde herkesin suçlamaya alışık olduğu Kemalizm 1930’lu yıllarda yabancı basında Türkiye’nin imajı için yazılmış birkaç eser dışında bahsi bile geçmeyen bir kavramdır. Kavramın ideolojik olarak popüler olması 1960 muhtırası sonrası kendini ilerici olarak tanımlayan gençlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlamasına rast gelir. Onun dışında birkaç uçuk kaçık istisnayı saymazsak eğer 1980’lerde post-modern kritiklere tabi tutulana kadar hakkında pek de eleştirel düşünce belirtilmemiştir. Kemalizm’in 1980’den sonra ise bir felaketler ideolojisi haline gelmesinin sebebi ise Türk entelektüel hayatındaki paradigma kayışlarında yatmaktadır. 1960’lara kadar Durkheim/Gökalp hülyalarıyla beslenen entelektüel klik, 1960’larda Marx 1970’lerde Weber ve son olarak 1980’lerde ise Foucault’nun tesiri altına girecektir. 1970-80 döneminde entelektüel kanatta zuhur eden bu paradigma kayması Postmodern Durum’a biat etmiş olduğu için o dönemden önceki tüm konseptleri büyük anlatı olduğu gerekçesiyle reddecektir ki Kemalizm kavramı da bundan nasibini alacaktır. Çok geriye gitmeye gerek yok. Daha 10 sene öncesine kadar birtakım köktendinci ya da aşırı solcu kaçıkları saymazsak Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetici elitten sokaktaki manava kadar herkes üzerindeki imajı bir founding father konumundadır. Iş bu kurucu baba durumu 1980’ler sonrası ülkenin yaşadığı çeşitli politik buhranları büyük anlatıların çöküşüne bağlayan ex-solcu yeni liberal postmodernist elitin Mustafa Kemal’e ait her şeyi Kemalizm titri altında birleştirmesine ve mevcut cumhuriyetin 50-60 yıllık birikimi sonucu oluşturduğu politik kurumların ve algının topa tutulmasına vesile olmuştur. 1980’ler sonrası entelektüel kliğe hakim olan postmodernist hava, mevcut cumhuriyetin geçmişte sahip olduğu birtakım negatif özellikleri özenle seçerek tüm bu olumsuzlukları Kemalizm adı ile bir meta-anlatı altında toplamıştır Bunun üstüne 1989’da Soğuk Savaş sonrası gelen çözülme ve rehavet ortamı Türkiye için pek de heyecanlı geçmeyecek ülke belki de Cumhuriyet tarihinin en kaotik 10 yılını geçirecekti. Bu kaos ortamında zaten ağır ağır dönüşüm geçiren Cumhuriyet de Kemalizm titri altında en ağır kritiklere tabi tutulacak ve hatta artık açık açık vadesinin dolduğu beyan ediliyor olacaktır. Burada bir parantez açmak istiyorum. Söz konusu Kemalizm eleştirilerinin spesifik olarak isabetli olduğu hususlar yok değildi ama buradaki problem yarım yüzyıllık bir geçmişi olan anayasal bir cumhuriyetin farklı dönemlerde farklı güçler tarafından yön verilmiş süreçlerini tek bir konsept ile izah edilmesinin hatalı olması idi. Daha sade olmak gerekirse 1923’ten günümüze kadar olan dönemde tüm yönetimsel ve hiyerarşik birimleri tek bir entite altında birleştirmenin kavramsal olarak hatalı olduğunu belirtmek istiyorum. 2000’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti çeşitli iktidar odaklarının güç savaşlarına tanık olmuş, zamana göre yönetim stili ve politika anlayışı da değişmiş ve revize olmuştur. Bu nedenle demem odur ki hem 1933’teki Korporatist-Solidarist politik anlayışı hem 1980’lerdeki ordu sponsorluğundaki arz yanlı politikaları tek bir başlık altında toplayıp kritiğini yapmak imkansız olduğu kadar bilahare bunu yapmaya çalışmak da saçmalıktır. Kaldı ki 1924’teki Kemal ile 1935’teki Atatürk arasında bile politik ve ahlaki olarak dağlar kadar fark vardır. Birbirinden farklı dinamikleri olan politik süreçleri bulundukları tarihi hazneden süzüp 1968 sonrası icat edilmiş postmodern edebi yöntemlerle eleştirmek pek de akıl alır cinsten olmasa gerek. İroniye bakınız ki postmodern dervişlerin diline doladıkları ‘Everything is a social construct’ geyiği esasında kendi kavramsallaştırmaları için geçerlidir. Kah Kemalizm kah 2004 sonrası popüler olmuş Ulusalcı kavramı postmodern değerlere biat etmiş kültürel liberaller tarafından üretilmiştir, daha doğrusu onların deyimiyle birer sosyal inşa ürünü basit kavramsallaştırmalardan öte bir şey değildirler. Bunun ötesinde CHP’nin altı ilkesi dışında Kemalizm diye tabir edebileceğimiz sistemli bir politik ajandaya sahip olan bir ideoloji ya da doktrin yoktur. Bu kavram 1968 havadislerinin yukarıda belirtilen iklimi yeşertmesi sonucu günah keçisi olmuş manasız bir yaftadan öte bir şey değildir. Peki Kemalizm ne oldu da bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde günah keçisi oldu diye sorarsanız birkaç nedeni var. 1) Değişen Entelektüel Paradigmalar: 1968 olayları aktivist sol için mühim olduğu kadar entelektüel sol için de bir kırılma noktasıydı. Bu tarihten sonra mevcut yapılar kökten bir şekilde sorgulanmaya başlanacak hatta yer yer Modernite adı verilen bir başka meta-anlatının reddiyesine kadar varan ateşli ve bir o kadar da fanatizan fikirler ana akim haline gelecekti. Foucault, Lyotard, Baudrillard, Derrida, Said, Kristeva, İrigaray gibi pseudo-entelektüellerin Aydınlanma Projesi’nden Modernite’ye kadar hemen hemen her şeyi yapisokume uğratma çabası akademik çevrelerde şok etkisi yaratmış ve modern dünyanın postmodern şeyhleri bu karambol ortamında Humanities disiplinlerinde akıl almaz tahribatlara yol açmışlardı. Zamanın postmodern şeyhleri içinden çıktıkları batı medeniyetinin birer ferdi olmayı reddedip onu bir Antichrist’a dönüştürmekle yetinmiyor aynı zamanda çeşitli olaylar ve olgular karşısında ciddi çelişkiler barındıran tutumlar sergiliyordu. İktidar üzerine düzdüğü tenkitleriyle ünlü Foucault bir yanda Marksist olarak başladığı entelektüel hayatını liberteryen piyasa taraftarı Hayek ve Mises’in fikirlerini kucaklayarak sürdürürken es zamanlı olarak İran Devrimi’nin ruhani önderi Humeyni’ye ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ diyordu. Keza Derrida’nin Nazilerle olan flörtüne ya da Baudrillard’in El-Kaide teröristlerine Le Monde’dan yolladığı selamına değinmeye gerek bile yok. Buradaki problem gayet sarih bir şekilde görünmektedir. Bunun Türkiye’deki yansıması olarak ise Birikim Dergisi etrafında şekillenen farklı eğilimlere sahip yeni solcu/kültürel Marksist’in Cumhuriyet karşısında takındığı gülünç tavır örnek gösterilebilir. Bu zatlara göre Cumhuriyet başarısız olmuş bir Aydınlanma Projesidir ve sahip olduğu iddia ettiği tepeden inmeci elitist üstünlüğü de Kemalizm adı altında ezilen halka dayatarak kendini yeniden üretmektedir. Kemalizm’e yönelik postmodern kritikleri kullanarak prim yapan zatların başında Murat Belge, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve Ahmet İnsel gibi Birikim Dergisi etrafında kümelenmiş kliği saymak pek de hatalı olmayacaktır. Bu zatların hepsinin de ortak özellikleri mahir olduklarını iddia ettikleri mesleklerinde vasat bir fikir işçisi konumunda olabilecek iken Kemalizm Antichrist’ini şahlandırmaları sayesinde hatırı sayılır bir entelektüel şöhret elde etmiş olmalarıdır. Katliam kıvamındaki çevirileri ve Kültürel Marksizm’den esinlenmiş edebi kritisizmi ile Murat Belge, üçüncü dünyacı tezlerle kafası bulanmış Baskın Oran, Özal ve Erdoğan gibi despotik eğilimler taşıyan liderlere sempatiyle yaklaşan gasteci parçası Cengiz Çandar ve Marksizm dinine biat etmiş bir kesin inançlı olarak Ahmet İnsel entelektüel kamuoyunda bir müddet sonra mainstream haline gelecek Anti Kemalizm korosunun popüler medyadaki başlıca figürleri olacaktı. Bu eleştirmenlerin hepsinin farklı bir çıkış noktası ve meşguliyeti vardı ama Kemalizm adlı Antichrist inşa edilirken el birliğiyle çalışmışlar ve bu uğurda kah köktendinci teröristler ile kah insan azmanı Marksist terör örgütleri ile entelektüel işbirliği yapmaktan çekince duymamışlardır. 
2) Değişen Ekonomik Dengeler: 1970’ler ile birlikte dünya yeni ekonomik krizler tecrübe ediyor ve bunun sonucunda 40 yıldır egemen olan Keynezyen paradigma mevziiye çekilirken Hayek/Friedman ekolünün on plana çıkardığı ve karşıtları tarafından neoliberalizm şeklinde tasnif edilen ekonomik görüş siyasi karar alıcılar tarafından hızla benimseniyordu. Bunun sonucunda 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte Türkiye de bu yeni sisteme adım atacak ve küçük istisnalar dışında 1930 yılından beri aynı şekilde çalışmakta olan iktisadi mekanizmasını reforma tabi tutacaktı. Düğümün çözülmeye başladığı yer de 1980’lerin sonunda başlıyordu zaten. Yeni kurulan cumhuriyetin yerli sermaye yoksunluğu ve beşeri sermayenin elverişsiz olması sebebiyle batı tarzı market-friendly bir kapitalizmle kalkınması imkânsızdı. Bu nedenle devlet güdümünde ve önceliğinde özel sektörle işbirliği ve dayanışma içerisinde olan Korporatist bir kalkınma stratejisinin benimsenmesi karar kılınmıştı. 1929 Krizi ve 2. Dünya Savaşı da genç cumhuriyetin bu iktisadi politikasını doğrular nitelikte ampirik vakalar olarak vuku bulmuştu zaten. 1945 sonrası liberal demokrasiye geçen genç Cumhuriyet bu atılımla birlikte on yıldır gündemde yer alan Toprak Reformu’nu askıya alıyor ve daha serbesti yanlısı bir yönetime geçiyordu. Bununla birlikte dünyada Bretton Woods adında yeni bir iktisadi sistem kuruluyor ve bu sistem doğrultusunda finansal ve ekonomik istikrar başlıca hedef olarak gözetiliyordu. Strateji ise bugünlerde İthal-İkameci kalkınma olarak bildiğimiz İmport-Substitution modeli olarak belirleniyordu. Demokrat Parti 1950-54 arasında piyasa odaklı bir kalkınma stratejisi izlemiş olsa da iktidarının geri kalan yıllarında ithal-ikame stratejisini benimseyecek ve bu kalkınma modeli 1980 yılında alınan kararlara kadar geçerli olacaktı. 1980 sonrası gelen ekonomik liberalleşme, küreselleşme ve yerelleşme dalgası teknokrat ekonomistler tarafından ayakta alkışlanacak ve hatta bazı akademisyenler 1980 öncesi Cumhuriyet ekonomisini Nehru/Nasser çizgisinde üçüncü dünyacı, otarşik ve arkaik bir model olarak tasvir edeceklerdi. Liberalizasyon dalgası sadece ekonomiye değil politik ve kültürel hayata da tesir edecek ve ekonomik hayatta gerçekleşen polarizasyon ve atomizasyonun politik ve kültürel yansıması olduğu gerektiği yanılsaması vuku bulacaktı. Bunu Anti Kemalizm muhiplerinin Marx’in ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler tezine ya da Gramscian hegemonya konseptine bağlamak oldukça mümkün. Ekonomik altyapının üstyapıyı belirleyeceği tezinin doğruluğu tartışma konumuz değil ama Anti Kemalist cephenin ekseriya kültürel marksizmle hemhal olmuş kişilerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak pek de önemsiz bir nüans olmadığını belirtmek elzem. 3) Entelektüel Tutuculuk/Düşünsel Tembellik: Mevcut sistemdeki arızaları sistemin tüm geçmişine mal etmeye çalışan kültürel elit sistemi muhakeme edecek bilgiden yoksun olmasına rağmen postmodern diskurdan edindiği yöntemler ile kendine olmayan bir sistem(ya da canavar demek daha doğru olur sanırım) icat eder ve bunu olabildiğince yüzeysel bir şekilde kah çarpıtarak kah yanıltarak genelleştirmeye çabalar. Sadeleştirmek gerekirse sözüm ona entelektüel olan kişi mevcut arızaları aslında var olmayan bir X konseptine bağlayarak kendine her türlü problemde suçlayacak bir canavar yaratmış olur. Örneklerini saymakla bitiremem. Marksistlerin birbirinden farklı dinamikleri olan ve her ülkede/bölgede farklı şekillerde serpilen ekonomik sistemleri Kapitalizm konsepti altında birleştirmeleri ya da üçüncü dalgacı radikal feministlerin gündelik hayat ya da politik mevzularla alakalı hemen hemen her şeyi Patriyarka canavarına bağlamaları akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Böylelikle süreç entelektüel gelişimini asla tamamlayamamış, kantitatif düşünme stilini asla edinmemiş ve kelimelerle kafayı bozmuş sözüm ona edebi/kültürel eleştirmen vasfındaki birtakım pseudo-entelektüelin bu zayıflıklarını Kemalizm adı altında bir canavar ideolojisi yaratmasıyla sonuçlanmıştır 4) Yüzeysellik/İndirgemecilik: Bu da üçüncü maddeyle ilintili olsa da başka nüveler barındıran apayrı bir problem. Sözüm ona Kemalizm kavramsallaştırmasına a priori olarak biat etmiş akademik elit bu kavramsallaştırmayı ya oldukça indirgemeci bir şekilde yapmakta ya da olayları&olguları tarihsel cenderesinden çıkartıp 1968 sonrası icat edilmiş abuk kavramlarla etüt etmeye çalışmaktadır. Bunu 19. yüzyılın başından beri asayiş açısından sıkıntılı bir problem olagelmiş şark meselesinden aldıkları spesifik örneklerden ya da erken Cumhuriyet döneminde bugünün şartlarıyla oldukça komik geçen mizansenler aracılığıyla kavramsallaştırmalarını süslemelerinden anlayabiliriz. Ek olarak, birbirinden farklı gelişim orijinleri ve aşamaları olan modernleşme ve batılılaşma projesinin tek bir merkezden yönetilen şeytani bir sistem olarak görüyorsanız ya entelektüel açıdan düpedüz cahilsiniz ya da konseptleri kendi keyfince çarpıtan postmodern bir şarlatansınız (ya da Socialist Calculation Problem ve Use of Knowledge in Society dediğimiz konseptlerden zerre haberiniz yok). Eğer Kuzey Kore gibi Fanus vaziyetinde bir ülkede yasamıyorsanız tüm toplumsal dinamikleri tek bir merkezden tek bir amaç uğruna kontrol ve seferber etmeniz matematiksel olarak imkansızdır. Bu nedenlerledir ki Kemalizm Antichrist bir ideoloji olarak son 40 yılda entelektüel kamuoyunda ve sonrasında kitlesel medyada kendine oldukça sık yer bulan bir kavram haline gelmiştir. Ne yazık ki tüm araştırmalarıma rağmen Kemalizm adlı şeytani bir sistemin olduğunu iddia eden eleştirmenlerin bu konuda çeşitli edebi kelime oyunları, tarihi bağlamından koparılmış pejoratif örnekler ve soyut kavramsallaştırmalar dışında elle tutulur, ansiklopedik veriye dayalı bir şekilde incelediğini görmek bana nasip olmadı. Aksine bu entelektüellerin Kemalizm kavramını tüm kötülüklerin toplandığı bir meta-anlatı seklinde ele aldığı görülmektedir. Son 20 yılda Kemalizm’e eleştirel olarak yazılmış 3 akademik(pek de akademik değil esasında) çalışmaya değinmeden bu yazıyı bitirmenin yanlış olacağı niyetindeyim. Fikret Başkaya, Sevan Nişanyan ve Atilla Yayla son 20 yılda akademik olarak Kemalizm’i eleştiriye tabi tutan başlıca düşünürlerin başında geliyorlar. Başkaya malum kitabında 1968 sonrası oluşan etnik ve dini kimlik siyasetinin tesiriyle Kemalizm’i tekçi ve Bonapartist olmakla eleştiriyorken Nişanyan 1989 sonrasının getirdiği özgür ve liberal dünya perspektifi ile Kemalizm’i bir diktatörlük ideolojisi olarak betimliyor. Bu iki yazardan daha geç olarak Atilla Yayla ise muhafazakar-mukaddesatçı bir klikten geldiği için bu hususta 2000’lere kadar pek konuşmamayı tercih etse de bir aşamadan sonra Kemalizm konseptini liberal ve çoğulcu bir perspektiften eleştiren başlıca eleştirmenlerden biri olmuş ve bu sayede hatırı sayılır bir reputasyon da elde etmiştir. Bahsi geçen üç yazarın entelektüel eğilimlerini ayrı ayrı analiz etmekle yazıyı gereksiz yere uzatmış olurum ama sadece şunu söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Sözüm ona ‘bu’ akademisyenler Kemalizm üzerine yaptıkları çalışmalarda pek de titiz davranmamış ve Cumhuriyet projesini incelerken birtakım spesifik örnekleri pik ederek tarihsel realiteleri alenen çarpıtma girişimlerine mükerrer kereler başvurmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen üç kişinin de hem Kemalizm konseptine sundukları katkılar hem de diğer çalışmaları akademik açıdan şaibe doludur ve pek çoğu pervasızca intihal ürünü tezlerdir. Meselenin Türk tarafında yer alan ya da Enternasyonal boyutunu temsil eden postmodernist entelektüel kanadın Cumhuriyet tarihi üzerine titiz çalışmalar yapan Bernard Lewis, Andrew Mango, İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve Zafer Toprak gibi akademisyenlerle akademik kalite açısından boy ölçüşebilme şansı yoktur. Postmodern ve çoğulcu bir vizyon ile tek parti yönetimini ve sonrasını Kemalist tahakküme indirgeyen fikri tembellik mustaribi bu sözde-entelektüeller Lewis ya da Toprak gibi kendi alanlarının önde gelen akademisyenleriyle canlı yayına çıkıp bu kavramı tartışma kapasitesinden yoksundurlar çünkü her türlü kötülüğün müsebbibi olarak gördükleri Kemalist tahakküm kantitatif ya da ampirik herhangi bir bulgudan yola çıkarak değil, kavramlarla ve kelimelerle kafayı feci halde bozmuş birtakım kültürel/edebi çalışmalar muhibi akademisyenlerin takıntılarının mükerrer kereler dile getirilmeleri sonucu inşa edilmiştir. Evet, Kemalizm diye bir şey yoktur. Elbette dönemin kayıtlarında ve daha sonraları da bu kavram ara sıra tedavüle sokulacak ama asla 1968 sonrası değişen dünya paradigmaları sonucu ifade edildiği gibi şeytani bir düzen olarak tasvir edilmeyecekti. Kemalizm en fazla CHF’nin sahip olduğu altı ok ile kavramsal bir zemine oturtulup genelleştirilebilirdi ki, bu altı okun bile zamana ve mekana göre farklı yorumlara maruz kaldığını biliyoruz. Kemalizm 1968 sonrası kendisine yapisokume uğratılacak meta-anlatı arayan Kültürel Marksistler, mevcut anayasal ve laik rejime ilk başından beri düşmanlık besleyen İslamistler ve küreselleşmenin getirdiği ütopyacı fikirlerle müsemma olup hayali düzenlerle efsunlanmış Liberaller tarafından bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi ve o dönemden bugüne isminin önüne muhalif titrini yapıştıran her er kişi tarafından bol bol kullanıldı. Cumhuriyet tarihini hakikaten hakkaniyetle inceleyen akademisyenler geçmiş 80 yıla Kemalizm gibi cazibeli ve pejoratif bir sticker bulamadıkları için sesleri sürekli olarak cılız kaldı ya da görüşleri asla bütünsel bir şekilde ele alınmadı. bunun yerine ne dediğinden ziyade Kemalizm etiketini parola olarak kullanan sözüm ona muhalif düşünürler çalışmalarının yetkinliği sorgulanmadan el üstünde tutulur oldular ve akademik/medyatik şöhretin kapılarını aralarken; mevcut rejimle hesaplaşma güdüsüne sahip iktidar partisinden de sürekli ikbal beklentisi içerisinde bulundular. İşte  bu yüzdendir ki Kemalizm diye şeytani bir konseptin olmadığını düşünüyor ve ironiktir ki bunun 1968 sonrası hatalı varsayımlarla dünyayı anlamaya çalışan pseudo-akademisyenlerin entelektüel bir mühendislik ürünü olduğu sonucuna kani oluyorum.  

