Etiket arşivi: nefret

Trans Bireylere Karşı Linç Girişimi


İstanbul Avcılar Denizköşkler Mahallesi Meis Sitesi’nin önüne gelen bir grubun transseksüellere karşı linç girişiminde bulunduğu öğrenildi. Gruptan, ‘Defolun buradan dönmeler’ ‘PKK’yla mı savaşacağız, sizinle mi?’ seslerinin yükseldiği ve bir ateş yakılarak tencere ve tavalarla transseksüellerin protesto edildiği alınan bilgiler arasında. Grubun emekli savcı olan sitenin yöneticisi tarafından galeyana getirildiği sanılıyor.

Bu haberin üzerine internet dediğimiz mecrada artık mynet okey’de bile rastlayabileceğiniz “duyarlı” ve “slaktivist” kişiler de artık temcit pilavından hallice olan “nefret söylemi suç sayılsın!!!” meselesi hakkında ahkam kesmeye hiç hız kesmeden devam ettiler. Bu menfur olaya karşı verilen tepkileri bir kenara koyup meselenin kendisine dönelim. Avcılarda söz konusu linç olayında translara karşı gösterilen muamelenin elbette kabul edilebilir veya tolere edilebilir bir yanı yok. Lakin birtakım LBTTQ aktisvistinin kamuoyuna “linçci” olarak sunduğu insanların translara şu noktada itiraz ettiği söyleniyor. İtiraz noktası da şu insanların: ‘Müşteriler kapıları şaşırıp, diğer apartman sakinlerinin zilini çalarak fiyat soruyormuş o apartmandaki diğer dairelere dadanıyormuş sarhoş müşteriler’

Tamam yani cinsel çeşitlilik, toplumsal cinsiyetin yerle yeksan edilmesi felan bunlar iyi hoş da yani meskun mahalde bu tür şeylere itiraz edilmesi de kimsenin zoruna gitmemeli. Kabul edersiniz ki hiç kimse yaşadığı apartmanın kerhaneye dönmesini arzulamaz. Sonuçta öyle bir yerin müşteri kitlesi belli. Sırf çokkültürcü politik fantezilerim uğruna ben yaşadığım yerin it, kopuk, sarhoş dolmasına müsamaha gösteremem mesela. Burada sözkonusu olan durum salt “trans bireylere karşı olan nefretin şiddet yoluyla tezahürü”nden ziyade “kamu güvenliği ve huzuru”nun toplum nezdinde marjinal tiplerce suistimal edilmesi sonucu oluşan bir tepkiye benziyor. Yani öyle “nefret söylemi var hııııııaaaaaağ” diye sızlanacak bir olay değil bu. Ha bir de olay bi raddeden sonra tamamen homofobi mitingine dönmüş olabilir tabi. Ama 14 yüzyıl önce yaşamış birinin ayı ikiye böldüğünü iddia eden, farklı cinsel yönelimlere sahip kavimlerin helak edildiğini telkin eden bir dine inanan insanların %99 olduğu bir ülkede yaşıyorsun. Bu tip insanların hele de toplu haldeyken akıl ve mantık çerçevesinde hareket edip sizin hoşgörüyle ilgili vaazlarınıza kulak asacağınızı zannediyorsanız epey yanılıyorsunuz. Madem içinde bulunduğun sosyal yapı için bir şeyler yapmayı bu kadar arzuluyorsun nefret söylemi diye yeni nesil sansürcülüğün yatağına su taşımak yerine o nefret söyleminin kaynak noktalarıyla mücadele etmeye cesaret etseniz pek iyi olur.

Reklamlar

Batı Düşmanlarının Karakteristikleri-1: Modernite Karşıtlığı


Amerika’nın liderliğindeki bu Batılı uygarlığın değerleri yok edilmiştir. Özgürlük, insan hakları ve hümanizmadan söz eden o nefret yüklü sembolik kuleler yok edilmiş, yanıp gitmiştir. – Usame Bin Ladin

