Etiket arşivi: milliyetçilik

Bir Meta Anlati Olarak Kemalizm


Kemalistler bizim icin ne yapti?

YES, COME TO THINK OF IT, WHAT HAVE KEMALISTS EVER DONE FOR US?

Bugünlerde herkesin suçlamaya alışık olduğu Kemalizm 1930’lu yıllarda yabancı basında Türkiye’nin imajı için yazılmış birkaç eser dışında bahsi bile geçmeyen bir kavramdır. Kavramın ideolojik olarak popüler olması 1960 muhtırası sonrası kendini ilerici olarak tanımlayan gençlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlamasına rast gelir. Onun dışında birkaç uçuk kaçık istisnayı saymazsak eğer 1980’lerde post-modern kritiklere tabi tutulana kadar hakkında pek de eleştirel düşünce belirtilmemiştir. Kemalizm’in 1980’den sonra ise bir felaketler ideolojisi haline gelmesinin sebebi ise Türk entelektüel hayatındaki paradigma kayışlarında yatmaktadır. 1960’lara kadar Durkheim/Gökalp hülyalarıyla beslenen entelektüel klik, 1960’larda Marx 1970’lerde Weber ve son olarak 1980’lerde ise Foucault’nun tesiri altına girecektir. 1970-80 döneminde entelektüel kanatta zuhur eden bu paradigma kayması Postmodern Durum’a biat etmiş olduğu için o dönemden önceki tüm konseptleri büyük anlatı olduğu gerekçesiyle reddecektir ki Kemalizm kavramı da bundan nasibini alacaktır. Çok geriye gitmeye gerek yok. Daha 10 sene öncesine kadar birtakım köktendinci ya da aşırı solcu kaçıkları saymazsak Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetici elitten sokaktaki manava kadar herkes üzerindeki imajı bir founding father konumundadır. Iş bu kurucu baba durumu 1980’ler sonrası ülkenin yaşadığı çeşitli politik buhranları büyük anlatıların çöküşüne bağlayan ex-solcu yeni liberal postmodernist elitin Mustafa Kemal’e ait her şeyi Kemalizm titri altında birleştirmesine ve mevcut cumhuriyetin 50-60 yıllık birikimi sonucu oluşturduğu politik kurumların ve algının topa tutulmasına vesile olmuştur. 1980’ler sonrası entelektüel kliğe hakim olan postmodernist hava, mevcut cumhuriyetin geçmişte sahip olduğu birtakım negatif özellikleri özenle seçerek tüm bu olumsuzlukları Kemalizm adı ile bir meta-anlatı altında toplamıştır Bunun üstüne 1989’da Soğuk Savaş sonrası gelen çözülme ve rehavet ortamı Türkiye için pek de heyecanlı geçmeyecek ülke belki de Cumhuriyet tarihinin en kaotik 10 yılını geçirecekti. Bu kaos ortamında zaten ağır ağır dönüşüm geçiren Cumhuriyet de Kemalizm titri altında en ağır kritiklere tabi tutulacak ve hatta artık açık açık vadesinin dolduğu beyan ediliyor olacaktır. Burada bir parantez açmak istiyorum. Söz konusu Kemalizm eleştirilerinin spesifik olarak isabetli olduğu hususlar yok değildi ama buradaki problem yarım yüzyıllık bir geçmişi olan anayasal bir cumhuriyetin farklı dönemlerde farklı güçler tarafından yön verilmiş süreçlerini tek bir konsept ile izah edilmesinin hatalı olması idi. Daha sade olmak gerekirse 1923’ten günümüze kadar olan dönemde tüm yönetimsel ve hiyerarşik birimleri tek bir entite altında birleştirmenin kavramsal olarak hatalı olduğunu belirtmek istiyorum. 2000’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti çeşitli iktidar odaklarının güç savaşlarına tanık olmuş, zamana göre yönetim stili ve politika anlayışı da değişmiş ve revize olmuştur. Bu nedenle demem odur ki hem 1933’teki Korporatist-Solidarist politik anlayışı hem 1980’lerdeki ordu sponsorluğundaki arz yanlı politikaları tek bir başlık altında toplayıp kritiğini yapmak imkansız olduğu kadar bilahare bunu yapmaya çalışmak da saçmalıktır. Kaldı ki 1924’teki Kemal ile 1935’teki Atatürk arasında bile politik ve ahlaki olarak dağlar kadar fark vardır. Birbirinden farklı dinamikleri olan politik süreçleri bulundukları tarihi hazneden süzüp 1968 sonrası icat edilmiş postmodern edebi yöntemlerle eleştirmek pek de akıl alır cinsten olmasa gerek. İroniye bakınız ki postmodern dervişlerin diline doladıkları ‘Everything is a social construct’ geyiği esasında kendi kavramsallaştırmaları için geçerlidir. Kah Kemalizm kah 2004 sonrası popüler olmuş Ulusalcı kavramı postmodern değerlere biat etmiş kültürel liberaller tarafından üretilmiştir, daha doğrusu onların deyimiyle birer sosyal inşa ürünü basit kavramsallaştırmalardan öte bir şey değildirler. Bunun ötesinde CHP’nin altı ilkesi dışında Kemalizm diye tabir edebileceğimiz sistemli bir politik ajandaya sahip olan bir ideoloji ya da doktrin yoktur. Bu kavram 1968 havadislerinin yukarıda belirtilen iklimi yeşertmesi sonucu günah keçisi olmuş manasız bir yaftadan öte bir şey değildir. Peki Kemalizm ne oldu da bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde günah keçisi oldu diye sorarsanız birkaç nedeni var. 1) Değişen Entelektüel Paradigmalar: 1968 olayları aktivist sol için mühim olduğu kadar entelektüel sol için de bir kırılma noktasıydı. Bu tarihten sonra mevcut yapılar kökten bir şekilde sorgulanmaya başlanacak hatta yer yer Modernite adı verilen bir başka meta-anlatının reddiyesine kadar varan ateşli ve bir o kadar da fanatizan fikirler ana akim haline gelecekti. Foucault, Lyotard, Baudrillard, Derrida, Said, Kristeva, İrigaray gibi pseudo-entelektüellerin Aydınlanma Projesi’nden Modernite’ye kadar hemen hemen her şeyi yapisokume uğratma çabası akademik çevrelerde şok etkisi yaratmış ve modern dünyanın postmodern şeyhleri bu karambol ortamında Humanities disiplinlerinde akıl almaz tahribatlara yol açmışlardı. Zamanın postmodern şeyhleri içinden çıktıkları batı medeniyetinin birer ferdi olmayı reddedip onu bir Antichrist’a dönüştürmekle yetinmiyor aynı zamanda çeşitli olaylar ve olgular karşısında ciddi çelişkiler barındıran tutumlar sergiliyordu. İktidar üzerine düzdüğü tenkitleriyle ünlü Foucault bir yanda Marksist olarak başladığı entelektüel hayatını liberteryen piyasa taraftarı Hayek ve Mises’in fikirlerini kucaklayarak sürdürürken es zamanlı olarak İran Devrimi’nin ruhani önderi Humeyni’ye ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ diyordu. Keza Derrida’nin Nazilerle olan flörtüne ya da Baudrillard’in El-Kaide teröristlerine Le Monde’dan yolladığı selamına