Etiket arşivi: liberal

Bir Meta Anlati Olarak Kemalizm


Kemalistler bizim icin ne yapti?

YES, COME TO THINK OF IT, WHAT HAVE KEMALISTS EVER DONE FOR US?

Bugünlerde herkesin suçlamaya alışık olduğu Kemalizm 1930’lu yıllarda yabancı basında Türkiye’nin imajı için yazılmış birkaç eser dışında bahsi bile geçmeyen bir kavramdır. Kavramın ideolojik olarak popüler olması 1960 muhtırası sonrası kendini ilerici olarak tanımlayan gençlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlamasına rast gelir. Onun dışında birkaç uçuk kaçık istisnayı saymazsak eğer 1980’lerde post-modern kritiklere tabi tutulana kadar hakkında pek de eleştirel düşünce belirtilmemiştir. Kemalizm’in 1980’den sonra ise bir felaketler ideolojisi haline gelmesinin sebebi ise Türk entelektüel hayatındaki paradigma kayışlarında yatmaktadır. 1960’lara kadar Durkheim/Gökalp hülyalarıyla beslenen entelektüel klik, 1960’larda Marx 1970’lerde Weber ve son olarak 1980’lerde ise Foucault’nun tesiri altına girecektir. 1970-80 döneminde entelektüel kanatta zuhur eden bu paradigma kayması Postmodern Durum’a biat etmiş olduğu için o dönemden önceki tüm konseptleri büyük anlatı olduğu gerekçesiyle reddecektir ki Kemalizm kavramı da bundan nasibini alacaktır. Çok geriye gitmeye gerek yok. Daha 10 sene öncesine kadar birtakım köktendinci ya da aşırı solcu kaçıkları saymazsak Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetici elitten sokaktaki manava kadar herkes üzerindeki imajı bir founding father konumundadır. Iş bu kurucu baba durumu 1980’ler sonrası ülkenin yaşadığı çeşitli politik buhranları büyük anlatıların çöküşüne bağlayan ex-solcu yeni liberal postmodernist elitin Mustafa Kemal’e ait her şeyi Kemalizm titri altında birleştirmesine ve mevcut cumhuriyetin 50-60 yıllık birikimi sonucu oluşturduğu politik kurumların ve algının topa tutulmasına vesile olmuştur. 1980’ler sonrası entelektüel kliğe hakim olan postmodernist hava, mevcut cumhuriyetin geçmişte sahip olduğu birtakım negatif özellikleri özenle seçerek tüm bu olumsuzlukları Kemalizm adı ile bir meta-anlatı altında toplamıştır Bunun üstüne 1989’da Soğuk Savaş sonrası gelen çözülme ve rehavet ortamı Türkiye için pek de heyecanlı geçmeyecek ülke belki de Cumhuriyet tarihinin en kaotik 10 yılını geçirecekti. Bu kaos ortamında zaten ağır ağır dönüşüm geçiren Cumhuriyet de Kemalizm titri altında en ağır kritiklere tabi tutulacak ve hatta artık açık açık vadesinin dolduğu beyan ediliyor olacaktır. Burada bir parantez açmak istiyorum. Söz konusu Kemalizm eleştirilerinin spesifik olarak isabetli olduğu hususlar yok değildi ama buradaki problem yarım yüzyıllık bir geçmişi olan anayasal bir cumhuriyetin farklı dönemlerde farklı güçler tarafından yön verilmiş süreçlerini tek bir konsept ile izah edilmesinin hatalı olması idi. Daha sade olmak gerekirse 1923’ten günümüze kadar olan dönemde tüm yönetimsel ve hiyerarşik birimleri tek bir entite altında birleştirmenin kavramsal olarak hatalı olduğunu belirtmek istiyorum. 2000’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti çeşitli iktidar odaklarının güç savaşlarına tanık olmuş, zamana göre yönetim stili ve politika anlayışı da değişmiş ve revize olmuştur. Bu nedenle demem odur ki hem 1933’teki Korporatist-Solidarist politik anlayışı hem 1980’lerdeki ordu sponsorluğundaki arz yanlı politikaları tek bir başlık altında toplayıp kritiğini yapmak imkansız olduğu kadar bilahare bunu yapmaya çalışmak da saçmalıktır. Kaldı ki 1924’teki Kemal ile 1935’teki Atatürk arasında bile politik ve ahlaki olarak dağlar kadar fark vardır. Birbirinden farklı dinamikleri olan politik süreçleri bulundukları tarihi hazneden süzüp 1968 sonrası icat edilmiş postmodern edebi yöntemlerle eleştirmek pek de akıl alır cinsten olmasa gerek. İroniye bakınız ki postmodern dervişlerin diline doladıkları ‘Everything is a social construct’ geyiği esasında kendi kavramsallaştırmaları için geçerlidir. Kah Kemalizm kah 2004 sonrası popüler olmuş Ulusalcı kavramı postmodern değerlere biat etmiş kültürel liberaller tarafından üretilmiştir, daha doğrusu onların deyimiyle birer sosyal inşa ürünü basit kavramsallaştırmalardan öte bir şey değildirler. Bunun ötesinde CHP’nin altı ilkesi dışında Kemalizm diye tabir edebileceğimiz sistemli bir politik ajandaya sahip olan bir ideoloji ya da doktrin yoktur. Bu kavram 1968 havadislerinin yukarıda belirtilen iklimi yeşertmesi sonucu günah keçisi olmuş manasız bir yaftadan öte bir şey değildir. Peki Kemalizm ne oldu da bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde günah keçisi oldu diye sorarsanız birkaç nedeni var. 1) Değişen Entelektüel Paradigmalar: 1968 olayları aktivist sol için mühim olduğu kadar entelektüel sol için de bir kırılma noktasıydı. Bu tarihten sonra mevcut yapılar kökten bir şekilde sorgulanmaya başlanacak hatta yer yer Modernite adı verilen bir başka meta-anlatının reddiyesine kadar varan ateşli ve bir o kadar da fanatizan fikirler ana akim haline gelecekti. Foucault, Lyotard, Baudrillard, Derrida, Said, Kristeva, İrigaray gibi pseudo-entelektüellerin Aydınlanma Projesi’nden Modernite’ye kadar hemen hemen her şeyi yapisokume uğratma çabası akademik çevrelerde şok etkisi yaratmış ve modern dünyanın postmodern şeyhleri bu karambol ortamında Humanities disiplinlerinde akıl almaz tahribatlara yol açmışlardı. Zamanın postmodern şeyhleri içinden çıktıkları batı medeniyetinin birer ferdi olmayı reddedip onu bir Antichrist’a dönüştürmekle yetinmiyor aynı zamanda çeşitli olaylar ve olgular karşısında ciddi çelişkiler barındıran tutumlar sergiliyordu. İktidar üzerine düzdüğü tenkitleriyle ünlü Foucault bir yanda Marksist olarak başladığı entelektüel hayatını liberteryen piyasa taraftarı Hayek ve Mises’in fikirlerini kucaklayarak sürdürürken es zamanlı olarak İran Devrimi’nin ruhani önderi Humeyni’ye ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ diyordu. Keza Derrida’nin Nazilerle olan flörtüne ya da Baudrillard’in El-Kaide teröristlerine Le Monde’dan yolladığı selamına değinmeye gerek bile yok. Buradaki problem gayet sarih bir şekilde görünmektedir. Bunun Türkiye’deki yansıması olarak ise Birikim Dergisi etrafında şekillenen farklı eğilimlere sahip yeni solcu/kültürel Marksist’in Cumhuriyet karşısında takındığı gülünç tavır örnek gösterilebilir. Bu zatlara göre Cumhuriyet başarısız olmuş bir Aydınlanma Projesidir ve sahip olduğu iddia ettiği tepeden inmeci elitist üstünlüğü de Kemalizm adı altında ezilen halka dayatarak kendini yeniden üretmektedir. Kemalizm’e yönelik postmodern kritikleri kullanarak prim yapan zatların başında Murat Belge, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve Ahmet İnsel gibi Birikim Dergisi etrafında kümelenmiş kliği saymak pek de hatalı olmayacaktır. Bu zatların hepsinin de ortak özellikleri mahir olduklarını iddia ettikleri mesleklerinde vasat bir fikir işçisi konumunda olabilecek iken Kemalizm Antichrist’ini şahlandırmaları sayesinde hatırı sayılır bir entelektüel şöhret elde etmiş olmalarıdır. Katliam kıvamındaki çevirileri ve Kültürel Marksizm’den esinlenmiş edebi kritisizmi ile Murat Belge, üçüncü dünyacı tezlerle kafası bulanmış Baskın Oran, Özal ve Erdoğan gibi despotik eğilimler taşıyan liderlere sempatiyle yaklaşan gasteci parçası Cengiz Çandar ve Marksizm dinine biat etmiş bir kesin inançlı olarak Ahmet İnsel entelektüel kamuoyunda bir müddet sonra mainstream haline gelecek Anti Kemalizm korosunun popüler medyadaki başlıca figürleri olacaktı. Bu eleştirmenlerin hepsinin farklı bir çıkış noktası ve meşguliyeti vardı ama Kemalizm adlı Antichrist inşa edilirken el birliğiyle çalışmışlar ve bu uğurda kah köktendinci teröristler ile kah insan azmanı Marksist terör örgütleri ile entelektüel işbirliği yapmaktan çekince duymamışlardır. 
