Etiket arşivi: postmodernizm

Bir Meta Anlati Olarak Kemalizm


Kemalistler bizim icin ne yapti?

YES, COME TO THINK OF IT, WHAT HAVE KEMALISTS EVER DONE FOR US?

Bugünlerde herkesin suçlamaya alışık olduğu Kemalizm 1930’lu yıllarda yabancı basında Türkiye’nin imajı için yazılmış birkaç eser dışında bahsi bile geçmeyen bir kavramdır. Kavramın ideolojik olarak popüler olması 1960 muhtırası sonrası kendini ilerici olarak tanımlayan gençlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlamasına rast gelir. Onun dışında birkaç uçuk kaçık istisnayı saymazsak eğer 1980’lerde post-modern kritiklere tabi tutulana kadar hakkında pek de eleştirel düşünce belirtilmemiştir. Kemalizm’in 1980’den sonra ise bir felaketler ideolojisi haline gelmesinin sebebi ise Türk entelektüel hayatındaki paradigma kayışlarında yatmaktadır. 1960’lara kadar Durkheim/Gökalp hülyalarıyla beslenen entelektüel klik, 1960’larda Marx 1970’lerde Weber ve son olarak 1980’lerde ise Foucault’nun tesiri altına girecektir. 1970-80 döneminde entelektüel kanatta zuhur eden bu paradigma kayması Postmodern Durum’a biat etmiş olduğu için o dönemden önceki tüm konseptleri büyük anlatı olduğu gerekçesiyle reddecektir ki Kemalizm kavramı da bundan nasibini alacaktır. Çok geriye gitmeye gerek yok. Daha 10 sene öncesine kadar birtakım köktendinci ya da aşırı solcu kaçıkları saymazsak Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetici elitten sokaktaki manava kadar herkes üzerindeki imajı bir founding father konumundadır. Iş bu kurucu baba durumu 1980’ler sonrası ülkenin yaşadığı çeşitli politik buhranları büyük anlatıların çöküşüne bağlayan ex-solcu yeni liberal postmodernist elitin Mustafa Kemal’e ait her şeyi Kemalizm titri altında birleştirmesine ve mevcut cumhuriyetin 50-60 yıllık birikimi sonucu oluşturduğu politik kurumların ve algının topa tutulmasına vesile olmuştur. 1980’ler sonrası entelektüel kliğe hakim olan postmodernist hava, mevcut cumhuriyetin geçmişte sahip olduğu birtakım negatif özellikleri özenle seçerek tüm bu olumsuzlukları Kemalizm adı ile bir meta-anlatı altında toplamıştır Bunun üstüne 1989’da Soğuk Savaş sonrası gelen çözülme ve rehavet ortamı Türkiye için pek de heyecanlı geçmeyecek ülke belki de Cumhuriyet tarihinin en kaotik 10 yılını geçirecekti. Bu kaos ortamında zaten ağır ağır dönüşüm geçiren Cumhuriyet de Kemalizm titri altında en ağır kritiklere tabi tutulacak ve hatta artık açık açık vadesinin dolduğu beyan ediliyor olacaktır. Burada bir parantez açmak istiyorum. Söz konusu Kemalizm eleştirilerinin spesifik olarak isabetli olduğu hususlar yok değildi ama buradaki problem yarım yüzyıllık bir geçmişi olan anayasal bir cumhuriyetin farklı dönemlerde farklı güçler tarafından yön verilmiş süreçlerini tek bir konsept ile izah edilmesinin hatalı olması idi. Daha sade olmak gerekirse 1923’ten günümüze kadar olan dönemde tüm yönetimsel ve hiyerarşik birimleri tek bir entite altında birleştirmenin kavramsal olarak hatalı olduğunu belirtmek istiyorum. 2000’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti çeşitli iktidar odaklarının güç savaşlarına tanık olmuş, zamana göre yönetim stili ve politika anlayışı da değişmiş ve revize olmuştur. Bu nedenle demem odur ki hem 1933’teki Korporatist-Solidarist politik anlayışı hem 1980’lerdeki ordu sponsorluğundaki arz yanlı politikaları tek bir başlık altında toplayıp kritiğini yapmak imkansız olduğu kadar bilahare bunu yapmaya çalışmak da saçmalıktır. Kaldı ki 1924’teki Kemal ile 1935’teki Atatürk arasında bile politik ve ahlaki olarak dağlar kadar fark vardır. Birbirinden farklı dinamikleri olan politik süreçleri bulundukları tarihi hazneden süzüp 1968 sonrası icat edilmiş postmodern edebi yöntemlerle eleştirmek pek de akıl alır cinsten olmasa gerek. İroniye bakınız ki postmodern dervişlerin diline doladıkları ‘Everything is a social construct’ geyiği esasında kendi kavramsallaştırmaları için geçerlidir. Kah Kemalizm kah 2004 sonrası popüler olmuş Ulusalcı kavramı postmodern değerlere biat etmiş kültürel liberaller tarafından üretilmiştir, daha doğrusu onların deyimiyle birer sosyal inşa ürünü basit kavramsallaştırmalardan öte bir şey değildirler. Bunun ötesinde CHP’nin altı ilkesi dışında Kemalizm diye tabir edebileceğimiz sistemli bir politik ajandaya sahip olan bir ideoloji ya da doktrin yoktur. Bu kavram 1968 havadislerinin yukarıda belirtilen iklimi yeşertmesi sonucu günah keçisi olmuş manasız bir yaftadan öte bir şey değildir. Peki Kemalizm ne oldu da bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde günah keçisi oldu diye sorarsanız birkaç nedeni var. 1) Değişen Entelektüel Paradigmalar: 1968 olayları aktivist sol için mühim olduğu kadar entelektüel sol için de bir kırılma noktasıydı. Bu tarihten sonra mevcut yapılar kökten bir şekilde sorgulanmaya başlanacak hatta yer yer Modernite adı verilen bir başka meta-anlatının reddiyesine kadar varan ateşli ve bir o kadar da fanatizan fikirler ana akim haline gelecekti. Foucault, Lyotard, Baudrillard, Derrida, Said, Kristeva, İrigaray gibi pseudo-entelektüellerin Aydınlanma Projesi’nden Modernite’ye kadar hemen hemen her şeyi yapisokume uğratma çabası akademik çevrelerde şok etkisi yaratmış ve modern dünyanın postmodern şeyhleri bu karambol ortamında Humanities disiplinlerinde akıl almaz tahribatlara yol açmışlardı. Zamanın postmodern şeyhleri içinden çıktıkları batı medeniyetinin birer ferdi olmayı reddedip onu bir Antichrist’a dönüştürmekle yetinmiyor aynı zamanda çeşitli olaylar ve olgular karşısında ciddi çelişkiler barındıran tutumlar sergiliyordu. İktidar üzerine düzdüğü tenkitleriyle ünlü Foucault bir yanda Marksist olarak başladığı entelektüel hayatını liberteryen piyasa taraftarı Hayek ve Mises’in fikirlerini kucaklayarak sürdürürken es zamanlı olarak İran Devrimi’nin ruhani önderi Humeyni’ye ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ diyordu. Keza Derrida’nin Nazilerle olan flörtüne ya da Baudrillard’in El-Kaide teröristlerine Le Monde’dan yolladığı selamına değinmeye gerek bile yok. Buradaki problem gayet sarih bir şekilde görünmektedir. Bunun Türkiye’deki yansıması olarak ise Birikim Dergisi etrafında şekillenen farklı eğilimlere sahip yeni solcu/kültürel Marksist’in Cumhuriyet karşısında takındığı gülünç tavır örnek gösterilebilir. Bu zatlara göre Cumhuriyet başarısız olmuş bir Aydınlanma Projesidir ve sahip olduğu iddia ettiği tepeden inmeci elitist üstünlüğü de Kemalizm adı altında ezilen halka dayatarak kendini yeniden üretmektedir. Kemalizm’e yönelik postmodern kritikleri kullanarak prim yapan zatların başında Murat Belge, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve Ahmet İnsel gibi Birikim Dergisi etrafında kümelenmiş kliği saymak pek de hatalı olmayacaktır. Bu zatların hepsinin de ortak özellikleri mahir olduklarını iddia ettikleri mesleklerinde vasat bir fikir işçisi konumunda olabilecek iken Kemalizm Antichrist’ini şahlandırmaları sayesinde hatırı sayılır bir entelektüel şöhret elde etmiş olmalarıdır. Katliam kıvamındaki çevirileri ve Kültürel Marksizm’den esinlenmiş edebi kritisizmi ile Murat Belge, üçüncü dünyacı tezlerle kafası bulanmış Baskın Oran, Özal ve Erdoğan gibi despotik eğilimler taşıyan liderlere sempatiyle yaklaşan gasteci parçası Cengiz Çandar ve Marksizm dinine biat etmiş bir kesin inançlı olarak Ahmet İnsel entelektüel kamuoyunda bir müddet sonra mainstream haline gelecek Anti Kemalizm korosunun popüler medyadaki başlıca figürleri olacaktı. Bu eleştirmenlerin hepsinin farklı bir çıkış noktası ve meşguliyeti vardı ama Kemalizm adlı Antichrist inşa edilirken el birliğiyle çalışmışlar ve bu uğurda kah köktendinci teröristler ile kah insan azmanı Marksist terör örgütleri ile entelektüel işbirliği yapmaktan çekince duymamışlardır. 