Oksidentalizm, Avrupa ve İngilizce konuşan ülkeler hakkında karşıtları tarafından yapılan ayrımcı ve yer yer insanlık dışı görüşlere yer verilmesine verilen ad ve genellikle batılı olmayan ülkelerdeki Batı karşıtlığını ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Başlamadan önce çok yapılan bir kavram kargaşasını düzeltmek gerekirse Oksidentalizm(Garbiyatçılık), Oryantalizm’in(Şarkiyatçılık) zıttı değildir. Oryantalizm, Batı’nın Doğu’yu çarpık bir biçimde algılayarak yanlış yansıtmasının genel adı iken çoğu zaman Doğu’ya getirilen eleştirileri baştan savmak için bir kılıf olarak kullanılmaktan ibarettir. Oksidentalizm ya da bir başka deyişle Garbiyatçılık, kısaca Batı düşmanlarının Batı hakkındaki tahlillerinin çarpıklığına odaklanır ama burada dikkat edilmesi gereken husus “Batı” kavramının coğrafi bir anlamdan ziyade manevi bir anlama sahip olmasıdır. Keza Şarkiyatçılıkta Doğu düşmanlarının Batılı olduğu vurgulanırken Oksidentalizm için aynı şey geçerli değildir. Az önce de bahsedildiği gibi Batı coğrafi bir betimlemeden ziyade bir kültürü ve uygarlık düzeyini temsil etmektedir. Bundan ötürü Avustralya ve 2.Dünya Savaşı sonrası Japonya sık sık Batı olmakla itham edilirken Oryantalizm’in Batılıların Latin Amerika üzerine olan çarpık düşünceleri için kullanılmasının mümkünatı yoktur. Oksidentalizm, Batı’nın kendi içindeki eleştirel çevrelerden çıkmış iken Oryantalizm için aynı şey söz konusu değildir. Bu ikisi arasındaki kavram kargaşasına bir nebze olsun açıklık getirebildiysek eğer Batı düşmanlarının belli başlı karakteristiklerini anlatabiliriz.