değinmeye gerek bile yok. Buradaki problem gayet sarih bir şekilde görünmektedir. Bunun Türkiye’deki yansıması olarak ise Birikim Dergisi etrafında şekillenen farklı eğilimlere sahip yeni solcu/kültürel Marksist’in Cumhuriyet karşısında takındığı gülünç tavır örnek gösterilebilir. Bu zatlara göre Cumhuriyet başarısız olmuş bir Aydınlanma Projesidir ve sahip olduğu iddia ettiği tepeden inmeci elitist üstünlüğü de Kemalizm adı altında ezilen halka dayatarak kendini yeniden üretmektedir. Kemalizm’e yönelik postmodern kritikleri kullanarak prim yapan zatların başında Murat Belge, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve Ahmet İnsel gibi Birikim Dergisi etrafında kümelenmiş kliği saymak pek de hatalı olmayacaktır. Bu zatların hepsinin de ortak özellikleri mahir olduklarını iddia ettikleri mesleklerinde vasat bir fikir işçisi konumunda olabilecek iken Kemalizm Antichrist’ini şahlandırmaları sayesinde hatırı sayılır bir entelektüel şöhret elde etmiş olmalarıdır. Katliam kıvamındaki çevirileri ve Kültürel Marksizm’den esinlenmiş edebi kritisizmi ile Murat Belge, üçüncü dünyacı tezlerle kafası bulanmış Baskın Oran, Özal ve Erdoğan gibi despotik eğilimler taşıyan liderlere sempatiyle yaklaşan gasteci parçası Cengiz Çandar ve Marksizm dinine biat etmiş bir kesin inançlı olarak Ahmet İnsel entelektüel kamuoyunda bir müddet sonra mainstream haline gelecek Anti Kemalizm korosunun popüler medyadaki başlıca figürleri olacaktı. Bu eleştirmenlerin hepsinin farklı bir çıkış noktası ve meşguliyeti vardı ama Kemalizm adlı Antichrist inşa edilirken el birliğiyle çalışmışlar ve bu uğurda kah köktendinci teröristler ile kah insan azmanı Marksist terör örgütleri ile entelektüel işbirliği yapmaktan çekince duymamışlardır. 
2) Değişen Ekonomik Dengeler: 1970’ler ile birlikte dünya yeni ekonomik krizler tecrübe ediyor ve bunun sonucunda 40 yıldır egemen olan Keynezyen paradigma mevziiye çekilirken Hayek/Friedman ekolünün on plana çıkardığı ve karşıtları tarafından neoliberalizm şeklinde tasnif edilen ekonomik görüş siyasi karar alıcılar tarafından hızla benimseniyordu. Bunun sonucunda 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte Türkiye de bu yeni sisteme adım atacak ve küçük istisnalar dışında 1930 yılından beri aynı şekilde çalışmakta olan iktisadi mekanizmasını reforma tabi tutacaktı. Düğümün çözülmeye başladığı yer de 1980’lerin sonunda başlıyordu zaten. Yeni kurulan cumhuriyetin yerli sermaye yoksunluğu ve beşeri sermayenin elverişsiz olması sebebiyle batı tarzı market-friendly bir kapitalizmle kalkınması imkânsızdı. Bu nedenle devlet güdümünde ve önceliğinde özel sektörle işbirliği ve dayanışma içerisinde olan Korporatist bir kalkınma stratejisinin benimsenmesi karar kılınmıştı. 1929 Krizi ve 2. Dünya Savaşı da genç cumhuriyetin bu iktisadi politikasını doğrular nitelikte ampirik vakalar olarak vuku bulmuştu zaten. 1945 sonrası liberal demokrasiye geçen genç Cumhuriyet bu atılımla birlikte on yıldır gündemde yer alan Toprak Reformu’nu askıya alıyor ve daha serbesti yanlısı bir yönetime geçiyordu. Bununla birlikte dünyada Bretton Woods adında yeni bir iktisadi sistem kuruluyor ve bu sistem doğrultusunda finansal ve ekonomik istikrar başlıca hedef olarak gözetiliyordu. Strateji ise bugünlerde İthal-İkameci kalkınma olarak bildiğimiz İmport-Substitution modeli olarak belirleniyordu. Demokrat Parti 1950-54 arasında piyasa odaklı bir kalkınma stratejisi izlemiş olsa da iktidarının geri kalan yıllarında ithal-ikame stratejisini benimseyecek ve bu kalkınma modeli 1980 yılında alınan kararlara kadar geçerli olacaktı. 1980 sonrası gelen ekonomik liberalleşme, küreselleşme ve yerelleşme dalgası teknokrat ekonomistler tarafından ayakta alkışlanacak ve hatta bazı akademisyenler 1980 öncesi Cumhuriyet ekonomisini Nehru/Nasser çizgisinde üçüncü dünyacı, otarşik ve arkaik bir model olarak tasvir edeceklerdi. Liberalizasyon dalgası sadece ekonomiye değil politik ve kültürel hayata da tesir edecek ve ekonomik hayatta gerçekleşen polarizasyon ve atomizasyonun politik ve kültürel yansıması olduğu gerektiği yanılsaması vuku bulacaktı. Bunu Anti Kemalizm muhiplerinin Marx’in ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler tezine ya da Gramscian hegemonya konseptine bağlamak oldukça mümkün. Ekonomik altyapının üstyapıyı belirleyeceği tezinin doğruluğu tartışma konumuz değil ama Anti Kemalist cephenin ekseriya kültürel marksizmle hemhal olmuş kişilerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak pek de önemsiz bir nüans olmadığını belirtmek elzem. 3) Entelektüel Tutuculuk/Düşünsel Tembellik: Mevcut sistemdeki arızaları sistemin tüm geçmişine mal etmeye çalışan kültürel elit sistemi muhakeme edecek bilgiden yoksun olmasına rağmen postmodern diskurdan edindiği yöntemler ile kendine olmayan bir sistem(ya da canavar demek daha doğru olur sanırım) icat eder ve bunu olabildiğince yüzeysel bir şekilde kah çarpıtarak kah yanıltarak genelleştirmeye çabalar. Sadeleştirmek gerekirse sözüm ona entelektüel olan kişi mevcut arızaları aslında var olmayan bir X konseptine bağlayarak kendine her türlü problemde suçlayacak bir canavar yaratmış olur. Örneklerini saymakla bitiremem. Marksistlerin birbirinden farklı dinamikleri olan ve her ülkede/bölgede farklı şekillerde serpilen ekonomik sistemleri Kapitalizm konsepti altında birleştirmeleri ya da üçüncü dalgacı radikal feministlerin gündelik hayat ya da politik mevzularla alakalı hemen hemen her şeyi Patriyarka canavarına bağlamaları akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Böylelikle süreç entelektüel gelişimini asla tamamlayamamış, kantitatif düşünme stilini asla edinmemiş ve kelimelerle kafayı bozmuş sözüm ona edebi/kültürel eleştirmen vasfındaki birtakım pseudo-entelektüelin bu zayıflıklarını Kemalizm adı altında bir canavar ideolojisi yaratmasıyla sonuçlanmıştır 4) Yüzeysellik/İndirgemecilik: Bu da üçüncü maddeyle ilintili olsa da başka nüveler barındıran apayrı bir problem. Sözüm ona Kemalizm kavramsallaştırmasına a