2) Değişen Ekonomik Dengeler: 1970’ler ile birlikte dünya yeni ekonomik krizler tecrübe ediyor ve bunun sonucunda 40 yıldır egemen olan Keynezyen paradigma mevziiye çekilirken Hayek/Friedman ekolünün on plana çıkardığı ve karşıtları tarafından neoliberalizm şeklinde tasnif edilen ekonomik görüş siyasi karar alıcılar tarafından hızla benimseniyordu. Bunun sonucunda 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte Türkiye de bu yeni sisteme adım atacak ve küçük istisnalar dışında 1930 yılından beri aynı şekilde çalışmakta olan iktisadi mekanizmasını reforma tabi tutacaktı. Düğümün çözülmeye başladığı yer de 1980’lerin sonunda başlıyordu zaten. Yeni kurulan cumhuriyetin yerli sermaye yoksunluğu ve beşeri sermayenin elverişsiz olması sebebiyle batı tarzı market-friendly bir kapitalizmle kalkınması imkânsızdı. Bu nedenle devlet güdümünde ve önceliğinde özel sektörle işbirliği ve dayanışma içerisinde olan Korporatist bir kalkınma stratejisinin benimsenmesi karar kılınmıştı. 1929 Krizi ve 2. Dünya Savaşı da genç cumhuriyetin bu iktisadi politikasını doğrular nitelikte ampirik vakalar olarak vuku bulmuştu zaten. 1945 sonrası liberal demokrasiye geçen genç Cumhuriyet bu atılımla birlikte on yıldır gündemde yer alan Toprak Reformu’nu askıya alıyor ve daha serbesti yanlısı bir yönetime geçiyordu. Bununla birlikte dünyada Bretton Woods adında yeni bir iktisadi sistem kuruluyor ve bu sistem doğrultusunda finansal ve ekonomik istikrar başlıca hedef olarak gözetiliyordu. Strateji ise bugünlerde İthal-İkameci kalkınma olarak bildiğimiz İmport-Substitution modeli olarak belirleniyordu. Demokrat Parti 1950-54 arasında piyasa odaklı bir kalkınma stratejisi izlemiş olsa da iktidarının geri kalan yıllarında ithal-ikame stratejisini benimseyecek ve bu kalkınma modeli 1980 yılında alınan kararlara kadar geçerli olacaktı. 1980 sonrası gelen ekonomik liberalleşme, küreselleşme ve yerelleşme dalgası teknokrat ekonomistler tarafından ayakta alkışlanacak ve hatta bazı akademisyenler 1980 öncesi Cumhuriyet ekonomisini Nehru/Nasser çizgisinde üçüncü dünyacı, otarşik ve arkaik bir model olarak tasvir edeceklerdi. Liberalizasyon dalgası sadece ekonomiye değil politik ve kültürel hayata da tesir edecek ve ekonomik hayatta gerçekleşen polarizasyon ve atomizasyonun politik ve kültürel yansıması olduğu gerektiği yanılsaması vuku bulacaktı. Bunu Anti Kemalizm muhiplerinin Marx’in ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler tezine ya da Gramscian hegemonya konseptine bağlamak oldukça mümkün. Ekonomik altyapının üstyapıyı belirleyeceği tezinin doğruluğu tartışma konumuz değil ama Anti Kemalist cephenin ekseriya kültürel marksizmle hemhal olmuş kişilerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak pek de önemsiz bir nüans olmadığını belirtmek elzem. 3) Entelektüel Tutuculuk/Düşünsel Tembellik: Mevcut sistemdeki arızaları sistemin tüm geçmişine mal etmeye çalışan kültürel elit sistemi muhakeme edecek bilgiden yoksun olmasına rağmen postmodern diskurdan edindiği yöntemler ile kendine olmayan bir sistem(ya da canavar demek daha doğru olur sanırım) icat eder ve bunu olabildiğince yüzeysel bir şekilde kah çarpıtarak kah yanıltarak genelleştirmeye çabalar. Sadeleştirmek gerekirse sözüm ona entelektüel olan kişi mevcut arızaları aslında var olmayan bir X konseptine bağlayarak kendine her türlü problemde suçlayacak bir canavar yaratmış olur. Örneklerini saymakla bitiremem. Marksistlerin birbirinden farklı dinamikleri olan ve her ülkede/bölgede farklı şekillerde serpilen ekonomik sistemleri Kapitalizm konsepti altında birleştirmeleri ya da üçüncü dalgacı radikal feministlerin gündelik hayat ya da politik mevzularla alakalı hemen hemen her şeyi Patriyarka canavarına bağlamaları akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Böylelikle süreç entelektüel gelişimini asla tamamlayamamış, kantitatif düşünme stilini asla edinmemiş ve kelimelerle kafayı bozmuş sözüm ona edebi/kültürel eleştirmen vasfındaki birtakım pseudo-entelektüelin bu zayıflıklarını Kemalizm adı altında bir canavar ideolojisi yaratmasıyla sonuçlanmıştır 4) Yüzeysellik/İndirgemecilik: Bu da üçüncü maddeyle ilintili olsa da başka nüveler barındıran apayrı bir problem. Sözüm ona Kemalizm kavramsallaştırmasına a priori olarak biat etmiş akademik elit bu kavramsallaştırmayı ya oldukça indirgemeci bir şekilde yapmakta ya da olayları&olguları tarihsel cenderesinden çıkartıp 1968 sonrası icat edilmiş abuk kavramlarla etüt etmeye çalışmaktadır. Bunu 19. yüzyılın başından beri asayiş açısından sıkıntılı bir problem olagelmiş şark meselesinden aldıkları spesifik örneklerden ya da erken Cumhuriyet döneminde bugünün şartlarıyla oldukça komik geçen mizansenler aracılığıyla kavramsallaştırmalarını süslemelerinden anlayabiliriz. Ek olarak, birbirinden farklı gelişim orijinleri ve aşamaları olan modernleşme ve batılılaşma projesinin tek bir merkezden yönetilen şeytani bir sistem olarak görüyorsanız ya entelektüel açıdan düpedüz cahilsiniz ya da konseptleri kendi keyfince çarpıtan postmodern bir şarlatansınız (ya da Socialist Calculation Problem ve Use of Knowledge in Society dediğimiz konseptlerden zerre haberiniz yok). Eğer Kuzey Kore gibi Fanus vaziyetinde bir ülkede yasamıyorsanız tüm toplumsal dinamikleri tek bir merkezden tek bir amaç uğruna kontrol ve seferber etmeniz matematiksel olarak imkansızdır. Bu nedenlerledir ki Kemalizm Antichrist bir ideoloji olarak son 40 yılda entelektüel kamuoyunda ve sonrasında kitlesel medyada kendine oldukça sık yer bulan bir kavram haline gelmiştir. Ne yazık ki tüm araştırmalarıma rağmen Kemalizm adlı şeytani bir sistemin olduğunu iddia eden eleştirmenlerin bu konuda çeşitli edebi kelime oyunları, tarihi bağlamından koparılmış pejoratif örnekler ve soyut kavramsallaştırmalar dışında elle tutulur, ansiklopedik veriye dayalı bir şekilde incelediğini görmek bana nasip olmadı. Aksine bu entelektüellerin Kemalizm kavramını tüm kötülüklerin toplandığı bir meta-anlatı seklinde ele aldığı görülmektedir. Son 20 yılda Kemalizm’e eleştirel olarak yazılmış 3 akademik(pek de akademik değil esasında) çalışmaya değinmeden bu yazıyı bitirmenin yanlış olacağı niyetindeyim. Fikret Başkaya, Sevan Nişanyan ve Atilla Yayla son 20 yılda akademik olarak Kemalizm’i eleştiriye tabi tutan başlıca düşünürlerin başında geliyorlar. Başkaya malum kitabında 1968 sonrası oluşan etnik ve dini kimlik siyasetinin tesiriyle Kemalizm’i tekçi ve Bonapartist olmakla eleştiriyorken Nişanyan 1989 sonrasının getirdiği özgür ve liberal dünya perspektifi ile Kemalizm’i bir diktatörlük ideolojisi olarak betimliyor. Bu iki yazardan daha geç olarak Atilla Yayla ise muhafazakar-mukaddesatçı bir klikten geldiği için bu hususta 2000’lere kadar pek konuşmamayı tercih etse de bir aşamadan sonra Kemalizm konseptini liberal ve çoğulcu bir perspektiften eleştiren başlıca eleştirmenlerden biri olmuş ve bu sayede hatırı sayılır bir reputasyon da elde etmiştir. Bahsi geçen üç yazarın entelektüel eğilimlerini ayrı ayrı analiz etmekle yazıyı gereksiz yere uzatmış olurum ama sadece şunu söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Sözüm ona ‘bu’ akademisyenler Kemalizm üzerine yaptıkları çalışmalarda pek de titiz davranmamış ve Cumhuriyet projesini incelerken birtakım spesifik örnekleri pik ederek tarihsel realiteleri alenen çarpıtma girişimlerine mükerrer kereler başvurmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen üç kişinin de hem Kemalizm konseptine sundukları katkılar hem de diğer çalışmaları akademik açıdan şaibe doludur ve pek çoğu pervasızca intihal ürünü tezlerdir. Meselenin Türk tarafında yer alan ya da Enternasyonal boyutunu temsil eden postmodernist entelektüel kanadın Cumhuriyet tarihi üzerine titiz çalışmalar yapan Bernard Lewis, Andrew Mango, İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve Zafer Toprak gibi akademisyenlerle akademik kalite açısından boy ölçüşebilme şansı yoktur. Postmodern ve çoğulcu bir vizyon ile tek parti yönetimini ve sonrasını Kemalist tahakküme indirgeyen fikri tembellik mustaribi bu sözde-entelektüeller Lewis ya da Toprak gibi kendi alanlarının önde gelen akademisyenleriyle canlı yayına çıkıp bu kavramı tartışma kapasitesinden yoksundurlar çünkü her türlü kötülüğün müsebbibi olarak gördükleri Kemalist tahakküm kantitatif ya da ampirik herhangi bir bulgudan yola çıkarak değil, kavramlarla ve kelimelerle kafayı feci halde bozmuş birtakım kültürel/edebi çalışmalar muhibi akademisyenlerin takıntılarının mükerrer kereler dile getirilmeleri sonucu inşa edilmiştir. Evet, Kemalizm diye bir şey yoktur. Elbette dönemin kayıtlarında ve daha sonraları da bu kavram ara sıra tedavüle sokulacak ama asla 1968 sonrası değişen dünya paradigmaları sonucu ifade edildiği gibi şeytani bir düzen olarak tasvir edilmeyecekti. Kemalizm en fazla CHF’nin sahip olduğu altı ok ile kavramsal bir zemine oturtulup genelleştirilebilirdi ki, bu altı okun bile zamana ve mekana göre farklı yorumlara maruz kaldığını biliyoruz. Kemalizm 1968 sonrası kendisine yapisokume uğratılacak meta-anlatı arayan Kültürel Marksistler, mevcut anayasal ve laik rejime ilk başından beri düşmanlık besleyen İslamistler ve küreselleşmenin getirdiği ütopyacı fikirlerle müsemma olup hayali düzenlerle efsunlanmış Liberaller tarafından bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi ve o dönemden bugüne isminin önüne muhalif titrini yapıştıran her er kişi tarafından bol bol kullanıldı. Cumhuriyet tarihini hakikaten hakkaniyetle inceleyen akademisyenler geçmiş 80 yıla Kemalizm gibi cazibeli ve pejoratif bir sticker bulamadıkları için sesleri sürekli olarak cılız kaldı ya da görüşleri asla bütünsel bir şekilde ele alınmadı. bunun yerine ne dediğinden ziyade Kemalizm etiketini parola olarak kullanan sözüm ona muhalif düşünürler çalışmalarının yetkinliği sorgulanmadan el üstünde tutulur oldular ve akademik/medyatik şöhretin kapılarını aralarken; mevcut rejimle hesaplaşma güdüsüne sahip iktidar partisinden de sürekli ikbal beklentisi içerisinde bulundular. İşte  bu yüzdendir ki Kemalizm diye şeytani bir konseptin olmadığını düşünüyor ve ironiktir ki bunun 1968 sonrası hatalı varsayımlarla dünyayı anlamaya çalışan pseudo-akademisyenlerin entelektüel bir mühendislik ürünü olduğu sonucuna kani oluyorum.  