Reklamlar
Bağlantı

Multikulti


Eger Islam ifade ozgurlugunden, escinsel evlilikten, kadin haklarindan, otenaziden, demokrasiden, bacondan ve temel insan haklarindan rahatsiz oluyorsa; bu bizim icin degisme zamani degildir. Bu Islam’in artik gitmesi gerektiginin gostergesidir. (Multiculturalism: A Free Pass for Islam)

Facebook’ta 5 Posta ile ustteki alinti uzerine multikulti uzerine bir tartismaya girdik. Tartisma epey uzadi ama ben cevap olarak yazdigim son yorumu arsivde dursun diyerek buraya koyuyorum.

Iskandinav ulkelerinde ve genel olarak Avrupa’da yasanan multikulti meselesinde esas problemin insanlari bogazlarindan birbirine baglayan refah sistemi oldugunu dusunuyorum. Normalde homojen bir ulke olmasi sayesinde ortak kader anlayisi olusturmus nordik refah sistemleri de aralarina farkliliklar girince sicacaklarinin farkinda olduklari icin multikulti’yi icat ettiler. Burada problem ve anlasamadigimiz nokta su sanirim: Esas olarak ve kendiliginden olustugu surece multikulti’ye karsi degilim ama Avrupalilarin kafasinda canlanan ve hulyalarini kurduklari multukulti pozitif ayrimci zirvaliklarla bezeli tutmayacak bir proje. Benim ve saniyorum ki senin de uzerinde uzlastigin multukulti ise zannediyorum ki ABD’de mevcut ama burada kucuk bi nuans var. ABD multikulti deryasi olmak icin oldukca genis sosyal ve ekonomik programlar dizayn etmedi, bunu bir proje olarak dayatmadi. Progressivismle kafayi bozmus bazi mustesna politikacilari saymazsak ABD kimseye birey olmasindan ote bir sey sunmadi. Burasi ozgur bir ulke ve senin kimliginin ne oldugunun bizim icin hicbir onemi yok dedi yurttaslarina. Hakikaten de oyle. ABD’de herkes Amerikan yurttasidir ama ayni zamanda -biraz solcu jargonla ifade etmek gerekirse- herkes otekidir. 3 nesildir ABD’de yasayan biri bile kendini ulkenin sahibi sanmaz, ne oldugunu sorarsan Akdenizliyim ya da Irlandaliyim gibi cevaplar verir. Keza muslumanlar icin de aynisi gecerli. 9/11 ve pesisira gelen kuresel terorle mucadele ataklarina ragmen multiculturalism ve islamofobi tartismalarinin nicin daha cok Avrupa eksenli oldugunu bi dusunelim. Cunku ABD’de kimse senin kimligine ve dis gorunusune bakmaz, tabi yukarida adini saydigim istisnalar disinda kimse sana kimliginden oturu pozitif ayrimcilik da yapmaz. ABD’de koktendinci egilimlere sahip muslumanlar bile ABD’nin kendi ulkelerine kiyasla dini acidan onlara daha buyuk ozgurluk sundugunu ve kimsenin de onlara karismadigini ifade ederler. Bunun aksine Avrupa’da ise genis bir sosyal guvenlik agi var ve bunun surdurulebilmesi icin de egitimsiz Afgan mucahitlere, Asyalilara, Afrikalilara vs ihtiyac var cunku Avrupanin kendisi artik uremiyor ve nufusu gittikce azaliyor. Multikulti de bu kilif altinda islamistlerin kendi ulkelerinde bile hayal edemeyecegi bir pozitif ayrimcilik sunma projesi, keza oteki gocmen gruplar icin de oyle ama Asyali bir budistin ya da afrikali paganistin 1500 yillik bir maziye sahip ve “onlari buldugunuz yerde oldurun” gibi direktiflere sahip bir kutsal ajandasi yok. Ha en fazla gettolasma sonucu banliyo isyanlari cikar ki bunlar birkac jenerasyon sonra entegrasyon surecinin tamamlanmasi ile birlikte cozulur gider ama Islamistler icin aynisini soylemek mumkun degil. 3 nesildir Britanya’da yasayan ve isinde gucunde olan benim musluman kardesim azicik cani sikilinca bakin neler yapiyor -> http://www.frontpagemag.com/…/muslims-shouting-allah…/