priori olarak biat etmiş akademik elit bu kavramsallaştırmayı ya oldukça indirgemeci bir şekilde yapmakta ya da olayları&olguları tarihsel cenderesinden çıkartıp 1968 sonrası icat edilmiş abuk kavramlarla etüt etmeye çalışmaktadır. Bunu 19. yüzyılın başından beri asayiş açısından sıkıntılı bir problem olagelmiş şark meselesinden aldıkları spesifik örneklerden ya da erken Cumhuriyet döneminde bugünün şartlarıyla oldukça komik geçen mizansenler aracılığıyla kavramsallaştırmalarını süslemelerinden anlayabiliriz. Ek olarak, birbirinden farklı gelişim orijinleri ve aşamaları olan modernleşme ve batılılaşma projesinin tek bir merkezden yönetilen şeytani bir sistem olarak görüyorsanız ya entelektüel açıdan düpedüz cahilsiniz ya da konseptleri kendi keyfince çarpıtan postmodern bir şarlatansınız (ya da Socialist Calculation Problem ve Use of Knowledge in Society dediğimiz konseptlerden zerre haberiniz yok). Eğer Kuzey Kore gibi Fanus vaziyetinde bir ülkede yasamıyorsanız tüm toplumsal dinamikleri tek bir merkezden tek bir amaç uğruna kontrol ve seferber etmeniz matematiksel olarak imkansızdır. Bu nedenlerledir ki Kemalizm Antichrist bir ideoloji olarak son 40 yılda entelektüel kamuoyunda ve sonrasında kitlesel medyada kendine oldukça sık yer bulan bir kavram haline gelmiştir. Ne yazık ki tüm araştırmalarıma rağmen Kemalizm adlı şeytani bir sistemin olduğunu iddia eden eleştirmenlerin bu konuda çeşitli edebi kelime oyunları, tarihi bağlamından koparılmış pejoratif örnekler ve soyut kavramsallaştırmalar dışında elle tutulur, ansiklopedik veriye dayalı bir şekilde incelediğini görmek bana nasip olmadı. Aksine bu entelektüellerin Kemalizm kavramını tüm kötülüklerin toplandığı bir meta-anlatı seklinde ele aldığı görülmektedir. Son 20 yılda Kemalizm’e eleştirel olarak yazılmış 3 akademik(pek de akademik değil esasında) çalışmaya değinmeden bu yazıyı bitirmenin yanlış olacağı niyetindeyim. Fikret Başkaya, Sevan Nişanyan ve Atilla Yayla son 20 yılda akademik olarak Kemalizm’i eleştiriye tabi tutan başlıca düşünürlerin başında geliyorlar. Başkaya malum kitabında 1968 sonrası oluşan etnik ve dini kimlik siyasetinin tesiriyle Kemalizm’i tekçi ve Bonapartist olmakla eleştiriyorken Nişanyan 1989 sonrasının getirdiği özgür ve liberal dünya perspektifi ile Kemalizm’i bir diktatörlük ideolojisi olarak betimliyor. Bu iki yazardan daha geç olarak Atilla Yayla ise muhafazakar-mukaddesatçı bir klikten geldiği için bu hususta 2000’lere kadar pek konuşmamayı tercih etse de bir aşamadan sonra Kemalizm konseptini liberal ve çoğulcu bir perspektiften eleştiren başlıca eleştirmenlerden biri olmuş ve bu sayede hatırı sayılır bir reputasyon da elde etmiştir. Bahsi geçen üç yazarın entelektüel eğilimlerini ayrı ayrı analiz etmekle yazıyı gereksiz yere uzatmış olurum ama sadece şunu söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Sözüm ona ‘bu’ akademisyenler Kemalizm üzerine yaptıkları çalışmalarda pek de titiz davranmamış ve Cumhuriyet projesini incelerken birtakım spesifik örnekleri pik ederek tarihsel realiteleri alenen çarpıtma girişimlerine mükerrer kereler başvurmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen üç kişinin de hem Kemalizm konseptine sundukları katkılar hem de diğer çalışmaları akademik açıdan şaibe doludur ve pek çoğu pervasızca intihal ürünü tezlerdir. Meselenin Türk tarafında yer alan ya da Enternasyonal boyutunu temsil eden postmodernist entelektüel kanadın Cumhuriyet tarihi üzerine titiz çalışmalar yapan Bernard Lewis, Andrew Mango, İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve Zafer Toprak gibi akademisyenlerle akademik kalite açısından boy ölçüşebilme şansı yoktur. Postmodern ve çoğulcu bir vizyon ile tek parti yönetimini ve sonrasını Kemalist tahakküme indirgeyen fikri tembellik mustaribi bu sözde-entelektüeller Lewis ya da Toprak gibi kendi alanlarının önde gelen akademisyenleriyle canlı yayına çıkıp bu kavramı tartışma kapasitesinden yoksundurlar çünkü her türlü kötülüğün müsebbibi olarak gördükleri Kemalist tahakküm kantitatif ya da ampirik herhangi bir bulgudan yola çıkarak değil, kavramlarla ve kelimelerle kafayı feci halde bozmuş birtakım kültürel/edebi çalışmalar muhibi akademisyenlerin takıntılarının mükerrer kereler dile getirilmeleri sonucu inşa edilmiştir. Evet, Kemalizm diye bir şey yoktur. Elbette dönemin kayıtlarında ve daha sonraları da bu kavram ara sıra tedavüle sokulacak ama asla 1968 sonrası değişen dünya paradigmaları sonucu ifade edildiği gibi şeytani bir düzen olarak tasvir edilmeyecekti. Kemalizm en fazla CHF’nin sahip olduğu altı ok ile kavramsal bir zemine oturtulup genelleştirilebilirdi ki, bu altı okun bile zamana ve mekana göre farklı yorumlara maruz kaldığını biliyoruz. Kemalizm 1968 sonrası kendisine yapisokume uğratılacak meta-anlatı arayan Kültürel Marksistler, mevcut anayasal ve laik rejime ilk başından beri düşmanlık besleyen İslamistler ve küreselleşmenin getirdiği ütopyacı fikirlerle müsemma olup hayali düzenlerle efsunlanmış Liberaller tarafından bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi ve o dönemden bugüne isminin önüne muhalif titrini yapıştıran her er kişi tarafından bol bol kullanıldı. Cumhuriyet tarihini hakikaten hakkaniyetle inceleyen akademisyenler geçmiş 80 yıla Kemalizm gibi cazibeli ve pejoratif bir sticker bulamadıkları için sesleri sürekli olarak cılız kaldı ya da görüşleri asla bütünsel bir şekilde ele alınmadı. bunun yerine ne dediğinden ziyade Kemalizm etiketini parola olarak kullanan sözüm ona muhalif düşünürler çalışmalarının yetkinliği sorgulanmadan el üstünde tutulur oldular ve akademik/medyatik şöhretin kapılarını aralarken; mevcut rejimle hesaplaşma güdüsüne sahip iktidar partisinden de sürekli ikbal beklentisi içerisinde bulundular. İşte  bu yüzdendir ki Kemalizm diye şeytani bir konseptin olmadığını düşünüyor ve ironiktir ki bunun 1968 sonrası hatalı varsayımlarla dünyayı anlamaya çalışan pseudo-akademisyenlerin entelektüel bir mühendislik ürünü olduğu sonucuna kani oluyorum.  