Reklamlar

Son Moda Saçmalar & Kafa Ağrıtan Zırvalar


Toplumda otorite, hayranlık ve korku uyandırdıkça ortaya çıkan dayanaksızlıkla bulanıklık tutucu eğilimleri artırır. Çünkü açık seçik, mantıksal düşünüş bilgi birikimine yol açar (doğa bilimlerinin gelişimi buna en iyi örnektir) ve ilerleyen bilgi er geç geleneksel düzeni yıpratır. Oysa bulanık düşünce kimseyi bir yere götürmez, dünyayı hiç etkilemeksizin sürekli hoş görülebilir.

Stanislav Andreski, Social Sciences as Sorcery (1972, s.90)

Sokal Vakası’nı  hepiniz muhakkak duymuşsunuzdur. İş bu yazı da söz konusu vakanın üzerine kaleme alınan ve gene Alan Sokal tarafından yazılan kitabın hakkında bir görüş belirtirken kitabın içindeki mühim pasajları da internette permalink olarak bulunması gerektiğini düşündüğüm için buraya koydum. Kitabın hepsini okumak isteyenler ise buraya tıklayabilir.

Hikayeyi biliyorsunuz. Sokal, bilhassa Beşeri disiplinlerde baskın olan ve doğa bilimlerine meydan okuyan  postmodern tutumdan rahatsız olmuştur ve bu durumu eleştirmek için Social Text adlı kültür araştırmaları yapan bir dergiye postmodernist bir üslupla yazılmış parodi bir makale yollar. Üzerinden biraz zaman geçtikten sonra da yazdığı makalenin tamamen gırgır amacı güttüğünü söylemiş ve ortalığı bir daha sakinleşmemek üzere karıştırmıştır. Parodiden sonra bir anda eleştiri okları dekonstrüksiyoncu akımın babası Derrida’ya dönmüş. Fransız felsefecinin Amerikan dergilerin boy boy karikatürleri çıkmış ve zatialilerinin doğrudan kendisini tiye alan onlarca paragrafa rağmen parodiye yönelik tek eleştirisi “genç fizikçinin kariyerini tehlikeye atacak böyle bir hamlenin üzücü olması” olmuştur.

Sokal ve ortağının Entelektüel Pozlar adlı kitaplarının Fransa’da yayınlanması kimi aydın çevrelerde ufak bir fırtına kopardı. İkili bir yazara göre “çağdaş Fransız felsefesinin köhne bir saçmalık yığını” olduğunu gösterirken bir diğer yazara göre ise aşk mektuplarında dil bilgisi yanlışlarını düzelten, mizah duygusundan yoksun ukalâ bilim adamları olmakla itham edilmişlerdir. İkiliye göre ise bu iki yaklaşımda meseleyi hakkaniyetli bir şekilde ele almaktan yoksunken ikili Lacan, Kristeva, Irigaray, Baudrillard ve Deleuze gibi ünlü entelektüellerin sürekli, defalarca bilimsel kavramların ırzına geçtiğini belirtmektedirler. Bu yazarlar çoğu zaman ya en küçük bir açıklama yapmadan bilimsel fikirleri tümüyle bağlamları dışında kullanmışlar ya da bilimsel jargonu bilim adamı olmayan okurların karşısında, ilintisine ya da anlamlarına bakmadan atıp tutarak kullanmışlardır. Sokal&Bricmont ikisi şöyle devam ediyor ardından: “Gödel kuramının ya da görecelik kuramının sosyal bilimler üstünde acil ve derin bir etkisi olsaydı, seçim aksiyomu şiir incelemelerinde kullanılabilseydi, topolojiyle insan ruhunun bir ilişkisi olsaydı, bizim gibi matematikçiler ve fizikçiler için fena mı olurdu? Ne yazık ki işler böyle değil.”