2) Değişen Ekonomik Dengeler: 1970’ler ile birlikte dünya yeni ekonomik krizler tecrübe ediyor ve bunun sonucunda 40 yıldır egemen olan Keynezyen paradigma mevziiye çekilirken Hayek/Friedman ekolünün on plana çıkardığı ve karşıtları tarafından neoliberalizm şeklinde tasnif edilen ekonomik görüş siyasi karar alıcılar tarafından hızla benimseniyordu. Bunun sonucunda 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte Türkiye de bu yeni sisteme adım atacak ve küçük istisnalar dışında 1930 yılından beri aynı şekilde çalışmakta olan iktisadi mekanizmasını reforma tabi tutacaktı. Düğümün çözülmeye başladığı yer de 1980’lerin sonunda başlıyordu zaten. Yeni kurulan cumhuriyetin yerli sermaye yoksunluğu ve beşeri sermayenin elverişsiz olması sebebiyle batı tarzı market-friendly bir kapitalizmle kalkınması imkânsızdı. Bu nedenle devlet güdümünde ve önceliğinde özel sektörle işbirliği ve dayanışma içerisinde olan Korporatist bir kalkınma stratejisinin benimsenmesi karar kılınmıştı. 1929 Krizi ve 2. Dünya Savaşı da genç cumhuriyetin bu iktisadi politikasını doğrular nitelikte ampirik vakalar olarak vuku bulmuştu zaten. 1945 sonrası liberal demokrasiye geçen genç Cumhuriyet bu atılımla birlikte on yıldır gündemde yer alan Toprak Reformu’nu askıya alıyor ve daha serbesti yanlısı bir yönetime geçiyordu. Bununla birlikte dünyada Bretton Woods adında yeni bir iktisadi sistem kuruluyor ve bu sistem doğrultusunda finansal ve ekonomik istikrar başlıca hedef olarak gözetiliyordu. Strateji ise bugünlerde İthal-İkameci kalkınma olarak bildiğimiz İmport-Substitution modeli olarak belirleniyordu. Demokrat Parti 1950-54 arasında piyasa odaklı bir kalkınma stratejisi izlemiş olsa da iktidarının geri kalan yıllarında ithal-ikame stratejisini benimseyecek ve bu kalkınma modeli 1980 yılında alınan kararlara kadar geçerli olacaktı. 1980 sonrası gelen ekonomik liberalleşme, küreselleşme ve yerelleşme dalgası teknokrat ekonomistler tarafından ayakta alkışlanacak ve hatta bazı akademisyenler 1980 öncesi Cumhuriyet ekonomisini Nehru/Nasser çizgisinde üçüncü dünyacı, otarşik ve arkaik bir model olarak tasvir edeceklerdi. Liberalizasyon dalgası sadece ekonomiye değil politik ve kültürel hayata da tesir edecek ve ekonomik hayatta gerçekleşen polarizasyon ve atomizasyonun politik ve kültürel yansıması olduğu gerektiği yanılsaması vuku bulacaktı. Bunu Anti Kemalizm muhiplerinin Marx’in ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler tezine ya da Gramscian hegemonya konseptine bağlamak oldukça mümkün. Ekonomik altyapının üstyapıyı belirleyeceği tezinin doğruluğu tartışma konumuz değil ama Anti Kemalist cephenin ekseriya kültürel marksizmle hemhal olmuş kişilerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak pek de önemsiz bir nüans olmadığını belirtmek elzem. 3) Entelektüel Tutuculuk/Düşünsel Tembellik: Mevcut sistemdeki arızaları sistemin tüm geçmişine mal etmeye çalışan kültürel elit sistemi muhakeme edecek bilgiden yoksun olmasına rağmen postmodern diskurdan edindiği yöntemler ile kendine olmayan bir sistem(ya da canavar demek daha doğru olur sanırım) icat eder ve bunu olabildiğince yüzeysel bir şekilde kah çarpıtarak kah yanıltarak genelleştirmeye çabalar. Sadeleştirmek gerekirse sözüm ona entelektüel olan kişi mevcut arızaları aslında var olmayan bir X konseptine bağlayarak kendine her türlü problemde suçlayacak bir canavar yaratmış olur. Örneklerini saymakla bitiremem. Marksistlerin birbirinden farklı dinamikleri olan ve her ülkede/bölgede farklı şekillerde serpilen ekonomik sistemleri Kapitalizm konsepti altında birleştirmeleri ya da üçüncü dalgacı radikal feministlerin gündelik hayat ya da politik mevzularla alakalı hemen hemen her şeyi Patriyarka canavarına bağlamaları akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Böylelikle süreç entelektüel gelişimini asla tamamlayamamış, kantitatif düşünme stilini asla edinmemiş ve kelimelerle kafayı bozmuş sözüm ona edebi/kültürel eleştirmen vasfındaki birtakım pseudo-entelektüelin bu zayıflıklarını Kemalizm adı altında bir canavar ideolojisi yaratmasıyla sonuçlanmıştır 4) Yüzeysellik/İndirgemecilik: Bu da üçüncü maddeyle ilintili olsa da başka nüveler barındıran apayrı bir problem. Sözüm ona Kemalizm kavramsallaştırmasına a priori olarak biat etmiş akademik elit bu kavramsallaştırmayı ya oldukça indirgemeci bir şekilde yapmakta ya da olayları&olguları tarihsel cenderesinden çıkartıp 1968 sonrası icat edilmiş abuk kavramlarla etüt etmeye çalışmaktadır. Bunu 19. yüzyılın başından beri asayiş açısından sıkıntılı bir problem olagelmiş şark meselesinden aldıkları spesifik örneklerden ya da erken Cumhuriyet döneminde bugünün şartlarıyla oldukça komik geçen mizansenler aracılığıyla kavramsallaştırmalarını süslemelerinden anlayabiliriz. Ek olarak, birbirinden farklı gelişim orijinleri ve aşamaları olan modernleşme ve batılılaşma projesinin tek bir merkezden yönetilen şeytani bir sistem olarak görüyorsanız ya entelektüel açıdan düpedüz cahilsiniz ya da konseptleri kendi keyfince çarpıtan postmodern bir şarlatansınız (ya da Socialist Calculation Problem ve Use of Knowledge in Society dediğimiz konseptlerden zerre haberiniz yok). Eğer Kuzey Kore gibi Fanus vaziyetinde bir ülkede yasamıyorsanız tüm toplumsal dinamikleri tek bir merkezden tek bir amaç uğruna kontrol ve seferber etmeniz matematiksel olarak imkansızdır. Bu nedenlerledir ki Kemalizm Antichrist bir ideoloji olarak son 40 yılda entelektüel kamuoyunda ve sonrasında kitlesel medyada kendine oldukça sık yer bulan bir kavram haline gelmiştir. Ne yazık ki tüm araştırmalarıma rağmen Kemalizm adlı şeytani bir sistemin olduğunu iddia eden eleştirmenlerin bu konuda çeşitli edebi kelime oyunları, tarihi bağlamından koparılmış pejoratif örnekler ve soyut kavramsallaştırmalar dışında elle tutulur, ansiklopedik veriye dayalı bir şekilde incelediğini görmek bana nasip olmadı. Aksine bu entelektüellerin Kemalizm kavramını tüm kötülüklerin toplandığı bir meta-anlatı seklinde ele aldığı görülmektedir. Son 20 yılda Kemalizm’e eleştirel olarak yazılmış 3 akademik(pek de akademik değil esasında) çalışmaya değinmeden bu yazıyı bitirmenin yanlış olacağı niyetindeyim. Fikret Başkaya, Sevan Nişanyan ve Atilla Yayla son 20 yılda akademik olarak Kemalizm’i eleştiriye tabi tutan başlıca düşünürlerin başında geliyorlar. Başkaya malum kitabında 1968 sonrası oluşan etnik ve dini kimlik siyasetinin tesiriyle Kemalizm’i tekçi ve Bonapartist olmakla eleştiriyorken Nişanyan 1989 sonrasının getirdiği özgür ve liberal dünya perspektifi ile Kemalizm’i bir diktatörlük ideolojisi olarak betimliyor. Bu iki yazardan daha geç olarak Atilla Yayla ise muhafazakar-mukaddesatçı bir klikten geldiği için bu hususta 2000’lere kadar pek konuşmamayı tercih etse de bir aşamadan sonra Kemalizm konseptini liberal ve çoğulcu bir perspektiften eleştiren başlıca eleştirmenlerden biri olmuş ve bu sayede hatırı sayılır bir reputasyon da elde etmiştir. Bahsi geçen üç yazarın entelektüel eğilimlerini ayrı ayrı analiz etmekle yazıyı gereksiz yere uzatmış olurum ama sadece şunu söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Sözüm ona ‘bu’ akademisyenler Kemalizm üzerine yaptıkları çalışmalarda pek de titiz davranmamış ve Cumhuriyet projesini incelerken birtakım spesifik örnekleri pik ederek tarihsel realiteleri alenen çarpıtma girişimlerine mükerrer kereler başvurmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen üç kişinin de hem Kemalizm konseptine sundukları katkılar hem de diğer çalışmaları akademik açıdan şaibe doludur ve pek çoğu pervasızca intihal ürünü tezlerdir. Meselenin Türk tarafında yer alan ya da Enternasyonal boyutunu temsil eden postmodernist entelektüel kanadın Cumhuriyet tarihi üzerine titiz çalışmalar yapan Bernard Lewis, Andrew Mango, İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve Zafer Toprak gibi akademisyenlerle akademik kalite açısından boy ölçüşebilme şansı yoktur. Postmodern ve çoğulcu bir vizyon ile tek parti yönetimini ve sonrasını Kemalist tahakküme indirgeyen fikri tembellik mustaribi bu sözde-entelektüeller Lewis ya da Toprak gibi kendi alanlarının önde gelen akademisyenleriyle canlı yayına çıkıp bu kavramı tartışma kapasitesinden yoksundurlar çünkü her türlü kötülüğün müsebbibi olarak gördükleri Kemalist tahakküm kantitatif ya da ampirik herhangi bir bulgudan yola çıkarak değil, kavramlarla ve kelimelerle kafayı feci halde bozmuş birtakım kültürel/edebi çalışmalar muhibi akademisyenlerin takıntılarının mükerrer kereler dile getirilmeleri sonucu inşa edilmiştir. Evet, Kemalizm diye bir şey yoktur. Elbette dönemin kayıtlarında ve daha sonraları da bu kavram ara sıra tedavüle sokulacak ama asla 1968 sonrası değişen dünya paradigmaları sonucu ifade edildiği gibi şeytani bir düzen olarak tasvir edilmeyecekti. Kemalizm en fazla CHF’nin sahip olduğu altı ok ile kavramsal bir zemine oturtulup genelleştirilebilirdi ki, bu altı okun bile zamana ve mekana göre farklı yorumlara maruz kaldığını biliyoruz. Kemalizm 1968 sonrası kendisine yapisokume uğratılacak meta-anlatı arayan Kültürel Marksistler, mevcut anayasal ve laik rejime ilk başından beri düşmanlık besleyen İslamistler ve küreselleşmenin getirdiği ütopyacı fikirlerle müsemma olup hayali düzenlerle efsunlanmış Liberaller tarafından bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi ve o dönemden bugüne isminin önüne muhalif titrini yapıştıran her er kişi tarafından bol bol kullanıldı. Cumhuriyet tarihini hakikaten hakkaniyetle inceleyen akademisyenler geçmiş 80 yıla Kemalizm gibi cazibeli ve pejoratif bir sticker bulamadıkları için sesleri sürekli olarak cılız kaldı ya da görüşleri asla bütünsel bir şekilde ele alınmadı. bunun yerine ne dediğinden ziyade Kemalizm etiketini parola olarak kullanan sözüm ona muhalif düşünürler çalışmalarının yetkinliği sorgulanmadan el üstünde tutulur oldular ve akademik/medyatik şöhretin kapılarını aralarken; mevcut rejimle hesaplaşma güdüsüne sahip iktidar partisinden de sürekli ikbal beklentisi içerisinde bulundular. İşte  bu yüzdendir ki Kemalizm diye şeytani bir konseptin olmadığını düşünüyor ve ironiktir ki bunun 1968 sonrası hatalı varsayımlarla dünyayı anlamaya çalışan pseudo-akademisyenlerin entelektüel bir mühendislik ürünü olduğu sonucuna kani oluyorum.  