Reklamlar

Liberal Demokrat Generator


Pek sağlam bir kaleme ve teorik altyapıya sahip değil misiniz? İnsanlar tarafından kaale alınmamak sizin de canınızı sıkıyor mu? Her gün ortalama 100 bin kişi tarafından okunmak ama aynı zamanda hakikatlerin savunucusu olmak mı istiyorsunuz? Son kullanma tarihi geçmiş ve artık kimse tarafından kullanılmayan ithamlarla kendi mizahsız çevrenizde “ehehe bize sorosçu diyorlar ehehe” şeklinde türlü türlü şaklabanlıklara girişmekten muazzam bir zevk mi alıyorsunuz? Az önce sayılanlardan biri ya da daha fazlası sizi de kapsıyorsa evet bir liberal demokrat olmaya çok yaklaştınız demektir. Eksik parçaları tamamlamak ve kusursuz bir liberal demokrat olmak isteyenlere özel Sir Pavlov Krugman, bir kez daha halkı için deniyor!

Öncelikle tam olarak ne yapmanız gereken hususların kafanızda bir taslak şeklinde oturması için örnek bir yazı paylaşayım. Şimdi gelelim kaleminizin olmazsa olmaz denebilecek özelliklerine:

  • Öncelikle asla ve kat’a bir kemalist, ulusalcı, milliyetçi, kürtçü, komünist olmadığınızı kanıtlamak için AKP iktidarının geçtiğimiz 10 yıl içerisinde gerçekleştirdiği olumlu icraatlara yazınızın ilk üç paragrafını ayırın. Buradaki kilit kavram ‘askeri vesayet‘. Mümkünse bir paragrafı komple buna ayırın, diğerlerinde de Ergenekon’u ve Kürt Meselesi’ni işlerseniz elinizdeki kartları avantajlı kullanmış olursunuz.
  • Hatırı sayılır bir AKP güzellemesinden sonra bir müddet ana akım liberal kavramların önemini uzun uzun izah edin. Demokrasi, çoğulculuk, katılımcılık, kalkınmacılık, serbestiyet gibi kavramları keyword olacak şekilde sıkıştığınız yerde kullanmaktan çekinmeyin.
  • Yer yer karşıtlarınızı militarist, ergenekoncu, beyaz türk, laikçi, kent burjuvazisi olmakla suçlayın. Unutmayın yukarıdaki kavramlar Godwin Yasası’ndan bile tesirlidir. Bunlardan üçüyle itham edilen muhatabınızın nakavt olduğunun farkında olun ve bir daha  el gün içine çıkamayacağının verdiği muzaffer edayla klavyenizin tuşlarına hunharca basmaya devam edin.
  • Sık sık hükümeti açıkça aklamayan ama asli niyetinin bambaşka olduğunu ve devrimsel reformların gerçekleştirilmesi için bazı milliyetçi ve dini hassasiyetleri okşadığından dem vurun. Unutmayın, hükümet aslında Kopenhag kriterlerini yürürlüğe koyabilmek için can atıyor ama önce sandıkta halkın aklı ve gönlü kazanılmalı. Birazcık sabır!
  • Sık sık ülkede kaliteli bir muhalefet olmadığından dem vurun. Ülkede %15 civarında oy potansiyeline sahip Ülkücü/Milliyetçi güruhu aşırılaşmış ırkçılar olarak önemsemeyin. Keza ülkedeki yurttaşların 1/4’ünü bünyesinde barındıran ana muhalefet partisinin halka inemediği yönünde absürd iddialarda bulunun.
  • Muntazaman reductio ad absurdum‘a başvurun. Herhangi bir durum değerlendirmesi yaparken olayı saçma sebeplere bağlamanız kaleminizi kuvvetlendirecektir. AKP’nin başarısının ardında demilitarizasyon, sivil anayasa, yurttaşlık haklarının sağlamlaştırılması, demokratikleşme gibi sebeplerin yattığını söylemeniz hiç sırıtmayacaktır.
  • Aynı şekilde ilk başta ana muhalefet partisi olmak üzere diğer partilerin niçin iktidar olamayacağını açıklarken de komik olmaktan kaçınmayın. “CHP zihniyeti, Yozgat’taki zoofili vatandaşı anlamaktan uzak olduğu için iktidar olamıyor işte!!!1” şeklinde atarlanmalarınız muhafazakar takipçilerinizin hoşuna kaçacaktır.
  • Diğer partilerdeki eksiklikleri dile getirme konusunda oldukça dobrayken, AKP söz konusu olduğunda alttan alan, mütevazi bir tutum takının. Mümkünse AKP değil de Ak Parti şeklinde yazın, bu nüans kesinlikle gözden kaçmayacaktır.
  • Hükümet kanadından gelen her türlü fecaat karşısında ‘umutlu’ tavrınızı sürdürün. Unutmayın, “umut” bir liberalin eli ayağıdır. RTE, yarın diktatörlük kurmaya and içse dahi, geçmişteki olumlu gelişmelerden dem vurarak hala onu ehlileştirmek için munis bir tavır takının.

Şimdilik bu kadar, ilerde aklıma gelirse ekleme yapabilirim. Haydi hayırlı liberallemeler.

Elmayla armut birbirine karışırken..