Kitabın ikinci hedefi ise epistemik görecilik. En azından açıkça dillendirildiği
zaman Fransızcadan çok iİgilizce konuşulan yerlerde daha yaygın olan, (başka şeylerin yanı sıra) çağdaş bilimin bir “mit”ten, bir “anlatı”dan ya da bir “toplumsal oluşum”dan başka bir şey olmadığını iddia eden inanç. Bazı gülünç çarpıtmaların yanı sıra (örneğin Irigaray) postmodernist ve kültür araştırmaları çevrelerinde çok sık görülen akıl karışıklıklarını da didikliyor kitap. Örneğin, köktenci göreciliği desteklemek için bilim felsefesinden yanıltıcı olarak aktarılan, kuramların delillerle yeterince belirlenemeyeceği ya da gözlemlerin kuramlarla yüklü oluşu gibi düşünceleri inceliyor. Böylece bu kitap iki ayrı -ama birbiriyle ilişkili- işi bir arada sunuyor. Önce Sokal tarafından çok fazla uğraşmadan keşfedilen ağır tecavüzler koleksiyonu kitabın başındaki “son moda saçmalar” kısmı işleniyor sonra da epistemik görecilik ve “postmodern bilim” hakkındaki yanlış kavramlandırma konusundaki eleştirileri sunuyor yazarlar.

Epistemik göreciliği kabul edersek bilimsel fikirlerin yanlış yorumlanmasına üzülmemiz gerekir, çünkü onlar da yalnızca bir başka “söylemdir”. Elbette bu kitap bazı münferit kötüye kullanmalara dikkat çekmekten ziyade mistifikasyon, kasten muğlak dil kullanımı, karmakarışık düşünce ve bilimsel kavramların kötüye kullanımı gibi konulara dikkat çekmek için yazılmış. Sokal’ın aldatmacasının alevlendirdiği tartışmalar giderek daha geniş, daha zayıf ve ilgisiz bağlantıları kapsamaya da başlıyor. Artık yalnızca bilimsel bilginin kavramsal durumunu ya da Fransız postyapısalcılığmın meziyetlerini değil, bilim ve teknolojinin toplumsal rolünü, çok kültürlülük ve “siyaseten doğruluğu” , akademik sola karşı akademik sağı ve kültürel sola karşı ekonomik solu da kapsıyordu. Bu kitap ise bu meselelerin çoğuyla ilgilenmediğini defaatle altını çiziyor. Yazarların Lacancı matematik ya da gözlemin kuram yüklü olması hakkındaki düşüncelerimiz ne olursa olsun, askerî harcamalar, ulusal sağlık sigortası ya da eşcinsel evliliği üzerine istedikleri söz konusu olduğunda çelişkinin adı dahi geçmez. Zaten Sokal kitapta da defaatle belirttiği gibi bu parodiyi Akademik Sağ’ın Postmodernizme üstünlüğünü kabul ettirmekten ziyade Sol’u Soldan korumak için yazdığını vurgulamıştır.

Şimdi “bilim savaşını” bir yana bırakıp bu kitapta sözü edilen ve doğa bilimleri ile beşeri bilimler arasındaki ilişkiye değinen metinlerden nasıl bir ders çıkarılabileceğine bakalım.

1. İnsanın neden bahsettiğini bilmesi gerekir: Doğa bilimleri konusunda konuşmakta diretenlerin – ki kimse bunu yapmak zorunda değildir – biraz bir şeyler bilmesi, bilimler ya da onların epistemolojisi konusunda gelişigüzel sözler söylemekten kaçınması gerekir. Bu, ilk bakışta apaçık gibi görünebilir. Ama kitapta sunulan metinler bunun çoğunlukla ünlü entelektüeller tarafından bile gözardı edildiğini gösteriyor. Doğa bilimlerinin içeriği hakkında felsefe yapmak elbette doğaldır. Bilim adamlarının kullandığı yasa kavramı, açıklama, nedensellik gibi birçok kavram gizli belirsizlikler içerir. Bunların felsefî yansımaları bu düşüncelerin arındırılmasını sağlayabilir. Ama bu konuları doğru dürüst ele alabilmek için ilgili bilimsel kuramları ister istemez teknik düzeyde, derinlemesine anlamak gerekir. Popülarizasyon düzeyindeki yüzeysel bir anlayış buna yetmez.

2. Çetrefilli ve karanlık olan her şey zorunlu olarak derin anlamlar taşımaz: Konularının doğası gereği anlaşılması güç olan söylemler ile boşluklarını, bayağılıklarını sunumundaki karanlığın ardına ustaca gizlemiş söylemler arasında çok büyük fark vardır. (Bu sorun yalnız sosyal bilimlere ya da beşeri disiplinlere özgü değildir. Matematik ya da fizikte de gereğinden çok daha karmaşık bir dilin kullanıldığı bir çok makale vardır.) Elbette insanın bu iki tür söylemden hangisiyle karşı karşıya olduğunu ayırt etmesi her zaman kolay değildir. Bu nedenle karanlık, bulanık bir jargon kullanmakla suçlananlar kendilerini, doğa bilimlerinin de öğrenmesi yıllar alan bir teknik dil kullandığını öne sürerek savunurlar. Yazarlara göre ise her şeye rağmen, anlaşılması güç olan bu iki tür söylemi ayırt edecek bazı ölçütler vardır. Birincisi, anlaşılma güçlüğünün ardında gerçekten anlamaya değer bir şeyler bulunduğunda, bu kuramın hangi olguları açıkladığını, belli başlı sonuçlarının neler olduğunu, onu destekleyen başlıca savları ilkel bir düzeyde de olsa basit terimlerle açıklamak genellikle olanaklıdır. Örneğin çoğu kişi bir biyoloji eğitimi olmamasına rağmen bu alandaki gelişmeleri, popüler ya da yarı popüler kitapları okuyarak basit bir düzeyde izleyebilir. İkincisi, bu durumlarda bizi konuyla ilgili çok daha derin bilgilere götüren -biraz uzun da olsa- açık seçik bir yol vardır. Buna karşın karanlık, bulanık söylemler anlaşılabilmeleri için sanki okurdan bir nitel sıçrama yapmasını ya da anlamın okura malum olmasını beklerler. Bu durumda insanın aklına ister istemez çıplak kralın görünmez giysileri geliyor.

3.Bilim bir “metin” değildir: Doğa bilimleri beşeri bilimlerde kullanmaya hazır metaforlarla dolu bir depo değildir. “Belirsizlik”, “süreksizlik”, “kaos” ya da “doğrusal olmayışlık” gibi birkaç sözle özetlenebilen genel “temaların” bilimsel kuramlardan çekilip çıkarılarak yalnızca sözel açıdan değerlendirilmesi bilim adamı olmayanlara cazip gelebilir. Ama bilimsel kuramlar romanlar gibi değildirler. Bilimsel bağlamda bu sözcükleri günlük anlamlarından ince ama hayati olarak ayıran, yalnızca karmaşık bir kuramlar ve deneyler ağı içinde anlaşılabilen özel anlamları vardır. Bunların yalnızca eğretileme olarak kullanılmaları insanı saçma sapan çıkarımlara götürebilir.

4. Doğa bilimlerini taklit etmeyin: Sosyal bilimlerin kendilerine özgü soruları, çalışma yöntemleri vardır; fizik ya da biyolojideki (gerçek ya da hayali) her “paradigma kaymasını” izlemek zorunda değildirler. Başka bir deyişle her araştırma alanında yeğlenen yaklaşım biçimi incelenen olguların özellikleriyle belirlenmelidir. Örneğin psikologların, kendi alanlarında “gözlenenin gözlemciden etkilendiğini” söyleyebilmeleri için kuantum mekaniğine başvurmaları gerekmez. Psikolojide iyi bilinen bu durum, elektronların ya da atomların davranışından bağımsızdır. Ayrıca fizikte bile hâlâ tümüyle anlaşılamamış olgular dururken insana ilişkin karmaşık sorunlarla uğraşanların doğa bilimlerini taklit etmesi için bir neden yoktur. En azından şimdilik kesin bir biçimde anlaşılamayan kimi beşeri sorunlar hakkında bilimsel olmayan bir kavrayış edinebilmek için sezgiye ya da edebiyata yönelmenin hiçbir sakıncası yoktur.