Reklamlar
Bağlantı

Multikulti


Eger Islam ifade ozgurlugunden, escinsel evlilikten, kadin haklarindan, otenaziden, demokrasiden, bacondan ve temel insan haklarindan rahatsiz oluyorsa; bu bizim icin degisme zamani degildir. Bu Islam’in artik gitmesi gerektiginin gostergesidir. (Multiculturalism: A Free Pass for Islam)

Facebook’ta 5 Posta ile ustteki alinti uzerine multikulti uzerine bir tartismaya girdik. Tartisma epey uzadi ama ben cevap olarak yazdigim son yorumu arsivde dursun diyerek buraya koyuyorum.

Iskandinav ulkelerinde ve genel olarak Avrupa’da yasanan multikulti meselesinde esas problemin insanlari bogazlarindan birbirine baglayan refah sistemi oldugunu dusunuyorum. Normalde homojen bir ulke olmasi sayesinde ortak kader anlayisi olusturmus nordik refah sistemleri de aralarina farkliliklar girince sicacaklarinin farkinda olduklari icin multikulti’yi icat ettiler. Burada problem ve anlasamadigimiz nokta su sanirim: Esas olarak ve kendiliginden olustugu surece multikulti’ye karsi degilim ama Avrupalilarin kafasinda canlanan ve hulyalarini kurduklari multukulti pozitif ayrimci zirvaliklarla bezeli tutmayacak bir proje. Benim ve saniyorum ki senin de uzerinde uzlastigin multukulti ise zannediyorum ki ABD’de mevcut ama burada kucuk bi nuans var. ABD multikulti deryasi olmak icin oldukca genis sosyal ve ekonomik programlar dizayn etmedi, bunu bir proje olarak dayatmadi. Progressivismle kafayi bozmus bazi mustesna politikacilari saymazsak ABD kimseye birey olmasindan ote bir sey sunmadi. Burasi ozgur bir ulke ve senin kimliginin ne oldugunun bizim icin hicbir onemi yok dedi yurttaslarina. Hakikaten de oyle. ABD’de herkes Amerikan yurttasidir ama ayni zamanda -biraz solcu jargonla ifade etmek gerekirse- herkes otekidir. 3 nesildir ABD’de yasayan biri bile kendini ulkenin sahibi sanmaz, ne oldugunu sorarsan Akdenizliyim ya da Irlandaliyim gibi cevaplar verir. Keza muslumanlar icin de aynisi gecerli. 9/11 ve pesisira gelen kuresel terorle mucadele ataklarina ragmen multiculturalism ve islamofobi tartismalarinin nicin daha cok Avrupa eksenli oldugunu bi dusunelim. Cunku ABD’de kimse senin kimligine ve dis gorunusune bakmaz, tabi yukarida adini saydigim istisnalar disinda kimse sana kimliginden oturu pozitif ayrimcilik da yapmaz. ABD’de koktendinci egilimlere sahip muslumanlar bile ABD’nin kendi ulkelerine kiyasla dini acidan onlara daha buyuk ozgurluk sundugunu ve kimsenin de onlara karismadigini ifade ederler. Bunun aksine Avrupa’da ise genis bir sosyal guvenlik agi var ve bunun surdurulebilmesi icin de egitimsiz Afgan mucahitlere, Asyalilara, Afrikalilara vs ihtiyac var cunku Avrupanin kendisi artik uremiyor ve nufusu gittikce azaliyor. Multikulti de bu kilif altinda islamistlerin kendi ulkelerinde bile hayal edemeyecegi bir pozitif ayrimcilik sunma projesi, keza oteki gocmen gruplar icin de oyle ama Asyali bir budistin ya da afrikali paganistin 1500 yillik bir maziye sahip ve “onlari buldugunuz yerde oldurun” gibi direktiflere sahip bir kutsal ajandasi yok. Ha en fazla gettolasma sonucu banliyo isyanlari cikar ki bunlar birkac jenerasyon sonra entegrasyon surecinin tamamlanmasi ile birlikte cozulur gider ama Islamistler icin aynisini soylemek mumkun degil. 3 nesildir Britanya’da yasayan ve isinde gucunde olan benim musluman kardesim azicik cani sikilinca bakin neler yapiyor -> http://www.frontpagemag.com/…/muslims-shouting-allah…/