BgOVoD9CQAA2APC

Bunun disinda kacirilan bir baska husus ise Islamistlerin siklikla Batidaki koktendinci gruplarla karistirilmasi. Benim gercek koktencilere saygim var, cunku onlar sadece kendi ic huzurlarini tatmin etmeye calisirlar ve beni sadece dunya islerine fazla dusmus materyalist olarak gorurler ama Islamistlere saygim yok cunku Islam’in oldugu yerde ne senin savundugun non-agression(saldirmazlik) prensibi kalir ne de bireysel ozgurluk. Islam’i koktendinci bir grubun bagli oldugu dinden ziyade belli basli bir ajandaya sahip bir ideoloji olarak tanimlamanin zamani coktan geldi de geciyor, tipki Nazizm ve Komunizm gibi. Ha onun disinda kendi dininin buyruklarinin ezici kismini yerine getirmeyecek ve ortodoks Islam’a gore murted sayilacak namazinda niyazinda kendi halinde musluman olursa olsun yine de. Bu durum en fazla onlarin teorik olarak tutarsiz ve politik dogrucu olduklarini gosterir, en azindan kimse ondan olmadigim icin beni oldurmeye veya donusturmeye calismaz. Bu konuda sozu her ne kadar pek sevmesem de Amerikan Okan Bayulgen’i Bill Maher’e birakiyorum. https://www.youtube.com/watch?v=vs1_hePl_1k

failed

Avrupa multikulturalizminin bir baska problemi de kimlik siyasetine dayali olarak tanimlanmasi. Gecenlerde soyle bi habere rastladim(http://t24.com.tr/haber/cingenelerde-kimlik-bilinci-roman-acilimiyla-olustu/250534). Kimlik politikalari 1960’larda yapisalci ve yeni solcu hareketlerin yukselise gecmesiyle birlikte epey populer hale geldi. Ortodoks Marksizm’in pabucunun dama atilmasiyla birlikte sol ekonomik ve siyasi arenadan kulturel calismalara ve edebiyat teorilerine batti. Artik Sol icin muhim olan isci sinifi degil, kadinlar, escinseller, siyahlar, azinliklar ve ogrenciler yani toplum tarafindan oteki olarak konumlandirildigi iddia edilen gruplar olmustu. Oteki uzerinden olusturulan politik ajandalarin ne kadar dandik oldugu hususunda hepimiz mutabikiz sanirim. Yeni solcu kulturel marksistlerin ve modern liberallerin pozitif ayrimciliga dayali, esitlikci, adil utopyalarina sadece guluyorum. Bunun disinda Hollanda’da Wilders ve Britanya’da UKIP gayet liberter temalar esliginde siyaset yapan iki olusum. (Le Pen hakikaten sikintili bi isim ama acikcasi islamist yayilmaya karsi benim icin useful idiot olabilecek biri, onun disinda soylediklerinin pek kaale alinmasini gerektirecek bir durum yok.) UKIP onumuzdeki yillarda Britanya’yi epey sallayacak gibi duruyor. Son 2-3 yilda oylarini uce katladi ve boyle giderse ‘vergiler %45 mi olsun %50 mi olsun‘ diye tartisip duran labour-conservative party ikilisinin monotonlugundan bizi cekip alacak radikal hamleleri var. http://en.wikipedia.org/…/Opinion_polling_for_the_next…

Ek: Belcika’daki gocmen teroru icin izleyiniz: http://www.theguardian.com/world/video/2012/aug/03/femme-de-la-rue-sexism-brussels-video

Solculugun Psikolojisi – Ted Kaczynski


Aşağı yukarı herkes, çok sorunlu bir toplumda yaşadığımızı kabul edecektir. Dünyamızın içinde bulunduğu çılgınlığın en yaygın göstergesi solculuk olduğu için, solculuğun psikolojisi üzerine bir tartışma, günümüz toplumunun sorunları konusunda genel bir tartışmaya bir giriş görevi yapabilir.

Peki ama solculuk nedir? Yirminci yüzyılın ilk yarısında solculuk pratikte sosyalizmle özdeşleştirilebilirdi. Bugün ise bu hareket parçalanmıştır ve kime tam anlamıyla solcu denilebileceği açık değildir. Biz, bu makalede solcu dediğimizde, temelde sosyalistleri, kolektivistleri, “politik açıdan dürüst” tipleri, feministleri, gay ve özürlü hakları savunucularını, hayvan hakları eylemcilerini ve benzerlerini düşünüyoruz. Ancak bu hareketlerin herhangi biriyle ilgisi olan herkes solcu değildir. Bizim bu tartışmada hedeflediğimiz, bir hareketin ya da ideolojinin psikolojik açıdan incelenmesi ya da bağlan- tılı tiplerin genel olarak incelenmesidir. Neyse, “solculuk” tan neyi kastettiğimiz, solcu psikolojisi üzerine tartışmamız ilerledikçe daha açık bir hal alacaktır.

Yine de, solculuk kavramımız açık olmaktan çok uzak olsa da, bu duruma bir çare bulunamayacak gibi görünüyor. Yapmaya çalıştığımız tek şey, çağdaş solculuğun temel dürtüsünü oluşturduğuna inandığımız iki psikolojik eğilimi kabaca ve yaklaşık olarak göstermek. Hiçbir şekilde solcu psikolojisi hakkındaki TÜM gerçeği anlattığımızı iddia etmiyoruz. Ayrıca, tartışmamız yalnızca çağdaş solculuğu ele almak kastında. Tartışmamızın, 19. yy.daki ve 20. yy.ın başındaki solculara ne derece uyarlanabileceği sorusunu tartışmaya açık bırakıyoruz.

Çağdaş solculuğun temelinde yatan iki eğilime “aşağılık duygusu” ve “aşırı toplumsallaşma” adını veriyoruz. Aşağılık duygusu, çağdaş solculuğun bütününde görülen bir özellikse de, aşırı toplumsallaşma, çağdaş sol- culuğun yalnızca belli bir kesiminde görülen bir özelliktir; ancak bu kesim oldukça etkilidir.

Aşağılık Duygusu

“Aşağılık duygusu”ndan kastımız, yalnızca katı anlamda aşağılık duygusu değil, buna ilişkin özelliklerin bütün bir yelpazesidir: Kendine az değer verme, güçsüzlük duyguları, depresif eğilimler, yenilmişlik, suçluluk, kendinden nefret etme vb. Bizce, çağdaş solcular (az ya da çok bastırılmış) böyle duygulara meyildirler ve bu duygular çağdaş solun yönünü belirlemede etkilidir.

Biri, kendisi (veya bağlı bulunduğu grup) hakkında söylenen her şeyi kötü anlarsa, onun aşağılık duygusuna sahip olduğuna veya kendisine az değer verdiğine kanat getiririz. Bu eğilim, hakkını savunduğu azınlığa ait olsun ya da olmasın, azınlık hakları savunucularında görülür. Onlar, azın- lıkları belirtmek için söylenen kelimeler ve azınlıklarla ilgili olarak söylenen her şey konusunda olağanüstü hassastırlar. Afrikalılar için kullanılan “negro”, Asyalılar için kullanılan “doğulu”, özürlüler için kullanılan “sakat” veya kadınlar için kullanılan “piliç” terimleri kökenlerinde hiçbir kötü çağırışım taşımıyorlardı. “Karı” ve “piliç”, yalnızca “herif ” veya “züppe”nin dişi karşılıklarıydı. Eylemciler, bu terimlere olumsuz anlamları kendileri yakıştırdılar. Bazı hayvan hakları savunucuları, “evcil hayvan” terimini reddedip, yerine “dost hayvan” denmesinde ısrar edecek kadar ileri gittiler. Solcu antropo- loglar, ilkel halklar üzerinde olumsuz olarak algılanabilecek herhangi bir şey söylemekten kaçınmak için büyük çaba sarf ediyorlar. “İlkel” sözcüğünün yerine “okuma yazması olmayan” sözcüğünü yerleştirmek istiyorlar. Herhangi bir ilkel kültürün bizimkinden daha aşağı olduğunu ima edebilecek herhangi bir şey konusunda neredeyse paranoyak gibi davranıyorlar. (Biz, ilkel kültürlerin bizimkinden daha aşağı OLDUĞUNU söylemek istemiyoruz. Yalnızca solcu antropologların aşırı hassasiyetine dikkat çekiyoruz.)

“Politik ahlaksızlık” terminolojisine karşı en hassas insanlar, gettolarda yaşayan zenciler, Asyalı göçmenler, tacize uğrayan kadınlar ya da özürlüler değil, bu “baskı gören” gruplardan birine bile ait olmayan, aksine toplu- mun ayrıcalıklı kesimlerinden gelen eylemci azınlıktır. “Politik dürüstlük” en çok, yüksek maaşlarıyla güvenleri, işleri olan ve çoğunu üst sınıf ailele- rinden gelen Heteroseksüel beyaz erkeklerin oluşturduğu üniversite profe- sörleri tarafından savunulur.

Çoğu solcuda, bir şekilde aşağı bir imaja sahip grupların problemleriyle yoğun bir özdeşleşme vardır: Örneğin, zayıf (kadınlar), yenilmiş (Kızılderililer), tiksindirici (homoseksüeller) imajları gibi. Solcuların kendileri de bu grupların aşağı olduğunu hisseder. Bunu asla kendilerine itiraf edemeseler de, onların problemleriyle özdeşleşmeleri, kesinlikle bu grupları aşağı görmelerindendir. (Kadınların, Kızılderililerin vb. aşağı OLDUĞUNU ileri sürmek istemiyoruz; sadece solu psikolojisi hakkında bir noktaya açıklık getiriyoruz.)

Feministler, kadınların da erkekler kadar güçlü ve yetenekli olduğunu ispatlamak için umutsuzca hevesleniyorlar. Açıkça görülüyor ki, kadınların erkekler kadar yetenekli ve güçlü OLMAYABİLECEKLERİNDEN için için korkuyorlar.

Solcularda, güçlü, iyi ve başarılı imaja sahip her şeyden nefret etme eğilimi vardır. Amerika’dan nefret ederler, Batı uygarlığından nefret eder- ler, beyaz erkeklerden nefret ederler, akılcılıktan nefret ederler. Solcuların, Batı’dan vb. den nefret etmek için öne sürdükleri nedenler, gerçek nedenle- riyle aynı değildir. Batı’dan, savaşçı, emperyalist, cinsiyetçi vb. olduğu için nefret ettiklerini SÖYLERLER; ancak aynı hatalar sosyalist ülkelerde veya ilkel kültürlerde ortaya çıktığında, bir solcu onlar için bahaneler bulur veya en iyi koşulda, İSTEMEYEREK bunların varlığını kabul eder ve büyük bir ATEŞLİLİKLE bu hataların Batı’da da bulunduğunu belirtir (ve genel- de çok abartı). Böylelikle, açıktır ki, bu hatalar, bir solcunun Amerika ve Batı’dan nefret etmek için gerçek nedenleri değildir. O, güçlü ve başarılı olduğu için Amerika ve Batı’dan nefret etmektedir.

“Kendinden emin olmak”, “kendine güven”, “öncelik”, “girişim”, “iyimserlik” vb. gibi kelimeler liberal ve solcu sözcük dağarcığında çok küçük yer alır. Solcu, bireycilik karşıtı, kollektivist taraftarıdır. O, toplumun, herkesin problemini çözmesini, herkesin ihtiyaçlarını karşılamasını, onlara bakması- nı ister. Kendi problemlerini çözebilme ve kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme yetisine güvenebilen biri değildir. Solcu, rekabet kavramına muhaliftir çünkü içten içe kendini yenilmiş gibi hisseder.

Çağdaş solcu entelektüellere çekici gelen sanat şekilleri genelde sefalet, yenilgi ve umutsuzlu üzerinde odaklanmaya meyillidir, ya da sanki akılcı hesaplamalarla hiçbir şey başarma ümidi yokmuş ve yapılabilecek tek şey insanın kendisini o anki duygulara bırakmasıymış gibi bir hava takınır.

Çağdaş solcu düşünürler, akıl, bilim ve nesnel gerçekliği reddedip her şeyin kültürel olarak göreceli olduğunda ısrar etme eğilimindedirler. Bi- limsel bilginin kökenleri ve nesnel gerçekliğin nasıl tanımlanabildiği (eğer tanımlanabilirse) konusunda ciddi sorular sorulabileceği doğrudur. Ancak, çağdaş solcu düşünürlerin, bilginin kaynaklarını sistematik bir biçimde çözümleyen, soğukkanlı birer mantıkçı olmadığı da açıktır. Onlar, gerçekliğe ve doğruya yönelttikleri bu saldırıya gönülden bağlıdırlar.bu kavramlara, kendi psikolojik ihtiyaçlarından ötürü saldırırlar. Bir kere, onların saldırıları düşmanlıklarının dışa vurumudur ve başarılı olduğu ölçüde de, güç dürtülerini tatmin eder. Daha da önemlisi solcu, bilimden ve akılcılıktan nefret eder; çünkü bunlar bazı inançları doğru (başarılı, üstün vb.) olarak, diğerlerini ise yanlış (başarısız, aşağı vb.) olarak sınıflandırırlar. Solcunun aşağılık duygusu o derece derindir ki, bazı şeylerin başarılı veya üstün, diğerlerinin ise başarısız veya aşağı olarak sınıflandırılmasına tahammül edemez. Birçok solcunun akıl hastalığı kavramını ve IQ testlerin yararını reddetmesinin temelinde bu yatar. İnsanların yetenek ve davranışların genetik açıklamaların solcular karşıdır; çünkü böyle açıklamalar, bazı insanları diğerlerin karşı üstün veya aşağı gösterir. Solcular bir bireyin yeteneğinin veya yeteneksizliğinin faturasını topluma çıkarmayı yeğlerler. Yani, eğer bir insan “aşağı” ise, o kişi iyi yetiştirilmediğindendir, bu kendi hatası değil toplumun hatasıdır.

Solcu aşağılık duygusunun etkisiyle bir övüngen, egoist, palavracı, yalnızca acımasız bir rekabetçi haline gelen bir kişi değildir. Bu tip insan kendisine olan güvenini daha tamamıyla kaybetmiş değildir. Bu insanın kendi gücü ve değeri konusunda biraz şüphesi olsa da, kendini hala güçlü olma yetisi olan birisi olarak görür ve kendini güçlü biri yapma çabaları bu hoş olmayan davranışlarına neden olur.( Ancak, bir solcu bu durumun çok ötesindedir. Onun aşağılık duygusu öylesine kökleşmiştir ki, kendisinin bir birey olarak güçlü ve değerli olduğunu düşünemez bile. Sonra da solcu kolektivizmi. O, yalnızca kendisini özdeşleştirdiği büyük bir örgütlenmenin ya da kitle hareketinin bir üyesi olarak güçlü hisseder.

Solcu taktiklerin mazoşist eğilimlerine dikkat edin. Solcular protestolarını araçların önüne yatarak yaparlar ya da polisi veya ırkçıları kendileri- ne saldırmaları için tahrik ederler. Bu taktikler çoğunlukla etkili olabilir, ama pek çok solcu bunları bir sonuca varmak için değil, mazoşist taktikleri TERCİH ETTİKLERİNDEN kullanır. Kendinden nefret etme, bir solcu özelliğidir.