Birgül Ayman Güler ismini malum olay olmadan önce ilk kez geçen sene duymuştum daha doğrusu görmüştüm. Yordam Kitap’tan çıkan Siyaset Bilimi derlemesinin “Yeni Sağ”la ilgili kısmında okuma önerisi olarak Güler’in “Yeni Sağ ve Devletin Değişimi: Yapısal Uyarlama Politikaları” adlı eseri önerilmekteydi. Konuyla ilgili olmam hasebiyle acaba bu kadın kimin nesi neyin fesiymiş diyerek Google’da aradığımda her ne kadar eserin kendisine ulaşamasam da Yeni Sağ’la ilgili yazılmış hemen hemen her eleştirel yapıta referans olduğunu gördüm. Sonrasında da merakım sönümlenince Güler’in “takoz sol”un bir başka çılgın akademisyeni olduğunu düşünerek kendi içimde Güler defterini kapattım.

Ocak ayının sonlarına doğru malum “Türk ulusu-Kürt milliyeti” olayı olduğunda ise bu tip olayların hemen hemen her gün çevremizde gerçekleşmesi hasebiyle “hımm sanırım gene birisi halkın sesi olmuş” şeklinde düşünerek meseleyi fazla önemsemedim. Sonrasında ise kendilerine ağızda sakız edilecek konu arayan alternatif medya ve artık kafa ağrıtan ezberleriyle ahkam kesme meraklısı sol liberallerin meseleyi uzatması üzerine acaba ne olmuş da bu kadar üzerine gidilmiş diyerek haber sitelerinde fink attığımda bu abartının sebebini anlamam geç olmadı. Malum sözleri eden kişi bir CHP’liydi. Ben olayı ilk duyduğumda böyle bir sözü herhangi bir partinin temsilcisinin edebileceğinden şüphem olmadığı için sözlerin sahibinin partisini pek önemsememiştim (kaldı ki eğer gerçekten art niyet aranacak bir söz varsa bunlardan birini de o sıralar Sırrı Sakık etmişti) ama gelin görün ki yurdum sol liberalleri bu nüansı kaçırmamış olsa gerek ki en uçuk fikirlerini dahi meşrulaştırmak için toplum/halk’ı kullanan bu insanlar bir meşrulaştırma aracı olarak gördükleri halkın ezici bir çoğunluğunun düşüncesini biraz öfkeli bir şekilde dile getirmiş bir parlamentere edilmedik laf bırakmıyordu. Gelgelelim beni asıl şaşırtan o sözleri eden kişinin aylar öncesinden  rastladığım ve enternasyonalist sol yayınevlerinden kitapları çıkmış, referanslara yer verilmiş bir sosyalist olmasıydı. Olayların sonrasında Güler’in Meclis’teki basın toplantısını izlediğimde kendisinin her gün sağda solda duyduğumuz türden ırkçı sözler etmek bir yana sosyal bilimlerde ciddi bir yer kaplayan ve Anayasa tartışmalarında da  en hararetli tartışmalara sahne olan “yurttaşlık kuramı”nın altını çizdiğini görünce meselenin kapanacağını düşünmüştüm ama o da ne ezberci sol liberallerimiz ve itaatkar muhafazakarlarımız Güler’i özür dilemediği için yerden yere vuruyorlar ve üstüne üstlük “işte cehape zihniyeti budur” demenin verdiği rahatlıkla meseleyi hiç olmadık şeylerle ilişkilendiriyorlardı. Beni asıl endişelendiren ve kızdıran ise Güler’i her fırsatta horlama merakı güden pseudo-entelektüellerin ulus ve milliyet arasındaki sosyolojik ayrım hususunda tek kelime etmemeleri oldu. Aslında bu yazıyı bu olay ilk patladığı sırada yazacaktım ama bir türlü fırsat bulamadığım için öylecene kaldı ta ki Umut Özkırımlı’nın Güler hakkındaki şu yazısını okuyana kadar.

Uluslaşma ve milliyetçilik gibi konularda güzel çalışmalara imza atmış ve Smith, Hutchinson gibi milliyetçilik üzerine devasa kitaplar yazmış otörlerin övgüsünü almış olması hasebiyle Özkırımlı’ya yönelik geliştirdiğim hayranlık; yukarıdaki yazısından sonra kayboldu. Üstüne üstlük ulus ve milliyetçilik üzerine en azından bir sosyal bilimciye yaraşır şekilde konuşmasını beklediğim biri olan Özkırımlı’nın sol liberal heveslere kendini kaptırarak “işte cehape zihniyeti budur”cular kervanına katılması üzerine onun ve nicesinin bahsetme gereği bile duymadığı birtakım noktaları dillendirme gereği duydum. Söz konusu meselenin özünden ve bağlamından koparılarak tamamen bir sidik yarışı ve birbirini faşist ilan etme yarışına dönmesine kepçeyle desteklerini sunan Özkırımlı gibiler de umarım bu satırları okuyup utanır. Az sonra yapacağım ve Güler’in de aslında altını çizdiği ırk, milliyet-etnisite, millet ve ulus ayrımlarının pek çoğunda Özkırımlı’nın kitaplarından faydalandığımı belirteyim. Kendi yazdığı kitaba dahi hakim olamamasının utancı ona yeter de artar diye düşünüyorum.

Her ne kadar Türkçe’de hepsi birbiri için kullanılsa da ulus, milliyet, ırk ve millet akademik anlamda farklı anlamları ihtiva etmektedirler. Zaten Güler’in malum meclis demecinde biraz öfkeli bir şekilde dile getirdiği “Türk ulusu-Kürt milliyeti” ayrımı da Güler’in ırkçı, kafatasçı ve faşist bir zihniyete sahip olmasından ziyade bu kavramlar arasında bulunan nüanslara dikkat çekmekti. Neyse daha fazla uzatmadan bunların aralarındaki farklılıklara geçelim.

Irk, gruplar arasındaki anatomik, kültürel, etnik, genetik, coğrafi, tarihi, dilsel, dini veya sosyal farklılıklara göre insan türünün sınıflandırılmasıdır. Kavram 17. yüzyıldan itibaren bazı ulusların fiziksel özellikleriyle ilişkilendirilerek kullanılırken 20. yüzyıldan itibaren taksonomik bir anlam kazanarak insan topluluklarının fenotiplere göre genetik olarak farklılığını belirtmek için kullanılagelmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilhassa 1960’larda insan hakları oluşumlarının ve anti-kolonyal hareketlerin yükselişe geçmesiyle paralel olarak ırk kavramı sosyal bir yapı anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Venter ve Collins’in yaptığı araştırmalara göre insan genomunun haritalandırılmasıyla ulaştıkları sonuç insan cinsinin %99’unda sadece %1 ila %3 arasında farklılık olduğunu tespit etmişler ve böylelikle ırkın sosyal bir kavram olduğunu belirtmişlerdir. Irk kavramı sosyal bilimler içerisinde hala bir nebze de olsa müphemliğini korurken antropologlar ve evrimci bilim adamları tarafından sosyal ögelerden ziyade genetik farklılıklara göre gruplanmış topluluklar olarak ele alınmaktadır.