BgOVoD9CQAA2APC

Bunun disinda kacirilan bir baska husus ise Islamistlerin siklikla Batidaki koktendinci gruplarla karistirilmasi. Benim gercek koktencilere saygim var, cunku onlar sadece kendi ic huzurlarini tatmin etmeye calisirlar ve beni sadece dunya islerine fazla dusmus materyalist olarak gorurler ama Islamistlere saygim yok cunku Islam’in oldugu yerde ne senin savundugun non-agression(saldirmazlik) prensibi kalir ne de bireysel ozgurluk. Islam’i koktendinci bir grubun bagli oldugu dinden ziyade belli basli bir ajandaya sahip bir ideoloji olarak tanimlamanin zamani coktan geldi de geciyor, tipki Nazizm ve Komunizm gibi. Ha onun disinda kendi dininin buyruklarinin ezici kismini yerine getirmeyecek ve ortodoks Islam’a gore murted sayilacak namazinda niyazinda kendi halinde musluman olursa olsun yine de. Bu durum en fazla onlarin teorik olarak tutarsiz ve politik dogrucu olduklarini gosterir, en azindan kimse ondan olmadigim icin beni oldurmeye veya donusturmeye calismaz. Bu konuda sozu her ne kadar pek sevmesem de Amerikan Okan Bayulgen’i Bill Maher’e birakiyorum. https://www.youtube.com/watch?v=vs1_hePl_1k

failed

Avrupa multikulturalizminin bir baska problemi de kimlik siyasetine dayali olarak tanimlanmasi. Gecenlerde soyle bi habere rastladim(http://t24.com.tr/haber/cingenelerde-kimlik-bilinci-roman-acilimiyla-olustu/250534). Kimlik politikalari 1960’larda yapisalci ve yeni solcu hareketlerin yukselise gecmesiyle birlikte epey populer hale geldi. Ortodoks Marksizm’in pabucunun dama atilmasiyla birlikte sol ekonomik ve siyasi arenadan kulturel calismalara ve edebiyat teorilerine batti. Artik Sol icin muhim olan isci sinifi degil, kadinlar, escinseller, siyahlar, azinliklar ve ogrenciler yani toplum tarafindan oteki olarak konumlandirildigi iddia edilen gruplar olmustu. Oteki uzerinden olusturulan politik ajandalarin ne kadar dandik oldugu hususunda hepimiz mutabikiz sanirim. Yeni solcu kulturel marksistlerin ve modern liberallerin pozitif ayrimciliga dayali, esitlikci, adil utopyalarina sadece guluyorum. Bunun disinda Hollanda’da Wilders ve Britanya’da UKIP gayet liberter temalar esliginde siyaset yapan iki olusum. (Le Pen hakikaten sikintili bi isim ama acikcasi islamist yayilmaya karsi benim icin useful idiot olabilecek biri, onun disinda soylediklerinin pek kaale alinmasini gerektirecek bir durum yok.) UKIP onumuzdeki yillarda Britanya’yi epey sallayacak gibi duruyor. Son 2-3 yilda oylarini uce katladi ve boyle giderse ‘vergiler %45 mi olsun %50 mi olsun‘ diye tartisip duran labour-conservative party ikilisinin monotonlugundan bizi cekip alacak radikal hamleleri var. http://en.wikipedia.org/…/Opinion_polling_for_the_next…

Ek: Belcika’daki gocmen teroru icin izleyiniz: http://www.theguardian.com/world/video/2012/aug/03/femme-de-la-rue-sexism-brussels-video

Duyarlı Olmanın Verimsizliği


Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar. Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. Her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz. Çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: Başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi “benliği”ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak “benliği”ni yok sayar. Fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak’tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir. Bütün fiiliyatımız –soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar– kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan, bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki?

Emil Cioran, Curumenin Kitabi

Ofkeli olmanizi, ilkeli olmaya cabalamanizi ve bir seyler basarma askinizi anliyorum, hatta bunu yer yer takdir bile ediyorum. Ahir zamanda icinizdeki peygamberin vaazlarinin onunuzdeki klavyeden bir caglayan gibi gurul gurul akmasini da bir nebze olsa da anliyorum ama gelin su sonraki bes dakika biraz farkli dusunelim.

Baslamadan once bir muphemlige aciklik kazandiralim: “Duyarci” olmak ile “Duyarli” olmak ayni sey degil. Duyarli olmak herhangi bir hususta hassasiyetlerin olaganustu bir sekilde ima edilmesi, gosterilmesi olarak ozetlenebilecekken; duyarci olmak hali hazirda var olan bir hassasiyeti ozgul amaclara kanalize etmek demek. Bu baglamda benim icin duyarci olmak ahlaken onaylanabilir ve son derece makul iken duyarli olmak ise sadece bir genclik eglencesinden ibaret. Ben hususi gayeler icin bazi insanlarin bazi hassasiyetlerinin kullanilmasini yadirgamiyorum, aksine karsi ciktigim sey tam olarak ilkeli, vicdanli ve onurlu durmayi ibadet haline getirmis modern zaman evliyalarinin kendileri ve bizatihi eylemleri. Kisisel olarak kendi onceliklerim icin halihazirda var olan kutleleri ya da hassasiyetleri kullanmakta ahlaki olarak bir sakinca goremiyorum, bunu bilincli bir sekilde yapanlara icten ice hayranlik da duyuyorum ama kendi davasini asan ya da kisisel olarak alakasiz meseleler uzerine ahkam kesip, bunun uzerine hassasiyet olusturan duyarlilari sadece useful idiots olarak goruyorum. Mesela guncel bir ornek vermek gerekirse Turkiye’nin halihazirdaki icler acisi durumunda Mustafa Sarigul ve turevlerinin desteklemeyi son derece akillica buluyorum cunku Sarigul benzeri kisilerin sahip oldugu kitleyi kendi kisisel cevremin amaclari icin mobilize edebilirim dahasi iyi bir iletisim agi kurulmasi dahilinde policy-making surecine bile dahil olabilirim. Benim icin Turkiye oncelinde en muhim problemler olan Sekularizm ve yuksek tuketim vergileri hususundaki memnuniyetsizligimi siyasal araclarla giderme yolunda Sarigul benim icin oldukca kullanisli birisi olabilir. Bu ugurda gayet bilincli bir sekilde yapildigi surece basariya giden yolda her turlu ajitasyonu ve manipulasyonu mesru goruyorum. Sarigul’un kazanmasi ve siradan insanlarin gozunde bir oneme sahip olmasi icin mitler ve kultler yaratmayi da son derece akillica bir hamle olarak goruyorum ama gel gelelim ki duyarlilarin yaptiklari eylemleri gercekten bu bilinc icersindeki gerceklestirdiklerini soylemek oldukca guc. Kaldi ki eger yarattigim Sarigul mitosuna ilk basta kendim inanirsam su beyfendiden bir farkim kalmamis olur sanirim. Oysa duyarlilar iclerindeki inanclarini, davalarini, genclik ateslerini ve kutsallarini herkese benimsetmek isteyen gafillerden ote bir ehemmiyete sahip degiller. Onlar acziyetlerini kendileriyle alakali olmayan problemleri diger herkese benimsetmeye calisirken gosterirler. Onurlu, ilkeli ve vicdanli bir durus sergilemekle takintili olduklari icin dunyadaki en asagilik ve kokusmus seyleri bile savunmayi kendilerine gorev edinirler. Burada duyarliligin psikolojisine girmeyecegim, sadece yaziyi tamamladiktan sonra gelecek alakasiz elestirileri bertaraf etmek icin yazdigim bu kismi burada sonlandiriyorum ama duyarli olmanin ardinda yatan psikolojiyi merak ediyorsaniz su yaziya goz atmak son derece faydali olabilir. Duyarli olmakla duyarci olmak arasindaki nuanslarin altini guzel bir sekilde cizdigiysek eger simdi duyarli olmanin nicin politik bir eylem/davranis olarak verimsiz oldugu meselesine gecebiliriz.