Oksidentalistlerin başlıca özelliği Aydınlanma ve Modernizm karşıtı olmalarıdır. Modernizmin getirdiği sanayileşme ve ardından gelen kentleşme, yığınları kentlerin varoşlarına yığmış; köyünde, kasabasında huzur içinde yaşayan kitleler daha önce benzerine hiç rastlamadıkları sorunlarla yüzleşince bu kültüre yabancılaşmış ve yer yer ona düşman kesilmişlerdir. Gelgelelim, Modernizm karşıtlığı her ne kadar yapısal olarak varoşlarda kendine yer edinse de entelektüel olarak bizzat Modernizm’in göbeğinde filizlenmiştir. 19. yüzyılın sonlarında nihilist filozof Nietzsche‘yle doğmaya başlayan anti-modernist tavır 20. yüzyılda pek çok filozofun ve köktendincinin başlıca şiarı haline gelmiştir. Frankfurtçu eleştirel kuramcılar, başta Faşizm ve Nazizm olmak üzere pek çok aşırılığı kapitalist modernleşmenin içine girdiği buhranın kaçınılmaz sonucu olduğunu belirterek Modernite’nin getirilerini naif bir şekilde sorgulama içerisine girerken onların peşi sıra gelen postmodernist düşünürler ise Batı uygarlığını acımasızca eleştirdiler. Heidegger, Amerikanismus adını verdiği modern anlayışın yeminli bir düşmanıydı; çünkü ona göre bu anlayış Avrupa ruhunun özsuyunu soğurmaktaydı. Üçüncü Reich kavramının entelektüel babası Arthur Möller van den Brück Amerikanertum‘un(Amerikanlık) “coğrafya olarak değil manevi olarak anlanması gerektiği” düşüncesini ileri sürmüştü. Jacques Derrida, Modernite kavramının getirilerine öylesine eleştirel yaklaşıyordu ki dekonstrüksiyon (yapısöküm) kuramını geliştirdi. Herhangi bir metinde tek bir anlamın olmadığını ifade eden bu kavram; metinlerin yere ve zamana göre çeşitli şekillerde yorumlanabileceğini ifade eden hermönetikçi bir yaklaşımdı. Bu mantığa göre eğer bütün metinleri farklı şekillerde yorumlamak mümkünse, önemli olan okurun ona yüklediği anlam olur. Diğer bir deyişle, anlam güç ve arzuyla oluşur. Doğru yorum, akademik güç mücadelesini kazananın yorumudur. Derrida ve takipçilerine göre mantık bir baskı aletiydi. Görünüşte her mantıklı kararın altında Nietzschevari bir güç arzusu vardır. Derrida, Modernitenin ve Aydınlanmanın üstündeki örtüyü kaldırıp altındaki “logomerkezciliği” meydana çıkarmayı umuyordu. Derrida’nın akıl hocası Paul de Man, Modernizmin ve felsefesinin 1.Dünya Savaşı’ndan sonra çöktüğünü söylemiş ve 1920’lerde zirveye tırmanan anti-semitik söyleme methiyeler düzmüştür. 2.Dünya Savaşı sırasında bir Belçika gazetesi için Nazi muhabirliği yapan Man, Yahudilerin toplumdan soyutlanması gerektiğini ve hatta mümkünatı varsa tecrit edilmeleri gerektiğini dile getirmişti(Man, bu tecrit işlemi için Madagaskar adasının uygun olduğunu düşünüyordu). Tüm bu rezaletler maalesef ki Man’in ölümünden sonra bir doktora öğrencisi tarafından açığa çıkarılmış ama buna rağmen Derrida hocası Man’in ve Heidegger’in sonuna kadar arkasında olduğunun defaatle altını çizmişti. Bir diğer postyapısalcı felsefeci Michel Foucault, Aydınlanma ve Modernizm fikrinden öylesine tiksiniyordu ki tüm modern değerleri alt üst edeceği ümidi ile 1979’daki İran Devrimi’ni uzun bir süre desteklemiş hatta ilerleyen zamanlarda Devrim muhafızlarının kadınlara ve eşcinsel aktivistlere olan saldırıları yoğunlaşmasına rağmen İran Devrimi’ni ve Humeyni’yi övmüş bu nedenle pek çok feminist ve ortodoks marksistle sert tartışmalara girmiş ve kendisine sorulan soruların büyük bir kısmını cevapsız bırakmak zorunda kalmıştı. Devrimden önce Paris’te Humeyni ile bir görüşme gerçekleştiren Foucault, Humeyni’nin kendisini oldukça heyecanlandırdığını belirtmiş ve ertesi günlerde bir İtalyan gazetesine “İran ve İslam ruhsuz dünyanın ruhudur” başlıklı bir yazı yazmıştır. Tüketim Toplumu ve Simülakr kuramlarının müellifi olan ve Matrix gibi pek çok film için esin kaynağı olan fikirlerin babası Jean Baudrillard, 11 Eylül 2001’deki terörist saldırıların ardından Modernizm’in kulelerini ve dolayısıyla karizmasını yok ettiği için başta Usame Bin Ladin olmak üzere Müslüman teröristlere selam durmuştur. Faşizm’in ve Anarko-sendikalizmin entelektüel babası ve fikirleriyle Mussolini, Lenin, Gramsci gibi sosyalistlere ilham veren Georges Sorel’in düşün hayatının en karakteristik özelliklerinden biri de Modernite’ye, elitizme ve bilime düşman olmasıydı. Sorel’e göre Modernite’nin can suyu bilim, çoğu zaman bir reçete olmaktan ziyade egemenin borusu konumunda iken insan doğasının mükemmelliği ile kıyaslandığında bir hiçtir ve aynı zamanda bu safsataların(bilimin) gerçekle bir alakası yoktur. Benzer örnekler paragraflarca çoğaltılabilir ama her bir örnekte açıkça görülen şudur ki Modernite karşıtlarının neredeyse hepsi boğazlarına kadar Oksidentalizm batağına saplanmışlardır. Nietzschevari nihilizmin ve Heidegger tarzı varoluşçuluğun direkt ve tavizsiz bir formunu benimseyen postmodernistler için iyi-kötü, güzel-çirkin, uygar-ilkel gibi dikotomiler çocukça denebilecek kadar saçmaydı. Modernizmin bu yeminli düşmanlarına göre önemli olan istek ve seçimdi. Bu mantık, herkes kendi gerçeğini yapar ve kendi ahlakını belirler felsefesinin saldırı mirasının varisiydi. Böylece kendi fikrinde ısrar en yüksek değerdi. Seçimler ancak konvansiyonel ahlaktan çekinmeyen gerçek, güvenli seçimler olduklarında değer kazanırlardı. Bu bölümü bitirirken Modernizm karşıtı oksidentalistlerin en gözde filozoflarından olan Heidegger’in kişisel ricasını alıntılamak hiç de fena olmayacaktır:

Batının ruhani gücünün tükeneceği, can çekişir gibi görünen kültürünün çökeceği, bütün güçleri karmaşaya iteceği ve çıldırtacağı günleri bekliyorum.