Etnisite, ortak bir kültüre ve milliyete/uyruğa dayanan topluluğun sosyal olarak kategorize edilmesinden ibarettir. Hepsi bir arada olmamak koşuluyla etnisite ortak soyu, dış görünümü, mutfağı, giyim-kuşam geleneğini, tarihi, dili, şiveyi, dini, sembolleri, geleneği ve pek çok kültürel faktörü kapsar. Etnik kimlik, ortak bağlılıkları pekiştirerek diğer gruplarla aradaki farkı belirginleştirmenin bir aracısı olmuştur. Sıklıkla karıştırılmasına ve birbirlerinin yerine kullanılmasına rağmen etnisite ve ırk aynı şeyler değildir buna mukabil aralarında net bir sınır da yoktur. Berkeley Üniversitesi’nden Raman Grosfoguel’e göreyse “ırklaştırılmış etnisiteler” ve “etnisiteleştirilmiş ırklar” bulunmaktadır.

Ulus, fiziksel olarak sınırlanmış ortak bir bölgede yaşayan, bir devlete yurttaşlık bağıyla aidiyet duyan çok etnili topluluğa verilen addır. Ulus tabiri etnisite gibi ortak kültüre ve tarihe referans verir ama aynı zamanda kendiliğinden oluşmuş bir şeyden ziyade kurumlar tarafından desteklenerek yaratılmıştır. Ulus yaratılmış, seküler bir kavramdır, ulusu oluşturan bireylerin dini inançları ya da yaşam biçimleri, o ulusta oluşlarına bir halel getirmez. Örneğin, ulus “içindeki” bir birey, ateist ya da dinsiz olabilir, dinini değiştirebilir daha önce o ulus içinde bulunan hiç kimsenin benimsemediği bir dini benimseyebilir yeni bir inanç yaratabilir ancak hala o ulusun bir parçasıdır.

Millet ise çoğu yerde ulus, etnisite veya yer yer ırk anlamında kullanılsa dahi özünde topluluklar arasındaki yaptığı ayrım dini bir karaktere sahiptir. Çok etnili bir millet mümkündür ama çok mezhepli veya dinli bir milletten söz etmek imkansızdır. Millet kelimesinin dini muhteviyatıyla ilgili en güzel kullanım Osmanlı Devletinde farklı dinsel grupları tanımlarken kullanılmasıdır (Rum milleti, Ermeni milleti, Yahudi milleti vs.).

Mesele üzerindeki kavram kargaşasına bir nebze açıklık getirebildiysek eğer tekrar Güler olayına dönebiliriz. Ulus ve milliyet ayrımından dahi bihaber olan kişilerin Güler’in anayasal vatandaşlık bağlamında yaptığı ayrımı anlayabilmelerini beklemiyorum. Benzeri konular üzerine yaşanan herhangi bir ikilemde veya aykırılıkta başını sol liberallerin çektiği bu sözde-entelektüel kitle “faşist”,”ırkçı”,”kafatasçı” gibi hakaretleriyle fikirsel mastürbasyonunu fırsat buldukça yapmaktadır.

Sol’un kendi içerisindeki tartışmalardan mümkün mertebe uzak kalmaya çalışırım ama gene de meseleyle alakalı olduğu için birkaç cümle de olsa sarf etmek gerekiyor. Türkiye Solu 1980 sonrası kendisine kitle desteği bulamadığı için ulusallığı ön planda tutan ve halihazırda ciddi bir oy potansiyeline sahip olan PKK’ya endeksli Kürt sosyalistlerine angaje oldu -kaldı ki Kürt sosyalistleri de seçim barajı sebebiyle 1980’lerin sonunda Türk sosyal demokratlarıyla işbirliğine gitmiş ve söylemlerindeki aşırılığı kırpmaya çalışmışlardı. Türk Solu’nun Kürt hareketine olan bu eklemlenmesi onlara enternasyonel bir nitelik kazandırırken söylemlerinde de sık sık bunu vurgulamaya dikkat ettiler. Buna mukabil kürt hareketine yamanan sosyalistlerdeki enternasyonalizm vurgusu yerini pek çok kez ulusallığa, yerelliğe, milliyetçiliğe referans veren sola küstahça burun kıvırmaya bıraktı ama enternasyonalist solcuların atladığı çok mühim bir nokta vardı ki dünyada halihazırdaki sosyalist hareketlerin ve ülkelerin ezici bir çoğunluğu ulusallığı, yurtseverliği veya milliyetçiliği kendilerine rehber edinmekteydi. Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybedince ardından yas tutulan Chavez’in Bolivarcı sosyalizmi, Che ve Castro’nun Küba’daki sosyalizmi, Arap sosyalizmi, Juche rejimi, Sovyet ve Çin tecrübeleri göstermiştir ki her ne kadar entelektüel sosyalistler ısrarla aksini vurgulasa da Sosyalizm’in ulusallıkla çok güçlü bir bağı vardır. Kaldı ki şu anda ulusallığı ve yurtseverliği yerden yere vuran sol liberallerin çoğu 1980 öncesi Kemalizm’i rehber edinen devrimci hareketlerin üyesiydiler. Bugün arkasından ağıtlar yakılan Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi 80 öncesi solcularının hepsi sosyalizmin ulusallıkla olan bağının defaatle altını çizmişlerdi. Bu nedenle Sol’un ekonomik temelli olmayan ayrılıklarının ciddiyetten yoksun olduğunu ve kakofonik durumlar yaratmaktan öteye geçemediğini düşünüyorum. Mücadele vurgusunu sınıf savaşından ziyade ezilenlere kaydıran Yeni Sol’un “ulusallık”la flört eden Sol’a çemkirmesinin ise küstahlık olduğunu düşünüyorum.

Faşizm, konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir kaidesinden hareketle olsa böyle açıklamalardan nefret ederim ama Birgül Ayman Güler’e herhangi bir sempati beslemiyorum. Buradaki amacım Güler’in sol liberal ezberlerle veya muhafazakar küstahlıklarla “faşist” ilan edilmesinin haksız bir itham olduğunu aksine Güler’in onu faşist veya ırkçı ilan eden sosyalistlerden pek de farkı olmadığını anlatmaya çalışmaktı. Birgül Ayman Güler, her ne kadar anayasal yurttaşlık kavramı gibi birtakım hususlarda enternasyonalist solcularla pek anlaşamasa da özünde sosyalist biri zaten kendisi de kendini sosyalist olarak takdim ediyor. Pek basit sayılmasa da alakasız bir yurttaşlık olayı olmadan önce kendisinin pek çok mecmuada solcu olduğu vurgulanırken ulusallıkla pek de bağı olmayan imge ve yordam yayınevleri tarafından da kitapları basılmaktaydı. Kürt hareketine angaje olmuş Sol, ezberci tanımlarla yakışıksız bir şekilde kendisine saldırsa da Güler daha önceki çalışmaları ve kendini tanımlama şekliyle bir sosyalisttir, faşist veya ırkçı değil.