5. Otoritenin savları karşısında uyanık olun: Beşeri bilimler doğa bilimlerinin tartışılmaz başarısından yararlanmak istiyorlarsa bunu bilimdeki teknik kavramları doğrudan alıp uygulayarak yapamazlar. Ama pekâlâ doğa bilimlerinin kimi yerleşik yöntemsel ilkelerinden esinlenebilirler. Örneğin şu ilke ile başlayabilirler: bir önermenin geçerliliği, söz konusu olan olgusal gerçekler ile o önermeyi ayakta tutan uslamaya dayanarak belirlenir. Bu değerlendirme, önermenin yandaşlarının ya da karşıtlarının kişisel özelliklerinden ya da toplumsal konumlarından bağımsızdır. Bu elbette yalnızca bir ilkedir, pratikte doğa bilimlerinde bile her zaman evrensel olarak işlemez. Bilim adamları da sonunda insandır. Modalara kapılabilir, dahileri gözlerinde fazla büyütebilirler. Ama buna rağmen, dinî metinlerin tefsirine (geleneksel anlamda dinî olmayan kimi metinler de pekâlâ bu rolü üstlenebilirler) ya da otoritenin savlarına karşı haklı bir güvensizlik duymak “Aydınlanma’nın epistemolojisinden” bize miras kalmıştır. Yazarlar buna ek olarak Paris’te fizik bölümünü parlak bir dereceyle bitirdikten sonra felsefe, özellikle de Deleuze okumaya başlamış bir öğrenciyle tanıştıklarını ve Deleuze’ün Fark ve Teferar’ını anlamaya uğraştığını ifade ediyorlar. Deleuze’ün matematik seçmelerini okuduktan sonra Deleuze’ün nereye varmak istediğini anlayamamış. Ama Deleuze derin anlamlar taşımak konusunda o kadar ünlü ki çocukcağız bu deneyimden doğal olarak çıkarılacak sonucu çıkaramamış: onun gibi yıllarca kalkülüs okumuş biri güya kalkülüs hakkında yazılmış bu metinleri anlayamıyorsa, bu büyük olasılıkla metinlerin pek bir anlamı olmamasındandır. Elbette bu örnek bu öğrencinin Deleuze’ün başka yazılarına da kuşkuyla bakmasına yol açacaktır.

6. Belirli konulardaki kuşkuculukla kökten kuşkuculuk birbirine karıştırılmamalıdır: İki tür bilim eleştirisini birbirinden özenle ayırmak gerekir: Birincisi, belirli savlara dayanarak belirli bir kurama karşı çıkanlar, ikincisi ise geleneksel kökten kuşkuculuğun savlarını şu ya da bu biçimde yineleyenler. Birinci tür eleştiriler ilginç olabilir ama reddedilebilirler. İkinci türden olanlar ise reddedilemezler ama (genellikleri nedeniyle) ilginç de değildir. Bu iki savı birbirine karıştırmamak çok önemlidir. Çünkü, (ister doğal, isterse sosyal) bilimlere bir katkıda bulunabilmek için mantığın geçerliliği ya da deneyler aracılığıyla dünya hakkında bir şeyler bilinebileceği konusundaki kökten kuşkuları bir yana bırakmak gerekir. Elbette belirli bir kuram konusunda kuşku duyulabilir. Ama bu kuşkuları desteklemek için genel kuşkucu savlar ileri sürmenin konuyla bir ilgisi yoktur, çünkü bu savlar fazla geneldir.

7. Bulanık sözlerin ardına sığınmak: Sokal&Bricmont ikilisinin bu kitapta sunduğu bir çok bulanık metin iki farklı biçimde yorumlanabilir: Doğru ama bayağı olanlar ya da köktenci ama açıkça yanlış olanlar. Yazarlar bir çok durumda bu bulanıklığın kasıtlı olduğunu düşünüyor. Gerçekten de bulanık söylemler entelektüel tartışmalarda büyük yarar sağlar: Bunların radikal yorumları deneyimsiz okuru ya da dinleyiciyi cezbeden Bu yorumun saçmalığı ortaya çıktığı zaman da yazar yanlış anlaşıldığını ileri sürerek kendini savunup daha zararsız olan yoruma sığınabilir.

Peki Sokal&Bricmont İkilisi Bu Noktaya Nasıl Geldi?

Social Text parodisi yayınlandıktan sonraki tartışmalarda yazarlara hep eleştirdikleri entelektüel eğilimlerin neden, nasıl ortaya çıktığı soruldu. Yazarlar da postmodernizm ile göreciliğin entelektüel kaynakları
üstünde epey zaman harcıyorlar haliyle. Kitaptan madde madde gitmek gerekirse:
1. Deneysel olanın ihmal edilmesi: Eskiden beri “deneyselciliği” suçlamak moda olmuştur. Bu sözcük olgusal gerçeklerden kuramlar üretmenin söylendiği gibi sabit bir reçetesi ise biz de bu modadan yanayız. Ama gözlem ile kuram arasındaki karmaşık etkileşim her zaman bilimsel etkinliğin bir parçası olmuştur.  Bilim adamları bunun her zaman farkındadır. “Deneyselci” bilim denen şey aslında kötü okul kitaplarının abartmasıdır. Her şeye rağmen fiziksel ya da toplumsal dünya ile ilgili kuramlarımızı şu ya da bu biçimde sınamamız gerekir. A priorizmi, otoritenin savlarını, “dinî” metinlere başvurmayı bir yana bırakırsak kuramları sistemli bir biçimde sınamak için gözlem ya da deneylere başvurmaktan başka çare yoktur. Bir kuramın ciddiye alınabilmesi için o kuramın dolaylı da olsa deneysel delillerle desteklenmesi gerektiğinin farkına varmak için koyu bir Popperci olmak gerekmez

2. Sosyal bilimlerde bilimselcilik: Bu konu biraz tuhaf görünüyor. Bilimselcilik her şeyi maddenin devinimine, doğal seçime, DNA’ya indirgemeye çalışan fizikçi ve biyologların işledikleri bir günah değil miydi? Hem evet hem de hayır. Önce (başka tanımlar mümkün olmakla birlikte) bu tartışma çerçevesinde “bilimselciliği” tanımlayalım: Basit ama güya “nesnel” ya da “bilimsel” yöntemlerin bütün karmaşık sorunları çözebileceği sanrısı. Bu tür sanrılara kapılmanın yarattığı önemli bir sorun şudur: Gerçeğin önemli bir bölümü yalnızca a priori ortaya konulan çerçeveye uymadığı için gürültüye gider. Ne
yazık ki sosyal bilimlerde bilimciliğin çok örneği vardır: Davranışçılığı, Psikanalizi ya da Marksizmi sayabiliriz. İnsanlar genellikle belirli bir alanda belirli bir geçerliliği olan düşüncelerden yola çıkarak, onları sınayıp arıtmak yerine sınırlarının ötesine pek de ussal olmayan bir biçimde taşıyorlar.

Ne yazık ki bilimselcilik (hem yandaşları hem de karşıtları tarafından) bilimsel tutumun kendisiyle karıştırılıyor. Böylece sosyal bilimlerde bilimselciliğe karşı gösterilen çok haklı bir tepki, sonuçta bilimin kendisine gösterilen çok haksız bir tepkiye dönüşüyor (bu hem bilimselciliğin eski partizanları hem de eski muhalifleri için böyle). Örneğin, Fransa’da 1968 Mayıs’ından sonra (bir çok başka etkenin yanı sıra) yapısalcılık ile Marksizmin dogmatik biçimlerinin bilimselciliğe karşı gösterdiği tepki (Lyotard’ın ünlü sözleriyle “metaanlatılara karşı güvensizlik”) postmodernizmin doğuşuna yol açan etkenlerden biridir.

İşin deneysel yanını yok saymak ile bilimsel dogmatizmi birleştirmek, burada örneklerini fazlasıyla gördüğümüz çok sıkıntılı işlere yol açar. Bu durumda insanın cesareti de kırılabilir, insan, dogmatik bir biçimde bağlı olduğu (basit) yöntemler işe yaramadığında hiçbir şeyin işe yaramayacağı, bilginin tümünün olanaksız ya da öznel olacağı gibi düşüncelere kapılabilir. Böylece kolaylıkla 1960’lar ile 1970’lerin havasından postmodernizme geçilebilir. Aslında bu düşünce sorunun kaynağının yanlış belirlenmesinden doğar.

Bizce en geniş anlamıyla bilimsel tutum (kuramların açıklığı ile mantıksal tutarlılığına, kuramların deneysel delillerle sınanmasına saygı göstermek), doğa bilimleri ile ilgili olduğu kadar sosyal bilimleri de ilgilendirir. Öte yandan sosyal bilimlerdeki bilimsellik iddialarına karşı da dikkatli olmak gerekir. Bu, iktisatta, sosyolojide, psikolojide bugün baskın olan akımlar için de (hatta özellikle onlar için) geçerlidir.