Solcular eylemliliklerinin şefkatten veya ahlaki prensiplerden kaynaklandığını iddia edebilirler; ahlaki prensipler aşırı toplumsallaşmış solcu tipinde gerçekten de bir yere sahiptir. Ancak, şefkat ve ahlaki prensipler solcu eylemliliğin temel nedenleri olamaz. Düşmanlık solcu tavırda çok önemli bir yer tutar; güç dürtüsü de öyle. Üstelik, solcu tavrın önemli bir parçası, solcuların yardım etmeye çalıştıklarını iddia ettikleri insanlara yararlı olma- sı için mantıken hesaplanmamıştır. Örneğin eğer olumlayıcı eylemin zenci- ler için iyi olacağı düşünülüyorsa, düşmanca veya dogmatik bir olumlayıcı eylemde ısrar etmek mantıklı mıdır? Olumlayıcı eylemin kendilerine karşı ayrımcılık yaptığını düşünen beyazlara en azından sözel ve sembolik jest anlamına gelebilecek diplomatik ve uzlaştırıcı bir yaklaşım açıkça daha verimli olacaktır. Ancak solcu eylemciler böyle bir yaklaşıma girmezler; çünkü bu onların duygusal gereksinimlerini karşılamayacaktır. Amaçları zencilere yardım etmek değil, tersine, ırklar arası sorunlar, onların kendi düşmanlık- larını ve karşılanmamış güç ihtiyaçlarını ifade etmek için bir bahane teşkil ediyor. Böyle yaparak zencilere aslında zarar veriyorlar; çünkü, eylemcilerin beyaz çoğunluğa karşı takındıkları düşmanca tavır, ırklar arası nefreti yoğunlaştırıyor.

Eğer toplumumuzun hiçbir sorunu olmasaydı bile, solcular, yaygara koparmak için bir neden bulmak üzere sorun İCAT ETMEK zorunda kalacaklardı.

Bu anlattıklarımızın, solcu olarak görülen herkesin kesin bir tanımı olma iddiasında bulunmadığını vurguluyoruz. Bu, yalnızca solculuğun genel eğiliminin belirtilmesidir.

Son Moda Saçmalar & Kafa Ağrıtan Zırvalar


Toplumda otorite, hayranlık ve korku uyandırdıkça ortaya çıkan dayanaksızlıkla bulanıklık tutucu eğilimleri artırır. Çünkü açık seçik, mantıksal düşünüş bilgi birikimine yol açar (doğa bilimlerinin gelişimi buna en iyi örnektir) ve ilerleyen bilgi er geç geleneksel düzeni yıpratır. Oysa bulanık düşünce kimseyi bir yere götürmez, dünyayı hiç etkilemeksizin sürekli hoş görülebilir.

Stanislav Andreski, Social Sciences as Sorcery (1972, s.90)

Sokal Vakası’nı  hepiniz muhakkak duymuşsunuzdur. İş bu yazı da söz konusu vakanın üzerine kaleme alınan ve gene Alan Sokal tarafından yazılan kitabın hakkında bir görüş belirtirken kitabın içindeki mühim pasajları da internette permalink olarak bulunması gerektiğini düşündüğüm için buraya koydum. Kitabın hepsini okumak isteyenler ise buraya tıklayabilir.

Hikayeyi biliyorsunuz. Sokal, bilhassa Beşeri disiplinlerde baskın olan ve doğa bilimlerine meydan okuyan  postmodern tutumdan rahatsız olmuştur ve bu durumu eleştirmek için Social Text adlı kültür araştırmaları yapan bir dergiye postmodernist bir üslupla yazılmış parodi bir makale yollar. Üzerinden biraz zaman geçtikten sonra da yazdığı makalenin tamamen gırgır amacı güttüğünü söylemiş ve ortalığı bir daha sakinleşmemek üzere karıştırmıştır. Parodiden sonra bir anda eleştiri okları dekonstrüksiyoncu akımın babası Derrida’ya dönmüş. Fransız felsefecinin Amerikan dergilerin boy boy karikatürleri çıkmış ve zatialilerinin doğrudan kendisini tiye alan onlarca paragrafa rağmen parodiye yönelik tek eleştirisi “genç fizikçinin kariyerini tehlikeye atacak böyle bir hamlenin üzücü olması” olmuştur.

Sokal ve ortağının Entelektüel Pozlar adlı kitaplarının Fransa’da yayınlanması kimi aydın çevrelerde ufak bir fırtına kopardı. İkili bir yazara göre “çağdaş Fransız felsefesinin köhne bir saçmalık yığını” olduğunu gösterirken bir diğer yazara göre ise aşk mektuplarında dil bilgisi yanlışlarını düzelten, mizah duygusundan yoksun ukalâ bilim adamları olmakla itham edilmişlerdir. İkiliye göre ise bu iki yaklaşımda meseleyi hakkaniyetli bir şekilde ele almaktan yoksunken ikili Lacan, Kristeva, Irigaray, Baudrillard ve Deleuze gibi ünlü entelektüellerin sürekli, defalarca bilimsel kavramların ırzına geçtiğini belirtmektedirler. Bu yazarlar çoğu zaman ya en küçük bir açıklama yapmadan bilimsel fikirleri tümüyle bağlamları dışında kullanmışlar ya da bilimsel jargonu bilim adamı olmayan okurların karşısında, ilintisine ya da anlamlarına bakmadan atıp tutarak kullanmışlardır. Sokal&Bricmont ikisi şöyle devam ediyor ardından: “Gödel kuramının ya da görecelik kuramının sosyal bilimler üstünde acil ve derin bir etkisi olsaydı, seçim aksiyomu şiir incelemelerinde kullanılabilseydi, topolojiyle insan ruhunun bir ilişkisi olsaydı, bizim gibi matematikçiler ve fizikçiler için fena mı olurdu? Ne yazık ki işler böyle değil.”

Kitabın ikinci hedefi ise epistemik görecilik. En azından açıkça dillendirildiği
zaman Fransızcadan çok iİgilizce konuşulan yerlerde daha yaygın olan, (başka şeylerin yanı sıra) çağdaş bilimin bir “mit”ten, bir “anlatı”dan ya da bir “toplumsal oluşum”dan başka bir şey olmadığını iddia eden inanç. Bazı gülünç çarpıtmaların yanı sıra (örneğin Irigaray) postmodernist ve kültür araştırmaları çevrelerinde çok sık görülen akıl karışıklıklarını da didikliyor kitap. Örneğin, köktenci göreciliği desteklemek için bilim felsefesinden yanıltıcı olarak aktarılan, kuramların delillerle yeterince belirlenemeyeceği ya da gözlemlerin kuramlarla yüklü oluşu gibi düşünceleri inceliyor. Böylece bu kitap iki ayrı -ama birbiriyle ilişkili- işi bir arada sunuyor. Önce Sokal tarafından çok fazla uğraşmadan keşfedilen ağır tecavüzler koleksiyonu kitabın başındaki “son moda saçmalar” kısmı işleniyor sonra da epistemik görecilik ve “postmodern bilim” hakkındaki yanlış kavramlandırma konusundaki eleştirileri sunuyor yazarlar.

Epistemik göreciliği kabul edersek bilimsel fikirlerin yanlış yorumlanmasına üzülmemiz gerekir, çünkü onlar da yalnızca bir başka “söylemdir”. Elbette bu kitap bazı münferit kötüye kullanmalara dikkat çekmekten ziyade mistifikasyon, kasten muğlak dil kullanımı, karmakarışık düşünce ve bilimsel kavramların kötüye kullanımı gibi konulara dikkat çekmek için yazılmış. Sokal’ın aldatmacasının alevlendirdiği tartışmalar giderek daha geniş, daha zayıf ve ilgisiz bağlantıları kapsamaya da başlıyor. Artık yalnızca bilimsel bilginin kavramsal durumunu ya da Fransız postyapısalcılığmın meziyetlerini değil, bilim ve teknolojinin toplumsal rolünü, çok kültürlülük ve “siyaseten doğruluğu” , akademik sola karşı akademik sağı ve kültürel sola karşı ekonomik solu da kapsıyordu. Bu kitap ise bu meselelerin çoğuyla ilgilenmediğini defaatle altını çiziyor. Yazarların Lacancı matematik ya da gözlemin kuram yüklü olması hakkındaki düşüncelerimiz ne olursa olsun, askerî harcamalar, ulusal sağlık sigortası ya da eşcinsel evliliği üzerine istedikleri söz konusu olduğunda çelişkinin adı dahi geçmez. Zaten Sokal kitapta da defaatle belirttiği gibi bu parodiyi Akademik Sağ’ın Postmodernizme üstünlüğünü kabul ettirmekten ziyade Sol’u Soldan korumak için yazdığını vurgulamıştır.

Şimdi “bilim savaşını” bir yana bırakıp bu kitapta sözü edilen ve doğa bilimleri ile beşeri bilimler arasındaki ilişkiye değinen metinlerden nasıl bir ders çıkarılabileceğine bakalım.

1. İnsanın neden bahsettiğini bilmesi gerekir: Doğa bilimleri konusunda konuşmakta diretenlerin – ki kimse bunu yapmak zorunda değildir – biraz bir şeyler bilmesi, bilimler ya da onların epistemolojisi konusunda gelişigüzel sözler söylemekten kaçınması gerekir. Bu, ilk bakışta apaçık gibi görünebilir. Ama kitapta sunulan metinler bunun çoğunlukla ünlü entelektüeller tarafından bile gözardı edildiğini gösteriyor. Doğa bilimlerinin içeriği hakkında felsefe yapmak elbette doğaldır. Bilim adamlarının kullandığı yasa kavramı, açıklama, nedensellik gibi birçok kavram gizli belirsizlikler içerir. Bunların felsefî yansımaları bu düşüncelerin arındırılmasını sağlayabilir. Ama bu konuları doğru dürüst ele alabilmek için ilgili bilimsel kuramları ister istemez teknik düzeyde, derinlemesine anlamak gerekir. Popülarizasyon düzeyindeki yüzeysel bir anlayış buna yetmez.

2. Çetrefilli ve karanlık olan her şey zorunlu olarak derin anlamlar taşımaz: Konularının doğası gereği anlaşılması güç olan söylemler ile boşluklarını, bayağılıklarını sunumundaki karanlığın ardına ustaca gizlemiş söylemler arasında çok büyük fark vardır. (Bu sorun yalnız sosyal bilimlere ya da beşeri disiplinlere özgü değildir. Matematik ya da fizikte de gereğinden çok daha karmaşık bir dilin kullanıldığı bir çok makale vardır.) Elbette insanın bu iki tür söylemden hangisiyle karşı karşıya olduğunu ayırt etmesi her zaman kolay değildir. Bu nedenle karanlık, bulanık bir jargon kullanmakla suçlananlar kendilerini, doğa bilimlerinin de öğrenmesi yıllar alan bir teknik dil kullandığını öne sürerek savunurlar. Yazarlara göre ise her şeye rağmen, anlaşılması güç olan bu iki tür söylemi ayırt edecek bazı ölçütler vardır. Birincisi, anlaşılma güçlüğünün ardında gerçekten anlamaya değer bir şeyler bulunduğunda, bu kuramın hangi olguları açıkladığını, belli başlı sonuçlarının neler olduğunu, onu destekleyen başlıca savları ilkel bir düzeyde de olsa basit terimlerle açıklamak genellikle olanaklıdır. Örneğin çoğu kişi bir biyoloji eğitimi olmamasına rağmen bu alandaki gelişmeleri, popüler ya da yarı popüler kitapları okuyarak basit bir düzeyde izleyebilir. İkincisi, bu durumlarda bizi konuyla ilgili çok daha derin bilgilere götüren -biraz uzun da olsa- açık seçik bir yol vardır. Buna karşın karanlık, bulanık söylemler anlaşılabilmeleri için sanki okurdan bir nitel sıçrama yapmasını ya da anlamın okura malum olmasını beklerler. Bu durumda insanın aklına ister istemez çıplak kralın görünmez giysileri geliyor.

3.Bilim bir “metin” değildir: Doğa bilimleri beşeri bilimlerde kullanmaya hazır metaforlarla dolu bir depo değildir. “Belirsizlik”, “süreksizlik”, “kaos” ya da “doğrusal olmayışlık” gibi birkaç sözle özetlenebilen genel “temaların” bilimsel kuramlardan çekilip çıkarılarak yalnızca sözel açıdan değerlendirilmesi bilim adamı olmayanlara cazip gelebilir. Ama bilimsel kuramlar romanlar gibi değildirler. Bilimsel bağlamda bu sözcükleri günlük anlamlarından ince ama hayati olarak ayıran, yalnızca karmaşık bir kuramlar ve deneyler ağı içinde anlaşılabilen özel anlamları vardır. Bunların yalnızca eğretileme olarak kullanılmaları insanı saçma sapan çıkarımlara götürebilir.