Birgül Ayman Güler hakkındaki kişisel kanaatim kendisinin sosyalizmin ulusalcılğa angaje olmuş versiyonunu temsil etmesi, Yeni Sağ hakkında temcit pilavından hallice sağdan soldan aparılmış tahliller içeren eleştirel tezleriyle meşhur olması ve Jürgen Habermas için “Küresel emperyalizmin felsefecisi” demesi sebebiyle pek de olumlu değil ama sırf Ocak ayının sonundaki malum TBMM konuşması yüzünden kendisi hiç olmadık sıfatlarla anılmayı kesinlikle haketmiyor.

Sol’un kendi içerisindeki kuru gürültüden ibaret ve binbir kavram kargaşasıyla piç edilmiş ayrılıkları için çok sevdiğim bir söz var:  “You are all bunches of a socialist

En nihayetinde hepiniz kardeşsiniz, hadi öpüşüp barışın.

İlerici Barbarizm: Feminazi ve Homonazi


17 Şubat 2013, 1. Teoloji ve Ateizm Sempozyumu’na katılan Sevan Nişanyan, protesto edildi. Sevan Nişanyan “Bugünkü toplantının konusu kadın hakları değildir. Kadın hakları konusunda başka ortamda memnuniyetle konuşurum. Söyleyecek çok fazla şeyim var” dedi.

Söz konusu protestoyu gerçekleştiren feministler olunca tepkinin ilk başta meşhur Sevan Nişanyan-Müjde Tönbekici vakasından kaynaklandığı düşünülse de protestoyu yapan ekip duyurusunda protestonun amacının Nişanyan’ın 2008 yılında sarf ettiği “…Feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. Aynen bu beklenirdi onlardan, kendilerinden bekleneni yaptılar. Çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir… ” benzeri sözlerini kınamak ve böyle bir kişinin bir üniversite kürsüsünden konuşmasını engellemek olduğunu belirtti.

sevan

Meseleyi daha iyi kavrayabilmek için daha önce neler olmuş diye bir özet geçmek gerekirse;

  • Sevan Nişanyan- Müjde Tönbekici çifti arasındaki malum olay 2007 yılında gerçekleşti.
  • 2008 yılında Nişanyan, ulusalcı ve laikçi çevreleri çok kızdıracak Yanlış Cumhuriyet adlı kitabını yayınladı. Meşhur “bok fırlatma vakıası” ilk defa bu kitaba tepki gösteren yazarların köşelerinde kendine yer buldu. Nişanyan feministler tarafında kınandı ve feminizm hakkındaki malum düşüncelerini de bu protesto üzerine söyledi.
  • 2009 yılında Taraf gazetesinde “Sansür” başlıklı bir yazısındaki “Allah diye biri varmış durmadan peygamber yollarmış…” cümlesi nedeniyle müslümanlar tarafından eleştiri yağmuruna tutuldu yer yer tehdit edildi.
  • 2012 yılında kişisel blogunda peygamber olduğunu iddia eden Muhammed için “bundan yüzlerce yıl önce Allah’la kontak kurduğunu iddia edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir Arap lideri” dediği için islamcı çevreler tarafından defaatle taciz edildi, küfüre ve hakarete maruz kaldı.
  • Ermeni olduğu için türk milliyetçilerinin pek çok kez tehdidiyle yüz göz oldu ve daha da vahimi Etyengiller gibi “iyi, kitaba kutsala saygılı ermeni”lerden olmadığı için yeri geldi kendi gazetesinin genel yayın yönetmeni Rober Koptaş tarafından bile gözden çıkarıldı.

İlginçtir ki ulusalcısından tutun da radikal müslümanına kadar pek çok kesimin nefretini kazanma konusunda usta olan bu adamı protesto etme şerefine ise LGBTQ aktivistleri ve Feministler nail oldu. Aslına bakılırsa bunu öylesine bir protestodan ziyade bir işgal, bir zorbalık hali olarak adlandırmak daha doğru olacaktır. Neydi o solcuların çok sevdiği ve damarlarındaki aktivizm aşkının doruğa ulaştığı muazzam eylemin adı? Hah Starbucks İşgali. Bu protesto da tıpkı Starbucks işgalinde olduğu gibi benzer bir küstahlığa sahipti. Aynı haklılık, aynı kendinden eminlik, aynı yanılmazlık kutsiyeti ve gene aynı laçkalaşmış solcu sloganları..

Aslında bu durum Nurtepe’de halk otobüsü yakan DHKP-C’li radikal komünistlerden tutun da daha müferreh ve ferah bir ülke kurma hevesiyle yanıp tutuşan sol liberal Yeşiller Partisi’ne kadar tüm solun ne derece vahim bir akıl tutulması içerisinde olduğunu güzel bir şekilde göstermesinin de ötesinde bu oluşumların oldukça baskıcı, otokrat, yeri ve zamanı geldiğinde nasıl bir tek sesliliğe meyilli olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Burada ironik olan bir başka kısım ise orada Kuran’dan örneklerle belki de açık açık eşcinselliğin doğallığını reddedecek Edip Yüksel gibi biri varken Feminist aktivistlerin tüm cazgırlıklarını Sevan üzerine yoğunlaştırıp üstüne üstlük “bizim Edip’le bir sorunumuz yok” minvalinde açıklamalarda bulunmaları. Elbette bu durumda Sevan’ın daha önce sözlü olarak ifade ettiği bir olay varken Yüksel’in söylemediği sözler üzerinden yargılanmaya çalışılmasının doğru olmayacağı savı öne sürülebilir. Gelgelelim ki, Sol – çemberi biraz daha daraltırsak feministler ve LGBTQ aktivistleri- hiçbir zaman meselenin özüyle ilgilenme gayreti içerisinde olmadı. Sol hiçbir zaman kadına şiddete karşı çıkmanın Sevan Nişanyan veya Yüksel Aytuğ gibilerinin üzerinden değil, kadına şiddeti meşrulaştıran toplumsal gelenekleri, dini inançları üzerinden yapması gerektiğini anlayamadı. (Aynı şekilde insanları homofobik, kadın düşmanı, ırkçı bir hale getiren ekonomik sisteme de giydirebilirsiniz mesela) Ekonomik sistemleri ve dini inançları değişmez doğrularmış gibi sunan, öven ve yeniden üreten kişileri de hedef tahtanıza oturtabilirsiniz ki yine bir şey değişmeyecektir, ama nispeten daha mantıklı bir biçimde savunduğunuz değerlere meşruiyet kazandırmış olursunuz.
Bundan da öte, feminist aktivizm kadına karşı şiddeti meşrulaştıran dini hegemonya ve savunucuları ile fikir bazında kadına şiddeti meşru kılan bir sistemi, inanışı savunanları hedef tahtasına koy(a)madı -ya da koymak istemedi. Bundan ziyade feministler, “Sevan’ın boku” ile “Hıncal’ın püsürü” arasında gidip gelerek bu cinsiyetçi sistemi oluşturan hegemonik yapının memba noktaları üzerine kafa yormak yerine bu kaynaklardan beslenen kişilerle gündelik/haftalık çerez misali uğraşarak enerjisini tamamen boşa sarf etti. Feministler diyorum ama bu durum solun geneli için geçerli. 6. Filo donanmasına verilen salak sandırak tepkilerden tutun da İsrail büyükelçilerinin kaçırılıp infaz edilmesine kadar Sol hep amaçsız eylemlerle rüştünü ispatlamaya çalışırken aslında “öz”ünde bulunan Nazi ruhunu ortaya koymaktan öteye bir şey yapmadı. (İlginçtir bundan 3-5 gün önce RTE, Grup Yorum’un Kızıldere parçasının giriş kısmındaki şiiri sadece bir kısmını değiştirerek okudu ve bu şiir salonda büyük bir coşku yarattı. Bu durum bile aslında Sağ ve Sol’un ne denli aynı temalardan esinlendikleri çok güzel özetlemektedir. Normalde milliyetçi hır gürü olarak nitelendirilebilecek militarist ve şovenist bir şiir, içinde sırf “vatan” yerine “devrim” kelimesi geçtiği için on yıllardır öfkeli solcuları meydanlarda coşturmaktadır)