3. Doğa bilimlerinin saygınlığı: Hiç kuşkusuz doğa bilimlerinin, kuramlarının ve pratiğinin başarısı nedeniyle karşıtları arasında bile müthiş bir saygınlığı vardır. Kimi zaman bilim adamları bu saygınlığı haksız bir üstünlük duygusuyla kötüye kullanırlar. İyi bilim adamları bile popüler yazılarında fiktif düşünceleri yerleşmiş düşüncelermiş gibi ortaya koyar ya da kimi sonuçları doğrulandıkları alanların çok ötesine taşırlar. Son olarak her yeniliği “kökten bir kavramsal devrim” olarak görmek gibi (piyasanın da talebi ile alevlenen) zararlı bir eğilim vardır. Bütün bu etkenler bir araya geldiğinde bilimsel etkinliğin eğitilmiş insanlara çarpık görünmesine yol açarlar. Felsefecilerin, psikologların, sosyologların bu tür bilim adamları karşısında savunmasız olduklarını dolayısıyla da bu kitapta sunulan kötüye kullanımların kaçınılmaz olduğunu ileri sürmeleri güç olabilir. Kimsenin, özellikle de bilim adamlarının Deleuze’ü ya da Lacan’ı bu şekilde yazmaya zorlamadığı açıktır. İnsan pekâlâ neden bahsettiğini bilerek
doğa bilimleri hakkında konuşan ya da bilmiyor ise bu konulardan söz etmeyip dikkatini başka şeylere veren bir psikolog ya da felsefeci olabilir.
4. Sosyal bilimlerin “doğal” göreciliği. Sosyal bilimlerin kimi dallarında özellikle de antropolojide damak tadları ya da alışkanlıklar incelenirken “göreci” tavırlar takınmak yöntemsel olarak doğaldır. Bu alışkanlıkların belirli bir toplumda oynadığı rolü anlamaya çalışan antropologun kendi estetik tercihlerini araştırmalarına bulaştırmakla ne kazanacağını görmek güçtür. Aynı şekilde antropologlar bir kültürün kozmolojik inançlarının o toplumda oynadığı rol gibi kültürün kognitif özelliklerini incelerken ilke olarak bu inançların doğruluğuyla ilgilenmezler.

Makul olan bu yöntemsel görecilik, düşüncelerdeki ya da dildeki bulanıklık yüzünden köktenci bir kognitif göreciliğe dönüşmüştür: (ister geleneksel mitler, isterse modern bilimsel kuramlar olsun) olgusal gerçeklik hakkındaki saptamaların doğruluğunun yalnızca “belirli bir kültüre göre” belirlenebileceği iddiası. Ama bu, bir dizi düşüncenin psikolojik ve toplumsal işlevini onun kognitif değeri ile birbirine karıştırmaktır. Bu ayrıca bir düşünce dizgesini diğerine yeğlemeyi sağlayacak olan deneysel savların gücünü
gözardı etmeye de yol açar.

5. Geleneksel felsefe ya da edebiyat eğitimi. Hiçbir biçimde bu eğitimi eleştirmeye niyetimiz yoktur. Gerçekten de bu eğitim büyük olasılıkla amacı için gayet uygundur. Bununla birlikte bilimsel metinler söz konusu olduğunda bunun iki nedenle sakıncası olabilir. Birincisi, edebî hatta felsefî metinlerde yazarın ya da metnin şiirselliğinin bilimsel metinlerde olmayan bir yanı vardır. Galile’yi, Newton’u, Einstein’ı hiç okumadan fizik ya da Darwin’den bir satır bile okumadan biyoloji öğrenmek mümkündür. Burada önemli olan yazarların bunları hangi sözlerle dile getirdikleri değil, sundukları olgusal ya da kuramsal savların kendileridir. Ayrıca bu düşünceler ilgili disiplinlerdeki gelişmeler sonucunda değişmiş, hatta ters dönmüş bile olabilirler. Bu kuramlar değerlendirilirken bilim adamlarının kişisel özelliklerine ya da onların bilim dışındaki inançlarına bakılmaz.
İkinci sorun ise deneyler ya da gözlemler yerine kuramlara öncelik vermekten
kaynaklanır (bu aslında olgular yerine metinlere verilen önemle ilgilidir). Bir bilimsel kuram ile onun deneysel olarak sınanması arasındaki bağlantı genellikle çok karmaşık ve dolaylıdır. Bu nedenle bir felsefeci bilime kavramsal yönden yaklaşmayı yeğler (aslında biz de öyle yaparız). Bütün sorun da buradan çıkar: işin deneysel yanı da göz önüne alınmazsa bilimsel söylem gerçekten de diğerleri gibi bir “mit” ya da “anlatı” olmaktan öteye geçmez.

Sokal&Bricmont ikilisi son olarak Postmodern istilanın ortaya çıkışındaki siyasi faktörleri masaya yatırarak tezlerini sonlandırıyorlar. İkili postmodernizmin ortaya çıkışında üç temel siyasi faktör bulunduğunu belirtiyor.

1. Yeni toplumsal hareketler: 1960’lar ile 1970’lerde geleneksel siyasî sol tarafından çoğu zaman azımsanmış bazı baskılara karşı gelişen (siyahların özgürlüğü, feministler ile eşcinsellerin hakları gibi) yeni toplumsal hareketlere tanık olunması.

2. Siyasi umutsuzluk: Postmodern düşüncelerin başka bir kaynağı da siyasî soldaki umutsuzluk ve dağınıklıktır. Bu durum siyasî solun tarihinde ilk ve tek örnektir. Komünist rejim çökmüş, sosyal demokratlar iktidarda oldukları yerlerde neoliberal piyasa reformlarını uygulamaya başlamış ve Üçüncü Dünya’da kendi ülkelerine bağımsızlık kazandıran hareketler çoğunlukla otonom gelişmeyi sağlayacak girişimlerden vazgeçmişlerdir. Kısacası, “serbest pazar” kapitalizmini yakın geleceğin karşı konulamaz bir gerçeğine dönüşmüş gibidir. Şimdiye dek hiçbir zaman adalet ile eşitlik gibi sola ait idealler bu kadar ütopik görülmemiştir.

3. Bilimin kolay bir hedef olması: Bu genel umutsuzluk havası içinde onların yandaşıymış gibi görünmemek için, hem egemen güçlerle yeterince ilişkili, hem de erişilebilecek kadar zayıf olan bir hedefe saldırmak çok caziptir (çünkü para ile iktidarın bir arada olduğu hedefler erişilemeyecek kadar uzaktır). Bilim bu koşulları sağlar; bu da ona karşı yapılan saldırıları kısmen açıklar. Söz konusu saldırıları çözümleyebilmek için “bilim” sözcüğünün en az dört anlamını ayırt etmek gerekir:

1) Dünyayı ussal olarak anlamayı amaçlayan bir entelektüel uğraş

2) Kabul edilmiş bir kuramsal ve deneysel düşünceler topluluğu

3) Bazı ayrıcalıkları, kurumları olan ve daha büyük bir toplumla bağları olan bir sosyal topluluk

4) (Sık sık bilimle karıştırılan) Uygulamalı bilim ile teknoloji. Bu anlamlardan biriyle ilgili olan geçerli bir “bilim” eleştirisi çoğunlukla bilime karşı bir sav olarak farklı anlamlarda kullanılır.

Sokal&Bricmont ikilisi Postmodernizmin ortaya çıkışının siyasi nedenlerini de ortaya koyduktan sonra Postmodernizmin başlıca üç olumsuz etkisi olduğunu vurguluyor:

-Beşeri bilimlere zaman kaybettirmek,

-Gericiliği destekleyen bir kültürel akıl karışıklığı yaratmak,

-Siyasî solu zayıflatmak.

Kitap yukarıda bahsedilen kötüye kullanımların ve muğlak ifadelerin Postmodernist yazarlardan yapılmış alıntılarıyla dolu olduğu için pek çok kişi için okurken can sıkıcı olabileceğini düşündüm ve bu nedenle kitabın geniş özetini yukarıda paylaştım. Arzu eden kitabı okuyabilir ama kitap iki Fizik profesörü tarafından kaleme alındığı için meselenin politik ve sosyolojik boyutundan ziyade matematiksel yönüne eğiliyor; bunun üstüne Postmodernist yazarların boğucu üslubu eklenince bazen insanı çileden çıkarabiliyor. Nitekim kitabın sonunda Postmodernist yazarların derdinin üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövmek olduğu hususunda kafanızda kuşku kalmıyor. Postmodernistlerin bilim hakkındaki suçlamaları yer yer o kadar absürdleşiyor ki, bu metinlerin kendi içinde uhrevi bir mana barındırdığı inancını taşımayan biri tarafından kaale alınmasının mümkünatı gözükmüyor. Örneğin; Kaşık yerine kepçeyle yemek yiyen birisinin olağan şartlardan daha hızlı kilo alması -hatta obezleşmesi- bir postmodernist için kaşık ve benzeri edavatın insanlık için ne kadar tehlikeli olduğunu gösterir. Maalesef ki bu yazarlar kaşık ile kepçe arasında pek de naif olmayan ayrımı yapma gayretini gütmezken meseleye körü körüne icazet etme konusunda oldukça candan davranmaktadırlar.