Duyarlilik verimsiz cunku duyarli olmak muhatabini dogrudan sarsacak bir guc iliskisi gelistermeyi engelliyor. Duyarliligin getirdigi haklilik ve vicdani ustunluk durumu reel guc iliskilerinde neredeyse sifir cekmelerine ragmen duyarlilarin davalarina var gucuyle baglanmalarina sebep oluyor. Duyarli olmak verimsiz cunku duyarlilik nesnesi olan konu, dava -ya da her neyse iste- stratejik adimlardan yoksun ve tamamen spontane bir sekilde kitlenin aldigi ruzgara gore degisen bir amaclar grubuna sahip. Bu esvapta duyarlilik reelpolitik dengelerden kopuk, kesin inancli ve hakliliklarinin su goturmez oldugunu dusunen kisilerin elinde guncel/artci gelismeleri okumakta oldukca sorun yasayan ve bir muddet sonra meselenin analiz boyutunda bir cuval inciri berbat etmeye kadar giden yolda masturbatif bir meze olmaktan fazla bir oneme sahip degil. Dahasi bu durum guncel politik sartlarda ise muhatabinin seni kaale almamasi icin yeterli bir koz olurken, uygun stratejik hamlelere sahip olmadigin surece goze batacagin icin karsit oldugun guc odagi tarafindan Gezi’de ve 2011’deki Internet eylemlerinde oldugu gibi “marjinal” olarak damgalanip politik arenanin legal sahasindan dislanman isten bile degil. Sanirim cok teorik oldu, birkac ornekle durumun ne olduguna bakalim.

ImageDun 19 Ocak 2007’de oldurulen gazeteci Hrant Dink’in olum yildonumu vesilesiyle Taksim’den Agos’a anma yuruyusu vardi. Dink’in ruhu sad olsun amma velakin onu anmaya giden eylemciler icin ayni seyleri soylemek pek mumkun degil. Bilhassa olaydan 7 sene gecmesine ragmen ve cinayetin faili belli iken Gulenist zerzevatin gazina gelip cinayet arkasinda kumpas ve mafyoz orgutler arayan kiymet-i harbiyesi kendinden menkul Hrant’in Arkadaslari adli grubun mesele uzerinden acik acik prim yapma amaci guden eylemleri, konuyla alakasiz zilyonlarca grubun meseleye dahli basit bir istihbaratla ve sorusturmayla cozulebilecek bir cinayeti karmasiklastirdi ve icinden cikilmaz bir hale burunmesine sebep oldu. Hrant’in arkadasi, yoldasi, seveni, fanatigi olmakla ovunen bir guruhun meseleye pozitif acidan yaklasmak yerine kendi kutsallariyla hemhal olup asiri hassasiyet gostermeleri 7 sene aradan sonra ellerinde kocaman bir sifirdan baska bir sey birakmamis gorunuyor. Hakli ve magdur olmaktan baska hicbir sermayesi olmayan bu duyarli guruh yeri geldi binbir tezviratla tezgahlanmis davalarda iktidar odaginin isine yarayacak sekilde meze oldu, yeri geldi ifade ozgurlugunu kullandigi icin oldurulmus bir adamin uzerinden kisisel masturbasyonunu yapmak isterken politik dogruculuk mahzenine mahkum oldu.

1996 yilindan beri kaybolan ogullarinin bulunmasini talep eden Cumartesi Anneleri de duyarliligin nicin verimsiz bir cozum yolu oldugunun en nadide orneklerinden biri. Hakli ve vicdanli olmaktan baska hicbir sermayesi olmayan bu grubun hicbir kosulda siddete basvurmama ilkesi ise sadece davalarinda ne kadar hakli olduklarini kendilerine ispatlamaktan baska bir ise yaramadi. Aradan gecen 18 senede buyuk basbakan RTE’den sembolik bir gorusme koparmak disinda hicbir yasal ve politik kazanimlari olmadi.

Keza Gezi eylemlerinin nicin basarisiz olmaya mahkum oldugunu ve de oldugunu Fanus baslikli yazimda irdelemistim. Duyarli olma fiilinin aktif olarak talep gordugu bir yerde meseleleri sarih bir sekilde analiz etmekten yoksun bireylerin birbirini atesleyen ve illuzyonda yasayan hayal objesi olmaktan baska bir vasiflari yok. “En etkili afrodizyak olan guc“u kavrayamamis duyarli kitleler politik acidan sadece ne kadar hakli ve vicdanli olduklari masallariyla birbirlerini pohpohlamaktan oteye gidemezler. Keza Gezi sonrasi artci dalga olarak gelen merdiven boyama eglenceleri, #dirensort senlikleri ve orantisiz zeka ornekleri de duyarlilik kisvesi altinda yapilan binbir sacmaligin en karikaturize hali olmasi yanisira duyarlilik fiilinin kendini rahatlatmak ve ofke bosaltmaktan baska bir ehemmiyetinin olmadigini kanitlamaktadir. Turkiye’nin hemen hemen her sehrinde spontane olarak gelisen ve genis katilim goren (sl)aktivist baskaldiri hareketleri yaklasik bir ay sonra tamamen goygoya donusup eve hicbir kazanimla donemezken; ulke nufusunun sadece %1’lik bir kismini olusturan Gulenistler ise cok kisa bir zamanda 12 senedir hicbir sekilde bilegi bukulmemis bir iktidara kok sokturmektedirler. Yuzlerce kitlesel protestonun, cumhuriyet mitinglerinin ve gezi protestolarinin yerinden bile oynatamadigi iktidar toplam populasyonun sadece minik bir kismini olusturan ama elinde guc bulunduran bir yapi karsisinda cil yavrusu gibi dagiliverdi.
Image

Meselenin vicdanlarin sesi ve hakli olmaktan ziyade gucle alakali oldugunu anlamak icin kah 200 bin rutbeli personeli bulunan TSK’nin icindeki asi bir subayin bir radyo binasini isgal ederek ulkeye hukmedisinin hikayesini kah vakti zamaninda “DEP’e oy vermeyenin tavugunu bile oldurun” diyen Abdullah Ocalan’in su anda herkesin ofke kustugu guc odaginin baslica muttefiki haline gelerek baris elcisi konumuna yukselmesinin hikayesine bakilabilir. Ocalan’in yaninda PKK da reelpolitik olarak 1980 sonrasi Turk Siyasi hayatina konjenkturel olmayan ve ozgun bir baskaldiri kulturu getirmis ve hakli olmanin degil guclu olmanin kendilerini felaha erdireceginin bilincine ulasmisti. PKK ilk kuruldugu andan itibaren “biz hakliyiz oyleyse elimizi pislige bulastirmayalim” ya da “hakliyken haksiz duruma dusmeyelim” diyerek degil can alip can vererek gunumuz reelpolitiginde kaale alinir bir aktor oldu. Acikcasi terorizm’in politik olarak farkindalik yaratmada duyarlilik ve aktivist hareketlere gore kat be kat daha verimli ve basarili oldugu kusku goturmez bir gercek. Bunun bir baska ornegini de yaklasik 150 yildir Batili degerlere karsi surekli eylem pozisyonunda olan Siyasal Islam’in sadece belirgin ve guclu bir siyasi aktor olarak 1990’larda terorist yontemlerle rustunu ispatlamasi sonucu dunyanin gundemine oturmasidir. Aslinda 19. yuzyil sonundan itibaren irili ufakli gruplarla moderniteye savas acan Siyasal Islam sadece hakikaten reelpolitige etki edebilecek guce sahip oldugu farkedildigi anda hot-topic olmayi basarabildi. Hatta El-Kaide sohretini biraz da Amerikali dis politika uzmanlarinin islami teroru 1990’larda genel olarak El-Kaide diye etiketlemesine borclu olabilir yoksa bugun El-Kaide olarak adlandirdigimiz olusumun altindaki orgutlerin ortak karar alarak birlesmeleri gibi bir sey soz konusu bile degildi. Bu cerceveden bakinca Suriye’de son gunlerde El-Kaide gudumlu gruplar arasinda cikan catismalarin sebebi de daha net anlasiliyordur sanirim.

Konudan kopmamak gerekirse gelin bir de madolyonun oteki yuzunden duyarliligin verimsizligi meselesine bakalim. Aslinda durumun ne derece vahim oldugunu entelektuel kamuoyunun sahip oldugu hassasiyetlerin bosa esen ruzgardan oteye anlam tasimadigini anlamak icin meselelere PKK saldirilari sonucu sehit olan insanlarin aileleri ve artci etkileri ustunden bakilabilir. Neredeyse halkin %90’una yakini son 25 yilda PKK icin tezyiflerini ve tahkirlerini eksik etmemesine ragmen bunun reelpolitige etkisi asla beklenildigi gibi sert olmamistir. Aksine elinde herhangi bir guc bulundurmaktan yoksun halk kutlesi sadece kitlesel hezeyanlarda, histeri krizlerinde kendi belli etmis ve siyasetin kendisine asla sirayet edememistir. Gectigimiz sene baslayan baris surecinin halkin buyuk kesiminin karsi cikmasina ragmen medyada ve siyasette etkin bir rolu olmayan PKK karsitlarinin binbir gurultusune ragmen hala suruyor olmasi da gucten yoksun herhangi bir hareketin etkisiz ve kaybetmeye mahkum oldugunun gostergesidir.