Doğan Gürpınar’ın şu yazısından da anlaşılabileceği gibi sol soğuk savaş sonrası gelen Sovyet hezimeti ile birlikte soğuk savaş döneminde eleştirel yaklaştığı ve arasına mesafe koyduğu Marksizm ile aralarında buzları eritmeye ve bir nevi kendi rönesansını yaşamaya başlamıştır. Bunun yanısıra Sovyetlerin çöküşü ile birlikte Sol bir iktidar ideolojisi olmaktan uzaklaşıp bir muhalefet ideolojisi haline gelmiştir.

 Solun dayandığı temel söylem, Amerikan yeni solunun Amerikan kurucu değerleri söyleminin o dönemki (siyahlara, kadınlara ve toplumsal dışlanmışlara karşı) dışlayıcılıklarını öğüterek liberal yorumla yeniden uyarlaması ve evrenselleştirilmesi noktasından liberal değerlerin “kraldan daha kralcı” bir şekilde seslendirmesine inmiştir. Buna benzer bir paradoksa Biagini 19. yüzyılın ikinci dönemindeki radikalizmin İngiliz Liberal Partisi ile arasındaki bağımlı ilişki özelinde değinmiştir Hatta Biagini daha ileri giderek, liberalizm genel anlatısından bağımsız bir solun olamayacağını iddia etmektedir. Ancak bu “kriz anı”nda Foucaultculuk sola yeni bir söylemsel diriliş imkanı sağlamaktadır. Foucaultculuk, solu pozitif” değil “negatif” olarak yeniden kurma imkanı vermektedir. Yani sol artık “ne olduğu”yla değil “ne olmadığı”yla ayrışmakta, üstünleşmektedir.

Tekrar Nişanyan’a dönmek gerekirse kürsü işgali eylemini gerçekleştiren ekibin Nişanyan’ın tüm itidalini koruyarak meramını anlatmaya çalışmasına rağmen sahnede artık duymaktan imtina ettiğimiz sloganlarla, maymunvari seslerle, zılgıtlarla ve davullarla Nişanyan’ın sesini bastırmaya çalışması Sol’un içersinde olduğu patolojik hali çok güzel bir şekilde tasvir etmektedir. Sol için kendi kutsiyet yüklediği değerler dışında her şey dışlanmaya, horlanmaya ve üstü örtülmeye layıktır. Gürpınar’ın da ifade ettiği gibi sol ne olmadığını vurgulamak isterken karşısına çıkan muhatabından olmadığını ifade etmek için muhatabını sürekli etiketleme ihtiyacı hissetmektedir. Bu etiketler yere ve zamana göre “faşist”, “ırkçı”, “homofobik”, “komprador uşağı” gibi çeşitlilik arz etmekle birlikte muhatabını bu etiketlerle suçlayan Sol’a muazzam bir gönül rahatlığı ve kendinden eminlik getirdiği aşikardır.

Yazının başlığında Feminazi/Homonazi ifadesini kullandım ama buradan iyi feminist kötü feminist ayrımı yaptığım zannedilmesin. Benim nezdimde Feminizm, Ekolojizm, Etnisite Milliyetçiliği, Marcusecu Sosyalizm, Modern Liberalizm, Nazizm ve Faşizm bir nehrin aynı kaynaklardan beslenen farklı kollarıdır. Bu doktrinlerin hepsinin kendi ajandasının içermediği her türlü farklı programa ve  sese karşı gösterebildiği en müsamahalı refleks kakofonik durumlar yaratarak asıl meselenin gözden kaçırılmasına sebebiyet verme lütfunda bulunmalarıdır. Reel politikte ise muhalif olmanın verdiği o haklı küstahlıkla sosyal ve siyasal meselelerde kendilerini birer yasa koyucu olarak gören bu insanlar ne yazık ki bizatihi eleştirdikleri iktidar odağına ayırt edilemeyecek şekilde benzemektedir.

Türk medyasında temsilcilerini Radikal, Taraf, Birgün olarak görebileceğimiz bu Yeni Solcu akım yeri ve zamanı geldiğinde farklı sesleri bastırmakta ve arzuladığı şekilde bir kamuoyu yaratmak için her türlü çarpıtmayı ve yalanı meşru görmektedir. 1968’te Paris’teki zorbalardan tutun da geçtiğimiz sene Axe standını basan kızıl kezbanlara kadar Yeni Sol’un üslubundaki faşist tını her ortamda varlığını hissettirmektedir.

Nişanyan etkinlikte sosyalizm’in tıpkı milliyetçilik gibi bir zorbalık ideolojisi olduğundan dem vurmuş ve böylelikle çok güzel bir noktaya da değinmiş. İroniktir ki Nişanyan’ın bu sözleri üzerine etkinliği düzenleyen hassas sosyalist arkadaşlar da Nişanyan’ın sözlerini anında tasdiklercesine Nişanyan’a bir kınama ihtarı çekip Feminist ve LGBTQ zorbaların tarafına geçmişler.

Ee ne diyorduk, Faşizm hep sağdan esen totaliter rüzgarlara verilen isimdi değil mi?