4. Doğa bilimlerini taklit etmeyin: Sosyal bilimlerin kendilerine özgü soruları, çalışma yöntemleri vardır; fizik ya da biyolojideki (gerçek ya da hayali) her “paradigma kaymasını” izlemek zorunda değildirler. Başka bir deyişle her araştırma alanında yeğlenen yaklaşım biçimi incelenen olguların özellikleriyle belirlenmelidir. Örneğin psikologların, kendi alanlarında “gözlenenin gözlemciden etkilendiğini” söyleyebilmeleri için kuantum mekaniğine başvurmaları gerekmez. Psikolojide iyi bilinen bu durum, elektronların ya da atomların davranışından bağımsızdır. Ayrıca fizikte bile hâlâ tümüyle anlaşılamamış olgular dururken insana ilişkin karmaşık sorunlarla uğraşanların doğa bilimlerini taklit etmesi için bir neden yoktur. En azından şimdilik kesin bir biçimde anlaşılamayan kimi beşeri sorunlar hakkında bilimsel olmayan bir kavrayış edinebilmek için sezgiye ya da edebiyata yönelmenin hiçbir sakıncası yoktur.

5. Otoritenin savları karşısında uyanık olun: Beşeri bilimler doğa bilimlerinin tartışılmaz başarısından yararlanmak istiyorlarsa bunu bilimdeki teknik kavramları doğrudan alıp uygulayarak yapamazlar. Ama pekâlâ doğa bilimlerinin kimi yerleşik yöntemsel ilkelerinden esinlenebilirler. Örneğin şu ilke ile başlayabilirler: bir önermenin geçerliliği, söz konusu olan olgusal gerçekler ile o önermeyi ayakta tutan uslamaya dayanarak belirlenir. Bu değerlendirme, önermenin yandaşlarının ya da karşıtlarının kişisel özelliklerinden ya da toplumsal konumlarından bağımsızdır. Bu elbette yalnızca bir ilkedir, pratikte doğa bilimlerinde bile her zaman evrensel olarak işlemez. Bilim adamları da sonunda insandır. Modalara kapılabilir, dahileri gözlerinde fazla büyütebilirler. Ama buna rağmen, dinî metinlerin tefsirine (geleneksel anlamda dinî olmayan kimi metinler de pekâlâ bu rolü üstlenebilirler) ya da otoritenin savlarına karşı haklı bir güvensizlik duymak “Aydınlanma’nın epistemolojisinden” bize miras kalmıştır. Yazarlar buna ek olarak Paris’te fizik bölümünü parlak bir dereceyle bitirdikten sonra felsefe, özellikle de Deleuze okumaya başlamış bir öğrenciyle tanıştıklarını ve Deleuze’ün Fark ve Teferar’ını anlamaya uğraştığını ifade ediyorlar. Deleuze’ün matematik seçmelerini okuduktan sonra Deleuze’ün nereye varmak istediğini anlayamamış. Ama Deleuze derin anlamlar taşımak konusunda o kadar ünlü ki çocukcağız bu deneyimden doğal olarak çıkarılacak sonucu çıkaramamış: onun gibi yıllarca kalkülüs okumuş biri güya kalkülüs hakkında yazılmış bu metinleri anlayamıyorsa, bu büyük olasılıkla metinlerin pek bir anlamı olmamasındandır. Elbette bu örnek bu öğrencinin Deleuze’ün başka yazılarına da kuşkuyla bakmasına yol açacaktır.

6. Belirli konulardaki kuşkuculukla kökten kuşkuculuk birbirine karıştırılmamalıdır: İki tür bilim eleştirisini birbirinden özenle ayırmak gerekir: Birincisi, belirli savlara dayanarak belirli bir kurama karşı çıkanlar, ikincisi ise geleneksel kökten kuşkuculuğun savlarını şu ya da bu biçimde yineleyenler. Birinci tür eleştiriler ilginç olabilir ama reddedilebilirler. İkinci türden olanlar ise reddedilemezler ama (genellikleri nedeniyle) ilginç de değildir. Bu iki savı birbirine karıştırmamak çok önemlidir. Çünkü, (ister doğal, isterse sosyal) bilimlere bir katkıda bulunabilmek için mantığın geçerliliği ya da deneyler aracılığıyla dünya hakkında bir şeyler bilinebileceği konusundaki kökten kuşkuları bir yana bırakmak gerekir. Elbette belirli bir kuram konusunda kuşku duyulabilir. Ama bu kuşkuları desteklemek için genel kuşkucu savlar ileri sürmenin konuyla bir ilgisi yoktur, çünkü bu savlar fazla geneldir.

7. Bulanık sözlerin ardına sığınmak: Sokal&Bricmont ikilisinin bu kitapta sunduğu bir çok bulanık metin iki farklı biçimde yorumlanabilir: Doğru ama bayağı olanlar ya da köktenci ama açıkça yanlış olanlar. Yazarlar bir çok durumda bu bulanıklığın kasıtlı olduğunu düşünüyor. Gerçekten de bulanık söylemler entelektüel tartışmalarda büyük yarar sağlar: Bunların radikal yorumları deneyimsiz okuru ya da dinleyiciyi cezbeden Bu yorumun saçmalığı ortaya çıktığı zaman da yazar yanlış anlaşıldığını ileri sürerek kendini savunup daha zararsız olan yoruma sığınabilir.

Peki Sokal&Bricmont İkilisi Bu Noktaya Nasıl Geldi?

Social Text parodisi yayınlandıktan sonraki tartışmalarda yazarlara hep eleştirdikleri entelektüel eğilimlerin neden, nasıl ortaya çıktığı soruldu. Yazarlar da postmodernizm ile göreciliğin entelektüel kaynakları
üstünde epey zaman harcıyorlar haliyle. Kitaptan madde madde gitmek gerekirse:
1. Deneysel olanın ihmal edilmesi: Eskiden beri “deneyselciliği” suçlamak moda olmuştur. Bu sözcük olgusal gerçeklerden kuramlar üretmenin söylendiği gibi sabit bir reçetesi ise biz de bu modadan yanayız. Ama gözlem ile kuram arasındaki karmaşık etkileşim her zaman bilimsel etkinliğin bir parçası olmuştur.  Bilim adamları bunun her zaman farkındadır. “Deneyselci” bilim denen şey aslında kötü okul kitaplarının abartmasıdır. Her şeye rağmen fiziksel ya da toplumsal dünya ile ilgili kuramlarımızı şu ya da bu biçimde sınamamız gerekir. A priorizmi, otoritenin savlarını, “dinî” metinlere başvurmayı bir yana bırakırsak kuramları sistemli bir biçimde sınamak için gözlem ya da deneylere başvurmaktan başka çare yoktur. Bir kuramın ciddiye alınabilmesi için o kuramın dolaylı da olsa deneysel delillerle desteklenmesi gerektiğinin farkına varmak için koyu bir Popperci olmak gerekmez

2. Sosyal bilimlerde bilimselcilik: Bu konu biraz tuhaf görünüyor. Bilimselcilik her şeyi maddenin devinimine, doğal seçime, DNA’ya indirgemeye çalışan fizikçi ve biyologların işledikleri bir günah değil miydi? Hem evet hem de hayır. Önce (başka tanımlar mümkün olmakla birlikte) bu tartışma çerçevesinde “bilimselciliği” tanımlayalım: Basit ama güya “nesnel” ya da “bilimsel” yöntemlerin bütün karmaşık sorunları çözebileceği sanrısı. Bu tür sanrılara kapılmanın yarattığı önemli bir sorun şudur: Gerçeğin önemli bir bölümü yalnızca a priori ortaya konulan çerçeveye uymadığı için gürültüye gider. Ne
yazık ki sosyal bilimlerde bilimciliğin çok örneği vardır: Davranışçılığı, Psikanalizi ya da Marksizmi sayabiliriz. İnsanlar genellikle belirli bir alanda belirli bir geçerliliği olan düşüncelerden yola çıkarak, onları sınayıp arıtmak yerine sınırlarının ötesine pek de ussal olmayan bir biçimde taşıyorlar.

Ne yazık ki bilimselcilik (hem yandaşları hem de karşıtları tarafından) bilimsel tutumun kendisiyle karıştırılıyor. Böylece sosyal bilimlerde bilimselciliğe karşı gösterilen çok haklı bir tepki, sonuçta bilimin kendisine gösterilen çok haksız bir tepkiye dönüşüyor (bu hem bilimselciliğin eski partizanları hem de eski muhalifleri için böyle). Örneğin, Fransa’da 1968 Mayıs’ından sonra (bir çok başka etkenin yanı sıra) yapısalcılık ile Marksizmin dogmatik biçimlerinin bilimselciliğe karşı gösterdiği tepki (Lyotard’ın ünlü sözleriyle “metaanlatılara karşı güvensizlik”) postmodernizmin doğuşuna yol açan etkenlerden biridir.

İşin deneysel yanını yok saymak ile bilimsel dogmatizmi birleştirmek, burada örneklerini fazlasıyla gördüğümüz çok sıkıntılı işlere yol açar. Bu durumda insanın cesareti de kırılabilir, insan, dogmatik bir biçimde bağlı olduğu (basit) yöntemler işe yaramadığında hiçbir şeyin işe yaramayacağı, bilginin tümünün olanaksız ya da öznel olacağı gibi düşüncelere kapılabilir. Böylece kolaylıkla 1960’lar ile 1970’lerin havasından postmodernizme geçilebilir. Aslında bu düşünce sorunun kaynağının yanlış belirlenmesinden doğar.

Bizce en geniş anlamıyla bilimsel tutum (kuramların açıklığı ile mantıksal tutarlılığına, kuramların deneysel delillerle sınanmasına saygı göstermek), doğa bilimleri ile ilgili olduğu kadar sosyal bilimleri de ilgilendirir. Öte yandan sosyal bilimlerdeki bilimsellik iddialarına karşı da dikkatli olmak gerekir. Bu, iktisatta, sosyolojide, psikolojide bugün baskın olan akımlar için de (hatta özellikle onlar için) geçerlidir.

3. Doğa bilimlerinin saygınlığı: Hiç kuşkusuz doğa bilimlerinin, kuramlarının ve pratiğinin başarısı nedeniyle karşıtları arasında bile müthiş bir saygınlığı vardır. Kimi zaman bilim adamları bu saygınlığı haksız bir üstünlük duygusuyla kötüye kullanırlar. İyi bilim adamları bile popüler yazılarında fiktif düşünceleri yerleşmiş düşüncelermiş gibi ortaya koyar ya da kimi sonuçları doğrulandıkları alanların çok ötesine taşırlar. Son olarak her yeniliği “kökten bir kavramsal devrim” olarak görmek gibi (piyasanın da talebi ile alevlenen) zararlı bir eğilim vardır. Bütün bu etkenler bir araya geldiğinde bilimsel etkinliğin eğitilmiş insanlara çarpık görünmesine yol açarlar. Felsefecilerin, psikologların, sosyologların bu tür bilim adamları karşısında savunmasız olduklarını dolayısıyla da bu kitapta sunulan kötüye kullanımların kaçınılmaz olduğunu ileri sürmeleri güç olabilir. Kimsenin, özellikle de bilim adamlarının Deleuze’ü ya da Lacan’ı bu şekilde yazmaya zorlamadığı açıktır. İnsan pekâlâ neden bahsettiğini bilerek
doğa bilimleri hakkında konuşan ya da bilmiyor ise bu konulardan söz etmeyip dikkatini başka şeylere veren bir psikolog ya da felsefeci olabilir.
4. Sosyal bilimlerin “doğal” göreciliği. Sosyal bilimlerin kimi dallarında özellikle de antropolojide damak tadları ya da alışkanlıklar incelenirken “göreci” tavırlar takınmak yöntemsel olarak doğaldır. Bu alışkanlıkların belirli bir toplumda oynadığı rolü anlamaya çalışan antropologun kendi estetik tercihlerini araştırmalarına bulaştırmakla ne kazanacağını görmek güçtür. Aynı şekilde antropologlar bir kültürün kozmolojik inançlarının o toplumda oynadığı rol gibi kültürün kognitif özelliklerini incelerken ilke olarak bu inançların doğruluğuyla ilgilenmezler.

Makul olan bu yöntemsel görecilik, düşüncelerdeki ya da dildeki bulanıklık yüzünden köktenci bir kognitif göreciliğe dönüşmüştür: (ister geleneksel mitler, isterse modern bilimsel kuramlar olsun) olgusal gerçeklik hakkındaki saptamaların doğruluğunun yalnızca “belirli bir kültüre göre” belirlenebileceği iddiası. Ama bu, bir dizi düşüncenin psikolojik ve toplumsal işlevini onun kognitif değeri ile birbirine karıştırmaktır. Bu ayrıca bir düşünce dizgesini diğerine yeğlemeyi sağlayacak olan deneysel savların gücünü
gözardı etmeye de yol açar.

5. Geleneksel felsefe ya da edebiyat eğitimi. Hiçbir biçimde bu eğitimi eleştirmeye niyetimiz yoktur. Gerçekten de bu eğitim büyük olasılıkla amacı için gayet uygundur. Bununla birlikte bilimsel metinler söz konusu olduğunda bunun iki nedenle sakıncası olabilir. Birincisi, edebî hatta felsefî metinlerde yazarın ya da metnin şiirselliğinin bilimsel metinlerde olmayan bir yanı vardır. Galile’yi, Newton’u, Einstein’ı hiç okumadan fizik ya da Darwin’den bir satır bile okumadan biyoloji öğrenmek mümkündür. Burada önemli olan yazarların bunları hangi sözlerle dile getirdikleri değil, sundukları olgusal ya da kuramsal savların kendileridir. Ayrıca bu düşünceler ilgili disiplinlerdeki gelişmeler sonucunda değişmiş, hatta ters dönmüş bile olabilirler. Bu kuramlar değerlendirilirken bilim adamlarının kişisel özelliklerine ya da onların bilim dışındaki inançlarına bakılmaz.
İkinci sorun ise deneyler ya da gözlemler yerine kuramlara öncelik vermekten
kaynaklanır (bu aslında olgular yerine metinlere verilen önemle ilgilidir). Bir bilimsel kuram ile onun deneysel olarak sınanması arasındaki bağlantı genellikle çok karmaşık ve dolaylıdır. Bu nedenle bir felsefeci bilime kavramsal yönden yaklaşmayı yeğler (aslında biz de öyle yaparız). Bütün sorun da buradan çıkar: işin deneysel yanı da göz önüne alınmazsa bilimsel söylem gerçekten de diğerleri gibi bir “mit” ya da “anlatı” olmaktan öteye geçmez.