Duyarliligi verimsiz kilan bir baska husus da duyar objesinin bir nevi ortak mal olmasidir ki bu da bir muddet sonra common goods tragedy‘ye yol aciyor. Ortak bir mal olarak duyar objesi cogu zaman konunun tarafi olmayan ucuncu kisilerce suistimal edilecegi icin mesele bir muddet sonra asil amacindan sapar ve isin icinden cikilmaz bir hal alir. Acikcasi herhangi bir politik problemin magdurlari tarafindan savunulmasinda bir beis gormuyorum ama Edirne’de olan haksizligin Kilisliler tarafindan protesto edilmesi ne kadar sacmaysa bir konunun dogrudan magduru ya da tarafi olmayan birinin de bunu dava edinmesi kulaga ayni sekilde sacma geliyor. Bu baglamda LGBTQ aktivizminin, Turban yasaginin vs.’nin konunun taraflari disinda olan kesimlerin derdi olmamasi gerektigini dusunuyorum. Keza her cikar grubu kendi cikarini savunursa daha saglikli isleyen bir politik yapiya sahip olabilme ihtimalimiz daha fazla olur gibi duruyor. Ornegin evinin onunde dinsiz oldugu icin oldurulmus bir yazarin mezalimini bir muslumanin dert edinmesi bize politik dogrucu zevzekliklerle zaman oldurmek disinda bir sey sunmaz. Tam tersi sekilde gecmiste turbanlilarin haklarini savunan sekulerlerin aslinda sadece useful idiots islevi gordugu de zamanla ortaya cikti.

Adina ister duyarlilik ister politically correctness ister (sl)aktivizm diyin ama ben bu benzeri eylemleri bir tur hastalik olarak goruyorum. Duyarli olmak su raddeden sonra ne yazik ki cagimizin vebasi haline gelmistir. Peki kundaktaki bebekten bir duyarli ve eylem adami yaratan karanlik nedir? Ben bu mevzunun insanin icgudusel olarak putlara tapinma ve bir seylere inancla baglanmasiyla alakali oldugunu dusunuyorum. Insan her ne kadar dinden kopsa da bazi seylere inancla baglanmadan kolay kolay yasayamiyor. Aslinda bu zamana kadar bu ihtiyaci hep dinler karsiliyordu, son 200 yildir onun yerini ideolojiler aldi ve bugune kadar cesitli kollara serpilerek geldi. Duyarli insan sadece hassas degildir, ayni zamanda kendisiyle birlikte herkesin de ayni raddede hassas olmasini amaclar. Duyarli insan, bilgiye bir erdem olarak benimseme yerine onu herkesle paylasilmasi gereken bir mesaj olarak kullanir ve boylelikle kendisini toplumu iyiye, guzele yonlendiren bir vaiz olarak gormeye baslar. Duyarlilar ya da eylem adamlari yerlesik duzeni elestirmekten muazzam bir zevk alir; dayanismanin, orgutlenmenin ne kadar muhim oldugunu sik sik vurgularlar. Anaakim olani surekli elestirirler ama kendi ortaya koyduklari alternatif akim yerin dibine soktuklari ana akimin yanina bile yaklasamaz. Fazla uzatmadan metaforik olarak betimlemek gerekirse gunumuzde her duyarli bir nevi ikonoklasttir, yerlesik olan putlari yikip yerine kendi putlarini koyan Peygamber Ibrahim’den farksizdir cogu, hatta yeri gelir bu ugurda kendi Ismaillerini bile feda edebilirler.

İçgüdüsel olarak putlara taptığımızdan, düşlerimizin ve çıkarlarımızın nesnelerini kayıtsız şartsız şeyler haline getiririz. Tarih, bir Sahte Mutlaklar Geçidi’nden, bahaneler adına dikilmiş bir tapınaklar dizisinden, zihnin Gayri Muhtemel önünde küçülmesinden ibarettir. Dinden uzaklaştığında bile insan dine tâbi kalır; bütün çabasıyla tanrı benzerleri yaratır, sonra da benimser bunları ateşlilikle: İçindeki kurgu ihtiyacı, mitoloji ihtiyacı, apaçık gerçeğin ve gülünçlüğün üstesinden gelir. Bütün cinayetlerinin sorumluluğu tapma gücündedir: Bir tanrıyı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar, buna razı olmazlarsa onları yok etmeye de hazırdır. Hiçbir hoşgörüsüzlük, ideolojik taviz vermezlik veya din yayıcılığı yoktur ki, şevkin hayvanî temelini açığa vurmasın. Hele insan ilgisizlik melekesi’ni bir yitirsin: Potansiyel bir katil haline gelir. Hele fikrini tanrıya dönüştürsün: Bunun sonuçları sayılamayacak kadar çoktur. Ancak bir tanrı ya da tanrı taklitleri adına insan öldürülür. Bir doğruyu, kendi doğrusunu elinde bulunduran kişinin yanında şeytan bile epey soluk kalır. Neronlar’a, Tiberiuslar’a karşı adaletsiz davranıyoruz: Ayrılıkçılık kavramını hiç de onlar icat etmemiştir: Katliamlarla kendini oyalayan, çığrından çıkmış hayalciler olmuşlardır sadece. Hakikî katiller, dinî veya siyasî düzeyde bir ortodoksluk kuranlardır; mümin ile mezhep sapkını arasında ayrım yapanlardır.

Solculugun Psikolojisi – Ted Kaczynski


Aşağı yukarı herkes, çok sorunlu bir toplumda yaşadığımızı kabul edecektir. Dünyamızın içinde bulunduğu çılgınlığın en yaygın göstergesi solculuk olduğu için, solculuğun psikolojisi üzerine bir tartışma, günümüz toplumunun sorunları konusunda genel bir tartışmaya bir giriş görevi yapabilir.

Peki ama solculuk nedir? Yirminci yüzyılın ilk yarısında solculuk pratikte sosyalizmle özdeşleştirilebilirdi. Bugün ise bu hareket parçalanmıştır ve kime tam anlamıyla solcu denilebileceği açık değildir. Biz, bu makalede solcu dediğimizde, temelde sosyalistleri, kolektivistleri, “politik açıdan dürüst” tipleri, feministleri, gay ve özürlü hakları savunucularını, hayvan hakları eylemcilerini ve benzerlerini düşünüyoruz. Ancak bu hareketlerin herhangi biriyle ilgisi olan herkes solcu değildir. Bizim bu tartışmada hedeflediğimiz, bir hareketin ya da ideolojinin psikolojik açıdan incelenmesi ya da bağlan- tılı tiplerin genel olarak incelenmesidir. Neyse, “solculuk” tan neyi kastettiğimiz, solcu psikolojisi üzerine tartışmamız ilerledikçe daha açık bir hal alacaktır.

Yine de, solculuk kavramımız açık olmaktan çok uzak olsa da, bu duruma bir çare bulunamayacak gibi görünüyor. Yapmaya çalıştığımız tek şey, çağdaş solculuğun temel dürtüsünü oluşturduğuna inandığımız iki psikolojik eğilimi kabaca ve yaklaşık olarak göstermek. Hiçbir şekilde solcu psikolojisi hakkındaki TÜM gerçeği anlattığımızı iddia etmiyoruz. Ayrıca, tartışmamız yalnızca çağdaş solculuğu ele almak kastında. Tartışmamızın, 19. yy.daki ve 20. yy.ın başındaki solculara ne derece uyarlanabileceği sorusunu tartışmaya açık bırakıyoruz.

Çağdaş solculuğun temelinde yatan iki eğilime “aşağılık duygusu” ve “aşırı toplumsallaşma” adını veriyoruz. Aşağılık duygusu, çağdaş solculuğun bütününde görülen bir özellikse de, aşırı toplumsallaşma, çağdaş sol- culuğun yalnızca belli bir kesiminde görülen bir özelliktir; ancak bu kesim oldukça etkilidir.

Aşağılık Duygusu

“Aşağılık duygusu”ndan kastımız, yalnızca katı anlamda aşağılık duygusu değil, buna ilişkin özelliklerin bütün bir yelpazesidir: Kendine az değer verme, güçsüzlük duyguları, depresif eğilimler, yenilmişlik, suçluluk, kendinden nefret etme vb. Bizce, çağdaş solcular (az ya da çok bastırılmış) böyle duygulara meyildirler ve bu duygular çağdaş solun yönünü belirlemede etkilidir.