Yazıyı bu blogda adet olduğu üzere gene bir alıntı ile bitireyim. Avram Chomsky bir Ortadoğu ülkesinde yaşadığı ilginç bir deneyimi şöyle aktarıyor:

Gerçek sorunlarla uğraşmayı güç buluyorsan bundan kaçmanın türlü çeşitli yolu vardır. Bunlardan birisi hiç kimsenin umurunda olmayan boş işlerle uğraşmaktır. Diğeri ise gerçeklerle ilgisi kalmamış, olduğu haliyle dünyayı incelemeye karşı bir savunma geliştirmiş bir akademik mezhebe girmektir. Çevremizde, solcular dahil böyle yapan çok var. Bunun çok umut kırıcı örneklerini birkaç hafta önce Mısır’da gördüm. Mısır’a uluslararası ilişkiler konusunda konuşmaya gitmiştim. Orada çok canlı, uygar bir entelektüel topluluk var. Nasır’ın hapishanelerinde ölesiye işkence görmüş, hapisten sürünerek çıkmış çok cesaretli insanlar var. Şimdi bütün Üçüncü Dünya’yı müthiş bir çaresizlik ile umutsuzluk kaplamış. Bu da, Avrupa ile bağlantıları olan çok iyi eğitilmiş çevrelerin Paris kültürünün son deliliklerine sıkıca sarılmalanyla, tümüyle bunlara odaklanmalarıyla kendini gösteriyor. Örneğin, güncel gerçeklerle ilgili bir konuşma yapacak olsam, stratejik konularda çalışan araştırma enstitülerinde bile dinleyiciler konuşmanın postmodern abuk sabukluğa çevrilmesini istiyorlardı. Örneğin benden Amerika’nın güncel politikasının ayrıntıları hakkında ya da onların yaşadığı yer olmasına rağmen kokuşmuş ve itici buldukları Ortadoğu hakkında bir konuşma istemek yerine, modern dilbilimin uluslararası ilişkilerin postyapısalcı metinlerin yerini alacak olan) söylemine yeni bir paradigmayı nasıl kazandıracağını anlatmamı istiyorlardı. Bu onların gerçekten ilgisini çekiyordu. Ama İsrail kabine kayıtlarının iç planlamaya ilişkin neler gösterdiği ile ilgilenmiyorlardı. Bu gerçekten de çok can sıkıcı.

Azametli Aptallar


Amerikalı fizikçi Richard P. Feynman farklı disiplinlerde çalışan akademisyenlerin toplantılarına katılıyor, konuşuyor, soru soruyor; ama bu toplantılarda bilgiç görünmeye çalışanlara katiyen dayanamıyor ve onlara, “azametli aptallar” diyordu. Çevrenize bakın onlardan epeycesini görebilirsiniz! Feynman, bir sosyologun sunum yaptığı konferanstaki gözlemlerini aşağıdaki gibi anlatıyor:

“Konferansta bir sürü aptal vardı- azametli aptallar. Azametli aptallar, beni duvara tırmandırır. Normal aptallar tamam; onlarla konuşabilirsiniz ve onlara yardım etmeye çalışırsınız. Ama azametli aptallar -aslında aptal olup da bunu saklamaya çalışanlar ve hokus pokusla insanları etkileyecek ne kadar şahane olduklarına inandıranlar. İşte buna dayanamam! Normal bir aptal düzenbaz değildir; dürüst aptal tamam. Ama üç kâğıtçı aptal felakettir! Konferansta karşıma çıkan bunlardı. Bir sürü azametli aptaldı. Çok hayal kırıklığına uğradım…

Bir sosyolog vardı. Hepimizin okuması için bir makale yazmıştı. O lanet şeyi okumaya başladım. Gözlerim kapanıyordu: Ne başını ne sonunu bulabiliyordum! Bunun sebebini listedeki kitaplardan hiçbirini okumamış olmamdan kaynaklandığını anladım. Sonuna kadar o rahatsız edici “Ben yeterli değilim” duygusunu yaşadım. Sonra kendi kendime “Duracağım ve bir cümleyi yavaş yavaş okuyacağım. Böylece ne cehennemin dibi anlamına geldiğini çıkarabileceğim” dedim.

Durdum -gelişigüzel- ve bir sonraki cümleyi çok dikkatli okudum. Tam olarak hatırlayamıyorum ama şuna çok yakındı: “ Sosyal topluluğun her üyesi çoğu zaman bilgiyi görsel, sembolik kanallardan alır.” Tekrar tekrar okudum ve tercüme ettim. Ne anlama geldiğini biliyor musun? “İnsanlar okur”.

Bir sonraki cümleye geçtim ve onu da tercüme edebileceğimi gördüm. Sonra bu gereksiz bir iş oldu: “İnsanlar bazen okur, bazen de radyo dinler” ve bunun benzerleri. Ama öyle gösterişli yazılmış ki bir kere okuyarak anlayamıyorsunuz ve sonunda çözünce işin içinde hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz.”

Image

Avusturyalı bilim ve siyaset felsefecisi Sir Karl R. Popper 20. yüzyılda bilimsel araştırmanın mantığına dair devrimsel fikirler öne sürmüş ve kendi deyimiyle döneminde pek moda olan mantıki pozitivizmi bitirmiştir. Ancak Popper’ın hedef tahtasında sadece tümevarımcı pozitivistler bulunmuyordu. Sosyal bilimlerin mantığına dair de detaylı bir şekilde görüşlerini arz eden Popper, Platon’dan Marx’a kadar toplum üzerine çeşitli öngörü ve kehanetlerde bulunan filozofları alaya almış; başta Wittgenstein, Heidegger, Adorno olmak üzere pek çok çağdaşıyla akademik münakaşalara girişmişti. Popper, en başta dil felsefecileri olmak üzere sosyal bilimcilerin “anlam” üzerine yaptığı tartışmanın manasız olduğuna dikkat çekiyor ve bunu orta çağ hristiyan teologlarının meleklerin cinsiyetini tartışmasına benzetiyordu. Bu sebeple olsa gerek ki Popper sosyal bilimler alanında anlam üzerine iştigal eden kişilerle bir müddet sonra tartışmaktan imtina eder oldu. Bir okurunun Profesör Habermas’la tartışmaya girmemesinin sebebini sorması üzerine Popper ona şöyle cevap verir:

1970 yılına kadar Adorno ve Habermas’la ilgili tek bir kelime dahi yayınlamamıştım. 1960 yılında Adorno ile girdiğimiz Pozitivizm tartışmaları esnasında Adorno’nun Almanca yazılarının bir kısmını İngilizce’ye çevirirken şunu farkettim. Bazı okuyucular ana metne uygun çeviri yapmadığımı göreceklerdir. Bunda hiçbir sakınca görmüyorum. Ben oldukça deneyimli bir çevirmenim ama belki de bu iş için biraz aptal olabilirim. Biraz sonra okuyacağınız çevirinin aynısını Jurgen Habermas’ın da yaptığını göreceksiniz. Habermas sözlerine övgüyle bahsettiği Adorno’dan bir alıntı ile başlar:

Habermas’ın çevirisi: Toplumsal bütünlük, ortaya çıktığı toplumun öne sürdüğü yaşam biçiminin üzerinde, kendine özgü bir yaşam sürdürmez.

Benim çevirim: Toplum toplumsal ilişkilerden oluşur.

Habermas’ın çevirisi: Toplumsal bütünlük tek tek yaşantılardan oluşur ve çoğalır.

Benim çevirim: Farklı ilişkiler bir biçimde toplumu yaratır.

Habermas’ın çevirisi: Adorno, toplumu, Hegel mantığından geldiği yadsınamayan kategoriler olarak değerlendirir.

Benim çevirim:  Adorno Hegel’i anımsatan bir ifade kullanır.

Habermas’ın çevirisi: Toplumu, parçalarının toplamından daha fazla olduğunu savlayan önermeye dayanarak , organik açıdan bütünü değerlendirmeyi yasaklayan, salt diyalektik anlamda bir bütün olarak görür.

Benim çevirim: Bu nedenle bütünün, parçalarının toplamından daha fazla olduğu söylenemez.

Çevirilerinin karşılaştırması bu şekildedir. Popper basit bir şeyi karmaşık, sıradan olanı, anlaşılması zor biçimde ifade etme biçimindeki bu acımasız oyunun, birçok sosyolog, felsefeci vb. tarafından ne yazık ki gelenekselleşmiş, meşru bir görev olarak kabul edilmesinden yakınır.