Sokal&Bricmont ikilisi son olarak Postmodern istilanın ortaya çıkışındaki siyasi faktörleri masaya yatırarak tezlerini sonlandırıyorlar. İkili postmodernizmin ortaya çıkışında üç temel siyasi faktör bulunduğunu belirtiyor.

1. Yeni toplumsal hareketler: 1960’lar ile 1970’lerde geleneksel siyasî sol tarafından çoğu zaman azımsanmış bazı baskılara karşı gelişen (siyahların özgürlüğü, feministler ile eşcinsellerin hakları gibi) yeni toplumsal hareketlere tanık olunması.

2. Siyasi umutsuzluk: Postmodern düşüncelerin başka bir kaynağı da siyasî soldaki umutsuzluk ve dağınıklıktır. Bu durum siyasî solun tarihinde ilk ve tek örnektir. Komünist rejim çökmüş, sosyal demokratlar iktidarda oldukları yerlerde neoliberal piyasa reformlarını uygulamaya başlamış ve Üçüncü Dünya’da kendi ülkelerine bağımsızlık kazandıran hareketler çoğunlukla otonom gelişmeyi sağlayacak girişimlerden vazgeçmişlerdir. Kısacası, “serbest pazar” kapitalizmini yakın geleceğin karşı konulamaz bir gerçeğine dönüşmüş gibidir. Şimdiye dek hiçbir zaman adalet ile eşitlik gibi sola ait idealler bu kadar ütopik görülmemiştir.

3. Bilimin kolay bir hedef olması: Bu genel umutsuzluk havası içinde onların yandaşıymış gibi görünmemek için, hem egemen güçlerle yeterince ilişkili, hem de erişilebilecek kadar zayıf olan bir hedefe saldırmak çok caziptir (çünkü para ile iktidarın bir arada olduğu hedefler erişilemeyecek kadar uzaktır). Bilim bu koşulları sağlar; bu da ona karşı yapılan saldırıları kısmen açıklar. Söz konusu saldırıları çözümleyebilmek için “bilim” sözcüğünün en az dört anlamını ayırt etmek gerekir:

1) Dünyayı ussal olarak anlamayı amaçlayan bir entelektüel uğraş

2) Kabul edilmiş bir kuramsal ve deneysel düşünceler topluluğu

3) Bazı ayrıcalıkları, kurumları olan ve daha büyük bir toplumla bağları olan bir sosyal topluluk

4) (Sık sık bilimle karıştırılan) Uygulamalı bilim ile teknoloji. Bu anlamlardan biriyle ilgili olan geçerli bir “bilim” eleştirisi çoğunlukla bilime karşı bir sav olarak farklı anlamlarda kullanılır.

Sokal&Bricmont ikilisi Postmodernizmin ortaya çıkışının siyasi nedenlerini de ortaya koyduktan sonra Postmodernizmin başlıca üç olumsuz etkisi olduğunu vurguluyor:

-Beşeri bilimlere zaman kaybettirmek,

-Gericiliği destekleyen bir kültürel akıl karışıklığı yaratmak,

-Siyasî solu zayıflatmak.

Kitap yukarıda bahsedilen kötüye kullanımların ve muğlak ifadelerin Postmodernist yazarlardan yapılmış alıntılarıyla dolu olduğu için pek çok kişi için okurken can sıkıcı olabileceğini düşündüm ve bu nedenle kitabın geniş özetini yukarıda paylaştım. Arzu eden kitabı okuyabilir ama kitap iki Fizik profesörü tarafından kaleme alındığı için meselenin politik ve sosyolojik boyutundan ziyade matematiksel yönüne eğiliyor; bunun üstüne Postmodernist yazarların boğucu üslubu eklenince bazen insanı çileden çıkarabiliyor. Nitekim kitabın sonunda Postmodernist yazarların derdinin üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövmek olduğu hususunda kafanızda kuşku kalmıyor. Postmodernistlerin bilim hakkındaki suçlamaları yer yer o kadar absürdleşiyor ki, bu metinlerin kendi içinde uhrevi bir mana barındırdığı inancını taşımayan biri tarafından kaale alınmasının mümkünatı gözükmüyor. Örneğin; Kaşık yerine kepçeyle yemek yiyen birisinin olağan şartlardan daha hızlı kilo alması -hatta obezleşmesi- bir postmodernist için kaşık ve benzeri edavatın insanlık için ne kadar tehlikeli olduğunu gösterir. Maalesef ki bu yazarlar kaşık ile kepçe arasında pek de naif olmayan ayrımı yapma gayretini gütmezken meseleye körü körüne icazet etme konusunda oldukça candan davranmaktadırlar.

Yazıyı bu blogda adet olduğu üzere gene bir alıntı ile bitireyim. Avram Chomsky bir Ortadoğu ülkesinde yaşadığı ilginç bir deneyimi şöyle aktarıyor:

Gerçek sorunlarla uğraşmayı güç buluyorsan bundan kaçmanın türlü çeşitli yolu vardır. Bunlardan birisi hiç kimsenin umurunda olmayan boş işlerle uğraşmaktır. Diğeri ise gerçeklerle ilgisi kalmamış, olduğu haliyle dünyayı incelemeye karşı bir savunma geliştirmiş bir akademik mezhebe girmektir. Çevremizde, solcular dahil böyle yapan çok var. Bunun çok umut kırıcı örneklerini birkaç hafta önce Mısır’da gördüm. Mısır’a uluslararası ilişkiler konusunda konuşmaya gitmiştim. Orada çok canlı, uygar bir entelektüel topluluk var. Nasır’ın hapishanelerinde ölesiye işkence görmüş, hapisten sürünerek çıkmış çok cesaretli insanlar var. Şimdi bütün Üçüncü Dünya’yı müthiş bir çaresizlik ile umutsuzluk kaplamış. Bu da, Avrupa ile bağlantıları olan çok iyi eğitilmiş çevrelerin Paris kültürünün son deliliklerine sıkıca sarılmalanyla, tümüyle bunlara odaklanmalarıyla kendini gösteriyor. Örneğin, güncel gerçeklerle ilgili bir konuşma yapacak olsam, stratejik konularda çalışan araştırma enstitülerinde bile dinleyiciler konuşmanın postmodern abuk sabukluğa çevrilmesini istiyorlardı. Örneğin benden Amerika’nın güncel politikasının ayrıntıları hakkında ya da onların yaşadığı yer olmasına rağmen kokuşmuş ve itici buldukları Ortadoğu hakkında bir konuşma istemek yerine, modern dilbilimin uluslararası ilişkilerin postyapısalcı metinlerin yerini alacak olan) söylemine yeni bir paradigmayı nasıl kazandıracağını anlatmamı istiyorlardı. Bu onların gerçekten ilgisini çekiyordu. Ama İsrail kabine kayıtlarının iç planlamaya ilişkin neler gösterdiği ile ilgilenmiyorlardı. Bu gerçekten de çok can sıkıcı.

Batı Düşmanlarının Karakteristikleri-2: Antikapitalizm


Amerika’nın liderliğindeki bu Batılı uygarlığın değerleri yok edilmiştir. Özgürlük, insan hakları ve hümanizmadan söz eden o nefret yüklü sembolik kuleler yok edilmiş, yanıp gitmiştir. – Usame Bin Ladin

Oksidentalizm, Avrupa ve İngilizce konuşan ülkeler hakkında ayrımcı ve yer yer insanlık dışı görüşlere yer veren ve genellikle batılı olmayan ülkelerdeki Batı karşıtlığını ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Başlamadan önce çok yapılan bir kavram kargaşasını düzeltmek gerekirse Oksidentalizm(Garbiyatçılık), Oryantalizm’in(Şarkiyatçılık) zıttı değildir. Oryantalizm, Batı’nın Doğu’yu çarpık bir biçimde algılayarak yanlış yansıtmasının genel adı iken çoğu zaman Doğu’ya getirilen eleştirileri baştan savmak için bir kılıf olarak kullanılmaktan ibarettir. Oksidentalizm ya da bir başka deyişle Garbiyatçılık, kısaca Batı düşmanlarının Batı hakkındaki tahlillerinin çarpıklığına odaklanır ama burada dikkat edilmesi gereken husus “Batı” kavramının coğrafi bir anlamdan ziyade manevi bir anlama sahip olmasıdır. Keza Şarkiyatçılıkta Doğu düşmanlarının Batılı olduğu vurgulanırken Oksidentalizm için aynı şey geçerli değildir. Az önce de bahsedildiği gibi Batı coğrafi bir betimlemeden ziyade bir kültürü ve uygarlık düzeyini temsil etmektedir. Bundan ötürü Avustralya ve 2.Dünya Savaşı sonrası Japonya sık sık Batı olmakla itham edilirken Oryantalizm’in Batılıların Latin Amerika üzerine olan çarpık düşünceleri için kullanılmasının mümkünatı yoktur. Oksidentalizm, Batı’nın kendi içindeki eleştirel çevrelerden çıkmış iken Oryantalizm için aynı şey söz konusu değildir. Bu ikisi arasındaki kavram kargaşasına bir nebze olsun açıklık getirebildiysek eğer Batı düşmanlarının belli başlı karakteristiklerini anlatabiliriz.

Oksidentalistlerin ikinci karakteristiği ise Kapitalizm karşıtı olmalarıdır (İlki için tıklayınız). Entelektüel hayatımızda ve reel politikte ilericisinden tut gericisine, sağcısından tut solcusuna, en totaliterinden en özgürlükçüsüne kadar hemen hemen herkes Kapitalizm karşıtıdır. Kapitalizm yanlılarına Sağ veya karşıtlarına İlerici adını vermek en basitinden sadece bir yanılgıdan ibarettir.

Hikaye edildiği üzere Batı bir endüstriyel devrim yaşamış ve bu da onu dünyanın başka köşelerindekinden daha zengin yapmış ama aynı zamanda da geçmişteki geleneksel tarım toplumundan köklerini kopartmıştır. Endüstrileşme bilim ve teknolojinin kesintisiz uygulanmasını gerektirir ve gerektirdiği için endüstri toplumunda nesnelerin akılcıl üretimi, onların nasıl işlediğini sebep-sonuç bağını soruşturmaya, bu toplumlar zorunlu olarak dünya pazarıyla uyumlu serbest bir ekonomiye ve laisizme yönelmişlerdir.  Bu modernleşme görüşü, geleneksel üretim şekillerinden ve dinden kopmaya çalışan ve bilhassa Batılı olmayan ülkelerin reform yanlılarına inandırıcı gelmektedir ve aslına bakılırsa bu görüşün haklılık payı yüksektir. Ne var ki ve ne yazık ki vardıkları sonuç onları tam tersine uç noktalara itmekte ve bu tip ülkelerde aynı şey kendilerine başkaldıran antikapitalist, köktendinci ittifakı için de geçerli olmaktadır. 

1930’larda Japonya’da Batı Modernizminin üstesinden gelme arzusu, sağ kanat şoven çevrelerde olduğu kadar Marksist entelektüeller arasında da son derece yaygındı. Batının çürümüş değerler sistemine ve iktisadi ekolüne bir tepki olarak doğan Faşizm ve Nazizm, öjeniks taraftarı ırkçılardan destek gördüğü kadar Marx’ın şakirtleri tarafından da alkışlanıyordu. Neo-conservativism’in kurucusu Leo-Strauss ile Yeni Sol’un peygamberi Herbert Marcuse’in tezleri de söz konusu Liberal Kapitalizm olunca birbirine paraleldi. Heidegger’in himayesi altındaki Marcuse, “Liberal hoşgörü baskı amacına yöneliktir” diyerek Batı toplumuna acımasızca saldırdı ki, onun bu argümanı 1930’ların Faşist saldırılarında da yankılanmıştı. Sorel’den etkilenen Antonio Gramsci, 1930’larda ortaya attığı Hegemonya teorisi ile adından çok söz ettirdi. Bu teoriye göre Liberal Kapitalizm, hakimiyetini sürdürmek için kendinden olmayanları ve emri altındakileri hegemonyası altına alıp, kendini yeniden üretmek zorundadır. Kuşkusuz Gramsci, Kapitalist üretim ve tüketim ağının asla kontrol veya manipule edilemeyecek kadar kompleks olan yapısını gözardı etmiş ve bünyesinde yaşayan akılcı insanları edilgen kılarak ilginç bir Faşizme kapı aralamıştır. Garip bir Nazi filozofu ve siyaset bilimcisi olan Carl Scmitt’in Kapitalist Modernizm’e yönelttiği eleştiriler, 1960’larda yükselen Batı karşıtı Yeni Sol için kutsal mahiyetindeydi.