Biri, kendisi (veya bağlı bulunduğu grup) hakkında söylenen her şeyi kötü anlarsa, onun aşağılık duygusuna sahip olduğuna veya kendisine az değer verdiğine kanat getiririz. Bu eğilim, hakkını savunduğu azınlığa ait olsun ya da olmasın, azınlık hakları savunucularında görülür. Onlar, azın- lıkları belirtmek için söylenen kelimeler ve azınlıklarla ilgili olarak söylenen her şey konusunda olağanüstü hassastırlar. Afrikalılar için kullanılan “negro”, Asyalılar için kullanılan “doğulu”, özürlüler için kullanılan “sakat” veya kadınlar için kullanılan “piliç” terimleri kökenlerinde hiçbir kötü çağırışım taşımıyorlardı. “Karı” ve “piliç”, yalnızca “herif ” veya “züppe”nin dişi karşılıklarıydı. Eylemciler, bu terimlere olumsuz anlamları kendileri yakıştırdılar. Bazı hayvan hakları savunucuları, “evcil hayvan” terimini reddedip, yerine “dost hayvan” denmesinde ısrar edecek kadar ileri gittiler. Solcu antropo- loglar, ilkel halklar üzerinde olumsuz olarak algılanabilecek herhangi bir şey söylemekten kaçınmak için büyük çaba sarf ediyorlar. “İlkel” sözcüğünün yerine “okuma yazması olmayan” sözcüğünü yerleştirmek istiyorlar. Herhangi bir ilkel kültürün bizimkinden daha aşağı olduğunu ima edebilecek herhangi bir şey konusunda neredeyse paranoyak gibi davranıyorlar. (Biz, ilkel kültürlerin bizimkinden daha aşağı OLDUĞUNU söylemek istemiyoruz. Yalnızca solcu antropologların aşırı hassasiyetine dikkat çekiyoruz.)

“Politik ahlaksızlık” terminolojisine karşı en hassas insanlar, gettolarda yaşayan zenciler, Asyalı göçmenler, tacize uğrayan kadınlar ya da özürlüler değil, bu “baskı gören” gruplardan birine bile ait olmayan, aksine toplu- mun ayrıcalıklı kesimlerinden gelen eylemci azınlıktır. “Politik dürüstlük” en çok, yüksek maaşlarıyla güvenleri, işleri olan ve çoğunu üst sınıf ailele- rinden gelen Heteroseksüel beyaz erkeklerin oluşturduğu üniversite profe- sörleri tarafından savunulur.

Çoğu solcuda, bir şekilde aşağı bir imaja sahip grupların problemleriyle yoğun bir özdeşleşme vardır: Örneğin, zayıf (kadınlar), yenilmiş (Kızılderililer), tiksindirici (homoseksüeller) imajları gibi. Solcuların kendileri de bu grupların aşağı olduğunu hisseder. Bunu asla kendilerine itiraf edemeseler de, onların problemleriyle özdeşleşmeleri, kesinlikle bu grupları aşağı görmelerindendir. (Kadınların, Kızılderililerin vb. aşağı OLDUĞUNU ileri sürmek istemiyoruz; sadece solu psikolojisi hakkında bir noktaya açıklık getiriyoruz.)

Feministler, kadınların da erkekler kadar güçlü ve yetenekli olduğunu ispatlamak için umutsuzca hevesleniyorlar. Açıkça görülüyor ki, kadınların erkekler kadar yetenekli ve güçlü OLMAYABİLECEKLERİNDEN için için korkuyorlar.

Solcularda, güçlü, iyi ve başarılı imaja sahip her şeyden nefret etme eğilimi vardır. Amerika’dan nefret ederler, Batı uygarlığından nefret eder- ler, beyaz erkeklerden nefret ederler, akılcılıktan nefret ederler. Solcuların, Batı’dan vb. den nefret etmek için öne sürdükleri nedenler, gerçek nedenle- riyle aynı değildir. Batı’dan, savaşçı, emperyalist, cinsiyetçi vb. olduğu için nefret ettiklerini SÖYLERLER; ancak aynı hatalar sosyalist ülkelerde veya ilkel kültürlerde ortaya çıktığında, bir solcu onlar için bahaneler bulur veya en iyi koşulda, İSTEMEYEREK bunların varlığını kabul eder ve büyük bir ATEŞLİLİKLE bu hataların Batı’da da bulunduğunu belirtir (ve genel- de çok abartı). Böylelikle, açıktır ki, bu hatalar, bir solcunun Amerika ve Batı’dan nefret etmek için gerçek nedenleri değildir. O, güçlü ve başarılı olduğu için Amerika ve Batı’dan nefret etmektedir.

“Kendinden emin olmak”, “kendine güven”, “öncelik”, “girişim”, “iyimserlik” vb. gibi kelimeler liberal ve solcu sözcük dağarcığında çok küçük yer alır. Solcu, bireycilik karşıtı, kollektivist taraftarıdır. O, toplumun, herkesin problemini çözmesini, herkesin ihtiyaçlarını karşılamasını, onlara bakması- nı ister. Kendi problemlerini çözebilme ve kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme yetisine güvenebilen biri değildir. Solcu, rekabet kavramına muhaliftir çünkü içten içe kendini yenilmiş gibi hisseder.

Çağdaş solcu entelektüellere çekici gelen sanat şekilleri genelde sefalet, yenilgi ve umutsuzlu üzerinde odaklanmaya meyillidir, ya da sanki akılcı hesaplamalarla hiçbir şey başarma ümidi yokmuş ve yapılabilecek tek şey insanın kendisini o anki duygulara bırakmasıymış gibi bir hava takınır.

Çağdaş solcu düşünürler, akıl, bilim ve nesnel gerçekliği reddedip her şeyin kültürel olarak göreceli olduğunda ısrar etme eğilimindedirler. Bi- limsel bilginin kökenleri ve nesnel gerçekliğin nasıl tanımlanabildiği (eğer tanımlanabilirse) konusunda ciddi sorular sorulabileceği doğrudur. Ancak, çağdaş solcu düşünürlerin, bilginin kaynaklarını sistematik bir biçimde çözümleyen, soğukkanlı birer mantıkçı olmadığı da açıktır. Onlar, gerçekliğe ve doğruya yönelttikleri bu saldırıya gönülden bağlıdırlar.bu kavramlara, kendi psikolojik ihtiyaçlarından ötürü saldırırlar. Bir kere, onların saldırıları düşmanlıklarının dışa vurumudur ve başarılı olduğu ölçüde de, güç dürtülerini tatmin eder. Daha da önemlisi solcu, bilimden ve akılcılıktan nefret eder; çünkü bunlar bazı inançları doğru (başarılı, üstün vb.) olarak, diğerlerini ise yanlış (başarısız, aşağı vb.) olarak sınıflandırırlar. Solcunun aşağılık duygusu o derece derindir ki, bazı şeylerin başarılı veya üstün, diğerlerinin ise başarısız veya aşağı olarak sınıflandırılmasına tahammül edemez. Birçok solcunun akıl hastalığı kavramını ve IQ testlerin yararını reddetmesinin temelinde bu yatar. İnsanların yetenek ve davranışların genetik açıklamaların solcular karşıdır; çünkü böyle açıklamalar, bazı insanları diğerlerin karşı üstün veya aşağı gösterir. Solcular bir bireyin yeteneğinin veya yeteneksizliğinin faturasını topluma çıkarmayı yeğlerler. Yani, eğer bir insan “aşağı” ise, o kişi iyi yetiştirilmediğindendir, bu kendi hatası değil toplumun hatasıdır.

Solcu aşağılık duygusunun etkisiyle bir övüngen, egoist, palavracı, yalnızca acımasız bir rekabetçi haline gelen bir kişi değildir. Bu tip insan kendisine olan güvenini daha tamamıyla kaybetmiş değildir. Bu insanın kendi gücü ve değeri konusunda biraz şüphesi olsa da, kendini hala güçlü olma yetisi olan birisi olarak görür ve kendini güçlü biri yapma çabaları bu hoş olmayan davranışlarına neden olur.( Ancak, bir solcu bu durumun çok ötesindedir. Onun aşağılık duygusu öylesine kökleşmiştir ki, kendisinin bir birey olarak güçlü ve değerli olduğunu düşünemez bile. Sonra da solcu kolektivizmi. O, yalnızca kendisini özdeşleştirdiği büyük bir örgütlenmenin ya da kitle hareketinin bir üyesi olarak güçlü hisseder.

Solcu taktiklerin mazoşist eğilimlerine dikkat edin. Solcular protestolarını araçların önüne yatarak yaparlar ya da polisi veya ırkçıları kendileri- ne saldırmaları için tahrik ederler. Bu taktikler çoğunlukla etkili olabilir, ama pek çok solcu bunları bir sonuca varmak için değil, mazoşist taktikleri TERCİH ETTİKLERİNDEN kullanır. Kendinden nefret etme, bir solcu özelliğidir.