 

Batı Düşmanlarının Karakteristikleri-1: Modernite Karşıtlığı


Amerika’nın liderliğindeki bu Batılı uygarlığın değerleri yok edilmiştir. Özgürlük, insan hakları ve hümanizmadan söz eden o nefret yüklü sembolik kuleler yok edilmiş, yanıp gitmiştir. – Usame Bin Ladin

Oksidentalizm, Avrupa ve İngilizce konuşan ülkeler hakkında karşıtları tarafından yapılan ayrımcı ve yer yer insanlık dışı görüşlere yer verilmesine verilen ad ve genellikle batılı olmayan ülkelerdeki Batı karşıtlığını ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Başlamadan önce çok yapılan bir kavram kargaşasını düzeltmek gerekirse Oksidentalizm(Garbiyatçılık), Oryantalizm’in(Şarkiyatçılık) zıttı değildir. Oryantalizm, Batı’nın Doğu’yu çarpık bir biçimde algılayarak yanlış yansıtmasının genel adı iken çoğu zaman Doğu’ya getirilen eleştirileri baştan savmak için bir kılıf olarak kullanılmaktan ibarettir. Oksidentalizm ya da bir başka deyişle Garbiyatçılık, kısaca Batı düşmanlarının Batı hakkındaki tahlillerinin çarpıklığına odaklanır ama burada dikkat edilmesi gereken husus “Batı” kavramının coğrafi bir anlamdan ziyade manevi bir anlama sahip olmasıdır. Keza Şarkiyatçılıkta Doğu düşmanlarının Batılı olduğu vurgulanırken Oksidentalizm için aynı şey geçerli değildir. Az önce de bahsedildiği gibi Batı coğrafi bir betimlemeden ziyade bir kültürü ve uygarlık düzeyini temsil etmektedir. Bundan ötürü Avustralya ve 2.Dünya Savaşı sonrası Japonya sık sık Batı olmakla itham edilirken Oryantalizm’in Batılıların Latin Amerika üzerine olan çarpık düşünceleri için kullanılmasının mümkünatı yoktur. Oksidentalizm, Batı’nın kendi içindeki eleştirel çevrelerden çıkmış iken Oryantalizm için aynı şey söz konusu değildir. Bu ikisi arasındaki kavram kargaşasına bir nebze olsun açıklık getirebildiysek eğer Batı düşmanlarının belli başlı karakteristiklerini anlatabiliriz.

Oksidentalistlerin başlıca özelliği Aydınlanma ve Modernizm karşıtı olmalarıdır. Modernizmin getirdiği sanayileşme ve ardından gelen kentleşme, yığınları kentlerin varoşlarına yığmış; köyünde, kasabasında huzur içinde yaşayan kitleler daha önce benzerine hiç rastlamadıkları sorunlarla yüzleşince bu kültüre yabancılaşmış ve yer yer ona düşman kesilmişlerdir. Gelgelelim, Modernizm karşıtlığı her ne kadar yapısal olarak varoşlarda kendine yer edinse de entelektüel olarak bizzat Modernizm’in göbeğinde filizlenmiştir. 19. yüzyılın sonlarında nihilist filozof Nietzsche‘yle doğmaya başlayan anti-modernist tavır 20. yüzyılda pek çok filozofun ve köktendincinin başlıca şiarı haline gelmiştir. Frankfurtçu eleştirel kuramcılar, başta Faşizm ve Nazizm olmak üzere pek çok aşırılığı kapitalist modernleşmenin içine girdiği buhranın kaçınılmaz sonucu olduğunu belirterek Modernite’nin getirilerini naif bir şekilde sorgulama içerisine girerken onların peşi sıra gelen postmodernist düşünürler ise Batı uygarlığını acımasızca eleştirdiler. Heidegger, Amerikanismus adını verdiği modern anlayışın yeminli bir düşmanıydı; çünkü ona göre bu anlayış Avrupa ruhunun özsuyunu soğurmaktaydı. Üçüncü Reich kavramının entelektüel babası Arthur Möller van den Brück Amerikanertum‘un(Amerikanlık) “coğrafya olarak değil manevi olarak anlanması gerektiği” düşüncesini ileri sürmüştü. Jacques Derrida, Modernite kavramının getirilerine öylesine eleştirel yaklaşıyordu ki dekonstrüksiyon (yapısöküm) kuramını geliştirdi. Herhangi bir metinde tek bir anlamın olmadığını ifade eden bu kavram; metinlerin yere ve zamana göre çeşitli şekillerde yorumlanabileceğini ifade eden hermönetikçi bir yaklaşımdı. Bu mantığa göre eğer bütün metinleri farklı şekillerde yorumlamak mümkünse, önemli olan okurun ona yüklediği anlam olur. Diğer bir deyişle, anlam güç ve arzuyla oluşur. Doğru yorum, akademik güç mücadelesini kazananın yorumudur. Derrida ve takipçilerine göre mantık bir baskı aletiydi. Görünüşte her mantıklı kararın altında Nietzschevari bir güç arzusu vardır. Derrida, Modernitenin ve Aydınlanmanın üstündeki örtüyü kaldırıp altındaki “logomerkezciliği” meydana çıkarmayı umuyordu. Derrida’nın akıl hocası Paul de Man, Modernizmin ve felsefesinin 1.Dünya Savaşı’ndan sonra çöktüğünü söylemiş ve 1920’lerde zirveye tırmanan anti-semitik söyleme methiyeler düzmüştür. 2.Dünya Savaşı sırasında bir Belçika gazetesi için Nazi muhabirliği yapan Man, Yahudilerin toplumdan soyutlanması gerektiğini ve hatta mümkünatı varsa tecrit edilmeleri gerektiğini dile getirmişti(Man, bu tecrit işlemi için Madagaskar adasının uygun olduğunu düşünüyordu). Tüm bu rezaletler maalesef ki Man’in ölümünden sonra bir doktora öğrencisi tarafından açığa çıkarılmış ama buna rağmen Derrida hocası Man’in ve Heidegger’in sonuna kadar arkasında olduğunun defaatle altını çizmişti. Bir diğer postyapısalcı felsefeci Michel Foucault, Aydınlanma ve Modernizm fikrinden öylesine tiksiniyordu ki tüm modern değerleri alt üst edeceği ümidi ile 1979’daki İran Devrimi’ni uzun bir süre desteklemiş hatta ilerleyen zamanlarda Devrim muhafızlarının kadınlara ve eşcinsel aktivistlere olan saldırıları yoğunlaşmasına rağmen İran Devrimi’ni ve Humeyni’yi övmüş bu nedenle pek çok feminist ve ortodoks marksistle sert tartışmalara girmiş ve kendisine sorulan soruların büyük bir kısmını cevapsız bırakmak zorunda kalmıştı. Devrimden önce Paris’te Humeyni ile bir görüşme gerçekleştiren Foucault, Humeyni’nin kendisini oldukça heyecanlandırdığını belirtmiş ve ertesi günlerde bir İtalyan gazetesine “İran ve İslam ruhsuz dünyanın ruhudur” başlıklı bir yazı yazmıştır. Tüketim Toplumu ve Simülakr kuramlarının müellifi olan ve Matrix gibi pek çok film için esin kaynağı olan fikirlerin babası Jean Baudrillard, 11 Eylül 2001’deki terörist saldırıların ardından Modernizm’in kulelerini ve dolayısıyla karizmasını yok ettiği için başta Usame Bin Ladin olmak üzere Müslüman teröristlere selam durmuştur. Faşizm’in ve Anarko-sendikalizmin entelektüel babası ve fikirleriyle Mussolini, Lenin, Gramsci gibi sosyalistlere ilham veren Georges Sorel’in düşün hayatının en karakteristik özelliklerinden biri de Modernite’ye, elitizme ve bilime düşman olmasıydı. Sorel’e göre Modernite’nin can suyu bilim, çoğu zaman bir reçete olmaktan ziyade egemenin borusu konumunda iken insan doğasının mükemmelliği ile kıyaslandığında bir hiçtir ve aynı zamanda bu safsataların(bilimin) gerçekle bir alakası yoktur. Benzer örnekler paragraflarca çoğaltılabilir ama her bir örnekte açıkça görülen şudur ki Modernite karşıtlarının neredeyse hepsi boğazlarına kadar Oksidentalizm batağına saplanmışlardır. Nietzschevari nihilizmin ve Heidegger tarzı varoluşçuluğun direkt ve tavizsiz bir formunu benimseyen postmodernistler için iyi-kötü, güzel-çirkin, uygar-ilkel gibi dikotomiler çocukça denebilecek kadar saçmaydı. Modernizmin bu yeminli düşmanlarına göre önemli olan istek ve seçimdi. Bu mantık, herkes kendi gerçeğini yapar ve kendi ahlakını belirler felsefesinin saldırı mirasının varisiydi. Böylece kendi fikrinde ısrar en yüksek değerdi. Seçimler ancak konvansiyonel ahlaktan çekinmeyen gerçek, güvenli seçimler olduklarında değer kazanırlardı. Bu bölümü bitirirken Modernizm karşıtı oksidentalistlerin en gözde filozoflarından olan Heidegger’in kişisel ricasını alıntılamak hiç de fena olmayacaktır:

Batının ruhani gücünün tükeneceği, can çekişir gibi görünen kültürünün çökeceği, bütün güçleri karmaşaya iteceği ve çıldırtacağı günleri bekliyorum.