Gelgelelim, bu kutsal antikapitalist ittifak hususunda adını anmamakla büyük hata yapacağımız bir kişi var. Bu kişinin ortaya attığı fikirleri kutsal metin olarak belleyen 20.yüzyıl cevval devletlüleri 200 milyon insanın ölümüne sebep olmuş ve pek çok insanlık vahşetinin müsebbibi olmuştu. Hepinizin bildiği gibi bu kişi Karl Marx’tan başkası değildi. Tıpkı Postmodernizm gibi Sosyalizm de gene Karl Marx’ın ifade ettiği şekliyle “bilimsel” olarak sanayileşmiş Batı Kapitalizminin göbeğinde doğmuştu. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da “burjuvazi kırsal kesimi şehirlilerin yönetimine bağımlı kıldı… Çok büyük şehirler yarattı… Barbar ve yarı barbar ülkeleri uygar olanlara muhtaç yaptı” diye yazdılar. Ve bu durumun küresel bir proleter ihtilali hazırlayacağını umutla öngörmüşlerdi. Marx aynı zamanda Kapitalizm karşıtlığını koyu bir ırkçılıkla süslemişti. Bir hahamın zehir zemberek torunu olan Marx bir zamanlar şöyle demişti: “Para, İsrail’in, kendinden önce gelen hiçbir Tanrı’yı kabul etmeyen kıskanç Tanrı’sıdır. Para insanoğlunun bütün Tanrılarını alçalttığı gibi onları birer emtia haline getirir.” Marx ayrıca, “Tahvil Yahudi’nin asıl Tanrı’sıdır” demiştir. Buna benzer antisemitizmle yoğrulmuş servet düşmanı ifadeler sadece Marx’a özgü olmamakla birlikte Holocaust öncesi pek çok solcu münevver tarafından içtenlikle sahipleneliyordu. 19. yüzyılda Anarşizm’den tut Fabian Sosyalistlerine kadar hemen hemen her antikapitalist hareketin diline antisemitizm kadar yerleşen başka bir şey daha yoktur demek yanlış olmaz. Marx’ın kendi dönemindeki entelektüel rakibi Bakunin’den, ılımlı Fabian sosyalistlerinin kurucu babalarından H.G. Wells’e kadar geniş bir yelpazede bu rezalet üslup kabul görüyordu. Aynı zamanda böylesi bir dil kullanımı, daha sonra da belki içlerinden bazıları İslam’ın kutsal metinlerini okumadan Marx’ın metinlerini okumuş bazı radikal İslamcılar tarafından da benimsenmiştir. Kim bilir belki de Adolf nam bir Germen çıkıp da tüm Yahudi’lerin kökünü kazımak gibi bir çılgınlığa girişmeseydi belki de etrafımız hala Yahudi’lerin ne denli burjuva köpeği olduğunu anlatan antikapitalist fikir tacirleriyle dolu olurdu.

Entelmiş gibi çek panpa!

Batı’yla ilişkilendirilen burjuva kapitalizmi sık sık karşı cephedeki materyalistler ve dincilerce fetişist olmakla suçlanmaktadır. Dinci Oksidentalistler Batı’nın paraya ve emtiaya tapışını paganların ağaçlara ve taşlara tapışıyla eşdeğer görüp asıl bağlanılması gereken ruhsal düzenden çok uzak bulurlar. Hakeza Marksistler de kapitalist emtia tapınışını dinin aldatıcılığına benzetirler. Bazı İslamcı Oksidentalistler ise din ile Marksizm’in karmaşık bir füzyonunu oluşturarak değişik görünümde bir Batı karşıtlığına bürünmüştürler. Bu tip Oksidentalistlere en güzel örnek İran Devrimi’nin entelektüel öncüsü Ali Şeriati’ydi.  Şeriati, piyasa fetişizmi gibi Marksist temaları Batı’nın İslamcı eleştirilerine uygun bulmuştu. Şeriati Batı’ya pek çok kötülük atfetmiştir ve emperyalizm, enternasyonalizm, Siyonizm, kolonyalizm, çok uluslu şirketler ve benzerlerinin Batı’nın büyüsü altındaki memleketler tarafından ithal edildiğini söylemiştir ama bütün bunlardan da kötü olan “Garbzadegi“dir, yani Batı kültürünün körü körüne, aptalca, sahiplenilmesi. Elbette Şeriati’nin antikapitalist vizyonu ve Marksizme yaklaşımı arasında çelişkili bir tutum söz konusudur. Şeriati, Marksizmi toplumun analizi için bir araç olarak kullanmakta ve Marksistleri dinsiz kafirler olarak görmektedir ama onu Marksizm’den ayıran taklit olduğu kadar aslidir de. Taktik açıdan kitlelerin sadece büyük sevgi ve saygı gösterdikleri bir ideolojinin yardımıyla kazanabileceklerini düşünüyordu; yani dinle. Ne var ki Marksistlerin mecazi olarak düşündükleri fetişizmi o gerçek bir radikal Şii olarak hakiki putperestlik olarak görüyordu.

Kapitalist Modernite’nin bir başka boyutu olan şehirleşme karşıtlığı ise fikirleri pek çok çılgın devrimciye realist bir veçhe kazandırmış olan Mao’da vücut bulmaktaydı. Burjuvazi Batı’dan nefret eden herkes için, Maoizm kapitalist yabancılaşmadan, şehirleşmenin getirdiği çöküşten, Batı emperyalizminden, bencil bireycilikten, soğuk akılcılıktan, modern kural tanımazlıktan kurtuluşu ifade ediyordu. Mao’nun aydınlığında insani bağlar yeniden kurulacak, hayat yeniden derin bir anlam kazanacak ve insanlar yeniden güzel, mutlu günler için bir inanç sahibi olacaktı. Mao, kendini bütün Üçüncü Dünya’nın öncü savaşçısı olarak görüyordu. Hakeza Mao’nun batılı sempatizanlarının gözünde yeri de pek farksız değildi. Mao’nun ana hedefi “Batılı” şehirli burjuvaziydi. 1951 sonbaharında burjuva kapitalistlere ve entelektüellere karşı bir dizi kanlı kampanyayı uygulamaya koyuldu. Mao’ya göre entelektüeller burjuva ideolojilerinden, özellikle de bireysellikten ve Amerikan yandaşlığından temizlenmeliydi. Bu entelektüellerin küçük bir kısmı çalışma kamplarına yollanırken en büyük suçlular ise yakalandıkları yerde infaz edilmişlerdi. Şehirli orta sınıfa yapılan saldırılar on yıldan fazla sürmüştü. 1955’te Mao’nun parti liderlerine verdiği nutuk, vahşi Marksist-Leninist belagatin içine gizlenmiş olmakla birlikte Şehir’in sütunlarını yıkmak isteyen başka devrimcilerin ortak nefretini de paylaşmaktaydı:

Biz bu konuda bir hayli kalpsisiz! Bu konuda Marksizm gerçekten de acımasızdır ve pek az merhamet gösterir; çünkü emperyalizmi, feodalizmi, kapitalizmi ve küçük üreticiyi çizmeleri altında yok etmeye şartlandırılmıştır. Bazı yoldaşlarımız çok yufka yürekli, yeteri kadar katı değil, bir başka deyişle Marksist değil. Burjuvazinin ve kapitalizmin kökünü kazımak çok iyidir hatta müthiştir… Bizim amacımız kapitalizmi yok etmek, onu dünya üzerinden silmek ve onu geçmişin bir özelliği kılmaktır.

Bir başka Antikapitalist Oksidentalist ideolojik yönelim ise Baasçılık idi. 1930’larda ve 1940’lardaki Faşist rüzgarlarla Arapların “organik” topluluğu romantik nostaljisinin bir sentezi olarak şekillenmişti.  Panarabist bir oluşum olan Baas’ın esas düşmaı Avrupa koloniyalizmiydi. Fakat her zaman olduğu gibi, Batı’yla Avrupa’da ortaya çıkan düşünceler de Baasçılık için ciddi bir tehlike arz etmekteydi tıpkı Japonya’daki radikal milliyetçiler gibi…

Çok eziliyoruz kardeş!

Gene bir başka antikapitalist oksidentalist ise Frantz Fanon’du. Şiddetin kurtarıcı rolünü öven Fanon, İtalyan Faşist ve Bolşeviklerinin hayran olduğu mühendis ve sosyal teorisyen Georges Sorel’in varisi olarak görülmekteydi. Fanon’un şiddet anlayışı Kızıl Khmer’ler, Che-Castro orkestrası, Tamil Kaplanları, FKÖ ve PKK gibi pek çok terör örgütü ve katliamcı oluşuma ilham vermişti. Ali Şeriati, Fanon’un kitaplarını çevirerek İran Devrimi’ne ilham vermişti. Jean Paul Sartre, Fanon’un Yeryüzününün Lanetlileri kitabı için ötekileşmiş vicdanların sesi olduğunu belirtmişti. Fanon’a göre entelektüel olarak kendine yabancılaşma da burjuvazi Batı’nın ezilenlere uyguladığı bir dayatmaydı. Marcusevari bir özgürleşmeci kuramla insanın yeniden kendi benliğini kazanmasının ve kendini arındırmasının ona yaratıcı ve özgün bir kimlik kazandıracağını söylüyordu. Fanon’un gerek 1950’lerde çıkardığı Siyah Deri kitabında gerek 1960’larda popüler olan Yeryüzü Lanetlileri kitabı o zamanlar için güncel ihtiyaçlara cevap veriyordu, ha bir de üzerine Fanon’un kendisinin de dervişane bir hayat süren bir Kuzey Afrikalı olması onu doğrudan sömürülenlerin kalesinden yükselen isyan dalgasının başına oturttu. Zaten 1960’larda Afrika’da ve Asya’da pek çok antisömürgeci hareket onun “kurtuluş” reçetesini kullanmışlardı. Romantik liberaller ve solcular tarafından görmezden gelinir hatta dahası bu durum kitaplarından etkili pasajlarla kahramanlaştırılmıştır. Fanon “şiddet”i öylesine kutsadı ki sistemin bir aktörü olmak isteyen ezilenler için tek çıkış yolu olarak gösterdi. Şu anda çeşitli gerilla mücadelesi yürüten hareketlere sempati besleyen solcuların üslubu tamamen Fanon’un mirasıdır. İronik bir not düşmek gerekirse; Fanon Lösemi’ye yakalandığında ise hayatı boyunca savaştığı vahşi Batı uygarlığının bir kurumu olan CIA Tunus büyükelçiliğiyle irtibat kurarak daha iyi şartlarda tedavi olması için çaba sarf etmiştir.

Aslında en karakteristik Batı düşmanı ve sosyalist olmaları hasebiyle burada Nazilerden de bahsetmek isterdim ama gerek Naziler üzerinden sosyalist bir antikapitalizm örneği türetmek yazıyı yerli yersiz yere çekebileceğinden gerekse basit bir Google taraması ile rahatlıkla benzer şeylere ulaşabileceğinden buna gerek duymadım. Günümüz Antikapitalizm’i genellikle Marksist nüvelerden beslenirken; bunların pek çoğu ulusal, dini veya ırki hasletlerle kaynaşmış eklektik bir yapıya sahiptir. Antikapitalizm, her ne kadar yer yer haklı çıkış noktalarına sahip olsa da çoğu kez Batı ve onun kazanımlarına düşmanlığın adından öteye geçememiştir. Bitirişi ise adet olduğu üzere bir Oksidentalist ve Antikapitalist olan Ted Kazcynski’nin “Unabomber Manifestosu”ndan Batı ve Kapitalizm düşmanlığı üzerine bir pasajı alıntılayarak yapıyorum:

Solcularda, güçlü, iyi ve başarılı imaja sahip her şeyden nefret etme eğilimi vardır. Amerika’dan nefret ederler, Batı uygarlığından nefret ederler, beyaz erkeklerden nefret ederler, akılcılıktan nefret ederler. Solcuların, Batı’dan vb. den nefret etmek için öne sürdükleri nedenler, gerçek nedenleriyle aynı değildir. Batı’dan, savaşçı, emperyalist, cinsiyetçi vb. olduğu için nefret ettiklerini SÖYLERLER; ancak aynı hatalar sosyalist ülkelerde veya ilkel kültürlerde ortaya çıktığında, bir solcu onlar için bahaneler bulur veya en iyi koşulda, İSTEMEYEREK bunların varlığını kabul eder ve büyük bir ATEŞLİLİKLE bu hataların Batı’da da bulunduğunu belirtir (ve genelde çok abartır). Böylelikle, açıktır ki, bu hatalar, bir solcunun Amerika ve Batı’dan nefret etmek için gerçek nedenleri değildir. O, güçlü ve başarılı olduğu için Amerika ve Batı’dan nefret etmektedir.

Elmayla armut birbirine karışırken..


Birgül Ayman Güler ismini malum olay olmadan önce ilk kez geçen sene duymuştum daha doğrusu görmüştüm. Yordam Kitap’tan çıkan Siyaset Bilimi derlemesinin “Yeni Sağ”la ilgili kısmında okuma önerisi olarak Güler’in “Yeni Sağ ve Devletin Değişimi: Yapısal Uyarlama Politikaları” adlı eseri önerilmekteydi. Konuyla ilgili olmam hasebiyle acaba bu kadın kimin nesi neyin fesiymiş diyerek Google’da aradığımda her ne kadar eserin kendisine ulaşamasam da Yeni Sağ’la ilgili yazılmış hemen hemen her eleştirel yapıta referans olduğunu gördüm. Sonrasında da merakım sönümlenince Güler’in “takoz sol”un bir başka çılgın akademisyeni olduğunu düşünerek kendi içimde Güler defterini kapattım.