Solcular eylemliliklerinin şefkatten veya ahlaki prensiplerden kaynaklandığını iddia edebilirler; ahlaki prensipler aşırı toplumsallaşmış solcu tipinde gerçekten de bir yere sahiptir. Ancak, şefkat ve ahlaki prensipler solcu eylemliliğin temel nedenleri olamaz. Düşmanlık solcu tavırda çok önemli bir yer tutar; güç dürtüsü de öyle. Üstelik, solcu tavrın önemli bir parçası, solcuların yardım etmeye çalıştıklarını iddia ettikleri insanlara yararlı olma- sı için mantıken hesaplanmamıştır. Örneğin eğer olumlayıcı eylemin zenci- ler için iyi olacağı düşünülüyorsa, düşmanca veya dogmatik bir olumlayıcı eylemde ısrar etmek mantıklı mıdır? Olumlayıcı eylemin kendilerine karşı ayrımcılık yaptığını düşünen beyazlara en azından sözel ve sembolik jest anlamına gelebilecek diplomatik ve uzlaştırıcı bir yaklaşım açıkça daha verimli olacaktır. Ancak solcu eylemciler böyle bir yaklaşıma girmezler; çünkü bu onların duygusal gereksinimlerini karşılamayacaktır. Amaçları zencilere yardım etmek değil, tersine, ırklar arası sorunlar, onların kendi düşmanlık- larını ve karşılanmamış güç ihtiyaçlarını ifade etmek için bir bahane teşkil ediyor. Böyle yaparak zencilere aslında zarar veriyorlar; çünkü, eylemcilerin beyaz çoğunluğa karşı takındıkları düşmanca tavır, ırklar arası nefreti yoğunlaştırıyor.

Eğer toplumumuzun hiçbir sorunu olmasaydı bile, solcular, yaygara koparmak için bir neden bulmak üzere sorun İCAT ETMEK zorunda kalacaklardı.

Bu anlattıklarımızın, solcu olarak görülen herkesin kesin bir tanımı olma iddiasında bulunmadığını vurguluyoruz. Bu, yalnızca solculuğun genel eğiliminin belirtilmesidir.

Zamanın Ruhu


1938 yılında yapılan 27. Alman Liberal Demokratları Forumu‘nun sonuç bildirgesinden bir kısım:

“Hitler büyük savaştan sonra batağa saplanmış bir ekonomiyi düze çıkaran, enflasyonu makul seviyelere çekerek enflasyon lobisini bitiren büyük bir liderdi. Aynı zamanda yaptığı sosyal ve iktisadi reformlarla tüm dünyanın övgüsüne mazhar olmuş, halkın teveccühünü kazanmış son derece yenilikçi ve demokrat bir liderdi. Böylesine reformist ve halkın içinden birinin Yahudiler ve komünistler hakkında arkaik gafletlere düşmesi kendisinin danışmanları tarafından yanıltıldığını göstermektedir. Gelgelelim bugün Hitler’e karşı şiddetli itirazlarda bulunan Yahudilerin Versailles zamanında neler yaptığı da herkesin malumudur. Biz zannediyoruz ki bu Yahudiler haksız bir şekilde elde ettikleri kazanç kapılarının ellerinden kayıp gitmesi yüzünden Hitler’e büyük bir kızgınlık duymaktadırlar. Ne yazik ki içinde pek çok başka grubu da ihtiva eden bu azgın topluluklar tepkilerini sandıkta gösterme erdeminden yoksundurlar.”

 

Liberal Demokrat Generator


Pek sağlam bir kaleme ve teorik altyapıya sahip değil misiniz? İnsanlar tarafından kaale alınmamak sizin de canınızı sıkıyor mu? Her gün ortalama 100 bin kişi tarafından okunmak ama aynı zamanda hakikatlerin savunucusu olmak mı istiyorsunuz? Son kullanma tarihi geçmiş ve artık kimse tarafından kullanılmayan ithamlarla kendi mizahsız çevrenizde “ehehe bize sorosçu diyorlar ehehe” şeklinde türlü türlü şaklabanlıklara girişmekten muazzam bir zevk mi alıyorsunuz? Az önce sayılanlardan biri ya da daha fazlası sizi de kapsıyorsa evet bir liberal demokrat olmaya çok yaklaştınız demektir. Eksik parçaları tamamlamak ve kusursuz bir liberal demokrat olmak isteyenlere özel Sir Pavlov Krugman, bir kez daha halkı için deniyor!

Öncelikle tam olarak ne yapmanız gereken hususların kafanızda bir taslak şeklinde oturması için örnek bir yazı paylaşayım. Şimdi gelelim kaleminizin olmazsa olmaz denebilecek özelliklerine:

  • Öncelikle asla ve kat’a bir kemalist, ulusalcı, milliyetçi, kürtçü, komünist olmadığınızı kanıtlamak için AKP iktidarının geçtiğimiz 10 yıl içerisinde gerçekleştirdiği olumlu icraatlara yazınızın ilk üç paragrafını ayırın. Buradaki kilit kavram ‘askeri vesayet‘. Mümkünse bir paragrafı komple buna ayırın, diğerlerinde de Ergenekon’u ve Kürt Meselesi’ni işlerseniz elinizdeki kartları avantajlı kullanmış olursunuz.
  • Hatırı sayılır bir AKP güzellemesinden sonra bir müddet ana akım liberal kavramların önemini uzun uzun izah edin. Demokrasi, çoğulculuk, katılımcılık, kalkınmacılık, serbestiyet gibi kavramları keyword olacak şekilde sıkıştığınız yerde kullanmaktan çekinmeyin.
  • Yer yer karşıtlarınızı militarist, ergenekoncu, beyaz türk, laikçi, kent burjuvazisi olmakla suçlayın. Unutmayın yukarıdaki kavramlar Godwin Yasası’ndan bile tesirlidir. Bunlardan üçüyle itham edilen muhatabınızın nakavt olduğunun farkında olun ve bir daha  el gün içine çıkamayacağının verdiği muzaffer edayla klavyenizin tuşlarına hunharca basmaya devam edin.
  • Sık sık hükümeti açıkça aklamayan ama asli niyetinin bambaşka olduğunu ve devrimsel reformların gerçekleştirilmesi için bazı milliyetçi ve dini hassasiyetleri okşadığından dem vurun. Unutmayın, hükümet aslında Kopenhag kriterlerini yürürlüğe koyabilmek için can atıyor ama önce sandıkta halkın aklı ve gönlü kazanılmalı. Birazcık sabır!
  • Sık sık ülkede kaliteli bir muhalefet olmadığından dem vurun. Ülkede %15 civarında oy potansiyeline sahip Ülkücü/Milliyetçi güruhu aşırılaşmış ırkçılar olarak önemsemeyin. Keza ülkedeki yurttaşların 1/4’ünü bünyesinde barındıran ana muhalefet partisinin halka inemediği yönünde absürd iddialarda bulunun.
  • Muntazaman reductio ad absurdum‘a başvurun. Herhangi bir durum değerlendirmesi yaparken olayı saçma sebeplere bağlamanız kaleminizi kuvvetlendirecektir. AKP’nin başarısının ardında demilitarizasyon, sivil anayasa, yurttaşlık haklarının sağlamlaştırılması, demokratikleşme gibi sebeplerin yattığını söylemeniz hiç sırıtmayacaktır.
  • Aynı şekilde ilk başta ana muhalefet partisi olmak üzere diğer partilerin niçin iktidar olamayacağını açıklarken de komik olmaktan kaçınmayın. “CHP zihniyeti, Yozgat’taki zoofili vatandaşı anlamaktan uzak olduğu için iktidar olamıyor işte!!!1” şeklinde atarlanmalarınız muhafazakar takipçilerinizin hoşuna kaçacaktır.
  • Diğer partilerdeki eksiklikleri dile getirme konusunda oldukça dobrayken, AKP söz konusu olduğunda alttan alan, mütevazi bir tutum takının. Mümkünse AKP değil de Ak Parti şeklinde yazın, bu nüans kesinlikle gözden kaçmayacaktır.
  • Hükümet kanadından gelen her türlü fecaat karşısında ‘umutlu’ tavrınızı sürdürün. Unutmayın, “umut” bir liberalin eli ayağıdır. RTE, yarın diktatörlük kurmaya and içse dahi, geçmişteki olumlu gelişmelerden dem vurarak hala onu ehlileştirmek için munis bir tavır takının.

Şimdilik bu kadar, ilerde aklıma gelirse ekleme yapabilirim. Haydi hayırlı liberallemeler.