Ocak ayının sonlarına doğru malum “Türk ulusu-Kürt milliyeti” olayı olduğunda ise bu tip olayların hemen hemen her gün çevremizde gerçekleşmesi hasebiyle “hımm sanırım gene birisi halkın sesi olmuş” şeklinde düşünerek meseleyi fazla önemsemedim. Sonrasında ise kendilerine ağızda sakız edilecek konu arayan alternatif medya ve artık kafa ağrıtan ezberleriyle ahkam kesme meraklısı sol liberallerin meseleyi uzatması üzerine acaba ne olmuş da bu kadar üzerine gidilmiş diyerek haber sitelerinde fink attığımda bu abartının sebebini anlamam geç olmadı. Malum sözleri eden kişi bir CHP’liydi. Ben olayı ilk duyduğumda böyle bir sözü herhangi bir partinin temsilcisinin edebileceğinden şüphem olmadığı için sözlerin sahibinin partisini pek önemsememiştim (kaldı ki eğer gerçekten art niyet aranacak bir söz varsa bunlardan birini de o sıralar Sırrı Sakık etmişti) ama gelin görün ki yurdum sol liberalleri bu nüansı kaçırmamış olsa gerek ki en uçuk fikirlerini dahi meşrulaştırmak için toplum/halk’ı kullanan bu insanlar bir meşrulaştırma aracı olarak gördükleri halkın ezici bir çoğunluğunun düşüncesini biraz öfkeli bir şekilde dile getirmiş bir parlamentere edilmedik laf bırakmıyordu. Gelgelelim beni asıl şaşırtan o sözleri eden kişinin aylar öncesinden  rastladığım ve enternasyonalist sol yayınevlerinden kitapları çıkmış, referanslara yer verilmiş bir sosyalist olmasıydı. Olayların sonrasında Güler’in Meclis’teki basın toplantısını izlediğimde kendisinin her gün sağda solda duyduğumuz türden ırkçı sözler etmek bir yana sosyal bilimlerde ciddi bir yer kaplayan ve Anayasa tartışmalarında da  en hararetli tartışmalara sahne olan “yurttaşlık kuramı”nın altını çizdiğini görünce meselenin kapanacağını düşünmüştüm ama o da ne ezberci sol liberallerimiz ve itaatkar muhafazakarlarımız Güler’i özür dilemediği için yerden yere vuruyorlar ve üstüne üstlük “işte cehape zihniyeti budur” demenin verdiği rahatlıkla meseleyi hiç olmadık şeylerle ilişkilendiriyorlardı. Beni asıl endişelendiren ve kızdıran ise Güler’i her fırsatta horlama merakı güden pseudo-entelektüellerin ulus ve milliyet arasındaki sosyolojik ayrım hususunda tek kelime etmemeleri oldu. Aslında bu yazıyı bu olay ilk patladığı sırada yazacaktım ama bir türlü fırsat bulamadığım için öylecene kaldı ta ki Umut Özkırımlı’nın Güler hakkındaki şu yazısını okuyana kadar.

Uluslaşma ve milliyetçilik gibi konularda güzel çalışmalara imza atmış ve Smith, Hutchinson gibi milliyetçilik üzerine devasa kitaplar yazmış otörlerin övgüsünü almış olması hasebiyle Özkırımlı’ya yönelik geliştirdiğim hayranlık; yukarıdaki yazısından sonra kayboldu. Üstüne üstlük ulus ve milliyetçilik üzerine en azından bir sosyal bilimciye yaraşır şekilde konuşmasını beklediğim biri olan Özkırımlı’nın sol liberal heveslere kendini kaptırarak “işte cehape zihniyeti budur”cular kervanına katılması üzerine onun ve nicesinin bahsetme gereği bile duymadığı birtakım noktaları dillendirme gereği duydum. Söz konusu meselenin özünden ve bağlamından koparılarak tamamen bir sidik yarışı ve birbirini faşist ilan etme yarışına dönmesine kepçeyle desteklerini sunan Özkırımlı gibiler de umarım bu satırları okuyup utanır. Az sonra yapacağım ve Güler’in de aslında altını çizdiği ırk, milliyet-etnisite, millet ve ulus ayrımlarının pek çoğunda Özkırımlı’nın kitaplarından faydalandığımı belirteyim. Kendi yazdığı kitaba dahi hakim olamamasının utancı ona yeter de artar diye düşünüyorum.

Her ne kadar Türkçe’de hepsi birbiri için kullanılsa da ulus, milliyet, ırk ve millet akademik anlamda farklı anlamları ihtiva etmektedirler. Zaten Güler’in malum meclis demecinde biraz öfkeli bir şekilde dile getirdiği “Türk ulusu-Kürt milliyeti” ayrımı da Güler’in ırkçı, kafatasçı ve faşist bir zihniyete sahip olmasından ziyade bu kavramlar arasında bulunan nüanslara dikkat çekmekti. Neyse daha fazla uzatmadan bunların aralarındaki farklılıklara geçelim.

Irk, gruplar arasındaki anatomik, kültürel, etnik, genetik, coğrafi, tarihi, dilsel, dini veya sosyal farklılıklara göre insan türünün sınıflandırılmasıdır. Kavram 17. yüzyıldan itibaren bazı ulusların fiziksel özellikleriyle ilişkilendirilerek kullanılırken 20. yüzyıldan itibaren taksonomik bir anlam kazanarak insan topluluklarının fenotiplere göre genetik olarak farklılığını belirtmek için kullanılagelmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilhassa 1960’larda insan hakları oluşumlarının ve anti-kolonyal hareketlerin yükselişe geçmesiyle paralel olarak ırk kavramı sosyal bir yapı anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Venter ve Collins’in yaptığı araştırmalara göre insan genomunun haritalandırılmasıyla ulaştıkları sonuç insan cinsinin %99’unda sadece %1 ila %3 arasında farklılık olduğunu tespit etmişler ve böylelikle ırkın sosyal bir kavram olduğunu belirtmişlerdir. Irk kavramı sosyal bilimler içerisinde hala bir nebze de olsa müphemliğini korurken antropologlar ve evrimci bilim adamları tarafından sosyal ögelerden ziyade genetik farklılıklara göre gruplanmış topluluklar olarak ele alınmaktadır.

Etnisite, ortak bir kültüre ve milliyete/uyruğa dayanan topluluğun sosyal olarak kategorize edilmesinden ibarettir. Hepsi bir arada olmamak koşuluyla etnisite ortak soyu, dış görünümü, mutfağı, giyim-kuşam geleneğini, tarihi, dili, şiveyi, dini, sembolleri, geleneği ve pek çok kültürel faktörü kapsar. Etnik kimlik, ortak bağlılıkları pekiştirerek diğer gruplarla aradaki farkı belirginleştirmenin bir aracısı olmuştur. Sıklıkla karıştırılmasına ve birbirlerinin yerine kullanılmasına rağmen etnisite ve ırk aynı şeyler değildir buna mukabil aralarında net bir sınır da yoktur. Berkeley Üniversitesi’nden Raman Grosfoguel’e göreyse “ırklaştırılmış etnisiteler” ve “etnisiteleştirilmiş ırklar” bulunmaktadır.

Ulus, fiziksel olarak sınırlanmış ortak bir bölgede yaşayan, bir devlete yurttaşlık bağıyla aidiyet duyan çok etnili topluluğa verilen addır. Ulus tabiri etnisite gibi ortak kültüre ve tarihe referans verir ama aynı zamanda kendiliğinden oluşmuş bir şeyden ziyade kurumlar tarafından desteklenerek yaratılmıştır. Ulus yaratılmış, seküler bir kavramdır, ulusu oluşturan bireylerin dini inançları ya da yaşam biçimleri, o ulusta oluşlarına bir halel getirmez. Örneğin, ulus “içindeki” bir birey, ateist ya da dinsiz olabilir, dinini değiştirebilir daha önce o ulus içinde bulunan hiç kimsenin benimsemediği bir dini benimseyebilir yeni bir inanç yaratabilir ancak hala o ulusun bir parçasıdır.

Millet ise çoğu yerde ulus, etnisite veya yer yer ırk anlamında kullanılsa dahi özünde topluluklar arasındaki yaptığı ayrım dini bir karaktere sahiptir. Çok etnili bir millet mümkündür ama çok mezhepli veya dinli bir milletten söz etmek imkansızdır. Millet kelimesinin dini muhteviyatıyla ilgili en güzel kullanım Osmanlı Devletinde farklı dinsel grupları tanımlarken kullanılmasıdır (Rum milleti, Ermeni milleti, Yahudi milleti vs.).

Mesele üzerindeki kavram kargaşasına bir nebze açıklık getirebildiysek eğer tekrar Güler olayına dönebiliriz. Ulus ve milliyet ayrımından dahi bihaber olan kişilerin Güler’in anayasal vatandaşlık bağlamında yaptığı ayrımı anlayabilmelerini beklemiyorum. Benzeri konular üzerine yaşanan herhangi bir ikilemde veya aykırılıkta başını sol liberallerin çektiği bu sözde-entelektüel kitle “faşist”,”ırkçı”,”kafatasçı” gibi hakaretleriyle fikirsel mastürbasyonunu fırsat buldukça yapmaktadır.

Sol’un kendi içerisindeki tartışmalardan mümkün mertebe uzak kalmaya çalışırım ama gene de meseleyle alakalı olduğu için birkaç cümle de olsa sarf etmek gerekiyor. Türkiye Solu 1980 sonrası kendisine kitle desteği bulamadığı için ulusallığı ön planda tutan ve halihazırda ciddi bir oy potansiyeline sahip olan PKK’ya endeksli Kürt sosyalistlerine angaje oldu -kaldı ki Kürt sosyalistleri de seçim barajı sebebiyle 1980’lerin sonunda Türk sosyal demokratlarıyla işbirliğine gitmiş ve söylemlerindeki aşırılığı kırpmaya çalışmışlardı. Türk Solu’nun Kürt hareketine olan bu eklemlenmesi onlara enternasyonel bir nitelik kazandırırken söylemlerinde de sık sık bunu vurgulamaya dikkat ettiler. Buna mukabil kürt hareketine yamanan sosyalistlerdeki enternasyonalizm vurgusu yerini pek çok kez ulusallığa, yerelliğe, milliyetçiliğe referans veren sola küstahça burun kıvırmaya bıraktı ama enternasyonalist solcuların atladığı çok mühim bir nokta vardı ki dünyada halihazırdaki sosyalist hareketlerin ve ülkelerin ezici bir çoğunluğu ulusallığı, yurtseverliği veya milliyetçiliği kendilerine rehber edinmekteydi. Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybedince ardından yas tutulan Chavez’in Bolivarcı sosyalizmi, Che ve Castro’nun Küba’daki sosyalizmi, Arap sosyalizmi, Juche rejimi, Sovyet ve Çin tecrübeleri göstermiştir ki her ne kadar entelektüel sosyalistler ısrarla aksini vurgulasa da Sosyalizm’in ulusallıkla çok güçlü bir bağı vardır. Kaldı ki şu anda ulusallığı ve yurtseverliği yerden yere vuran sol liberallerin çoğu 1980 öncesi Kemalizm’i rehber edinen devrimci hareketlerin üyesiydiler. Bugün arkasından ağıtlar yakılan Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi 80 öncesi solcularının hepsi sosyalizmin ulusallıkla olan bağının defaatle altını çizmişlerdi. Bu nedenle Sol’un ekonomik temelli olmayan ayrılıklarının ciddiyetten yoksun olduğunu ve kakofonik durumlar yaratmaktan öteye geçemediğini düşünüyorum. Mücadele vurgusunu sınıf savaşından ziyade ezilenlere kaydıran Yeni Sol’un “ulusallık”la flört eden Sol’a çemkirmesinin ise küstahlık olduğunu düşünüyorum.

Faşizm, konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir kaidesinden hareketle olsa böyle açıklamalardan nefret ederim ama Birgül Ayman Güler’e herhangi bir sempati beslemiyorum. Buradaki amacım Güler’in sol liberal ezberlerle veya muhafazakar küstahlıklarla “faşist” ilan edilmesinin haksız bir itham olduğunu aksine Güler’in onu faşist veya ırkçı ilan eden sosyalistlerden pek de farkı olmadığını anlatmaya çalışmaktı. Birgül Ayman Güler, her ne kadar anayasal yurttaşlık kavramı gibi birtakım hususlarda enternasyonalist solcularla pek anlaşamasa da özünde sosyalist biri zaten kendisi de kendini sosyalist olarak takdim ediyor. Pek basit sayılmasa da alakasız bir yurttaşlık olayı olmadan önce kendisinin pek çok mecmuada solcu olduğu vurgulanırken ulusallıkla pek de bağı olmayan imge ve yordam yayınevleri tarafından da kitapları basılmaktaydı. Kürt hareketine angaje olmuş Sol, ezberci tanımlarla yakışıksız bir şekilde kendisine saldırsa da Güler daha önceki çalışmaları ve kendini tanımlama şekliyle bir sosyalisttir, faşist veya ırkçı değil.

Birgül Ayman Güler hakkındaki kişisel kanaatim kendisinin sosyalizmin ulusalcılğa angaje olmuş versiyonunu temsil etmesi, Yeni Sağ hakkında temcit pilavından hallice sağdan soldan aparılmış tahliller içeren eleştirel tezleriyle meşhur olması ve Jürgen Habermas için “Küresel emperyalizmin felsefecisi” demesi sebebiyle pek de olumlu değil ama sırf Ocak ayının sonundaki malum TBMM konuşması yüzünden kendisi hiç olmadık sıfatlarla anılmayı kesinlikle haketmiyor.

Sol’un kendi içerisindeki kuru gürültüden ibaret ve binbir kavram kargaşasıyla piç edilmiş ayrılıkları için çok sevdiğim bir söz var:  “You are all bunches of a socialist

En nihayetinde hepiniz kardeşsiniz, hadi öpüşüp barışın.