Etiket arşivi: kesin inançlılar

Bir Meta Anlati Olarak Kemalizm


Kemalistler bizim icin ne yapti?

YES, COME TO THINK OF IT, WHAT HAVE KEMALISTS EVER DONE FOR US?

Bugünlerde herkesin suçlamaya alışık olduğu Kemalizm 1930’lu yıllarda yabancı basında Türkiye’nin imajı için yazılmış birkaç eser dışında bahsi bile geçmeyen bir kavramdır. Kavramın ideolojik olarak popüler olması 1960 muhtırası sonrası kendini ilerici olarak tanımlayan gençlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlamasına rast gelir. Onun dışında birkaç uçuk kaçık istisnayı saymazsak eğer 1980’lerde post-modern kritiklere tabi tutulana kadar hakkında pek de eleştirel düşünce belirtilmemiştir. Kemalizm’in 1980’den sonra ise bir felaketler ideolojisi haline gelmesinin sebebi ise Türk entelektüel hayatındaki paradigma kayışlarında yatmaktadır. 1960’lara kadar Durkheim/Gökalp hülyalarıyla beslenen entelektüel klik, 1960’larda Marx 1970’lerde Weber ve son olarak 1980’lerde ise Foucault’nun tesiri altına girecektir. 1970-80 döneminde entelektüel kanatta zuhur eden bu paradigma kayması Postmodern Durum’a biat etmiş olduğu için o dönemden önceki tüm konseptleri büyük anlatı olduğu gerekçesiyle reddecektir ki Kemalizm kavramı da bundan nasibini alacaktır. Çok geriye gitmeye gerek yok. Daha 10 sene öncesine kadar birtakım köktendinci ya da aşırı solcu kaçıkları saymazsak Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetici elitten sokaktaki manava kadar herkes üzerindeki imajı bir founding father konumundadır. Iş bu kurucu baba durumu 1980’ler sonrası ülkenin yaşadığı çeşitli politik buhranları büyük anlatıların çöküşüne bağlayan ex-solcu yeni liberal postmodernist elitin Mustafa Kemal’e ait her şeyi Kemalizm titri altında birleştirmesine ve mevcut cumhuriyetin 50-60 yıllık birikimi sonucu oluşturduğu politik kurumların ve algının topa tutulmasına vesile olmuştur. 1980’ler sonrası entelektüel kliğe hakim olan postmodernist hava, mevcut cumhuriyetin geçmişte sahip olduğu birtakım negatif özellikleri özenle seçerek tüm bu olumsuzlukları Kemalizm adı ile bir meta-anlatı altında toplamıştır Bunun üstüne 1989’da Soğuk Savaş sonrası gelen çözülme ve rehavet ortamı Türkiye için pek de heyecanlı geçmeyecek ülke belki de Cumhuriyet tarihinin en kaotik 10 yılını geçirecekti. Bu kaos ortamında zaten ağır ağır dönüşüm geçiren Cumhuriyet de Kemalizm titri altında en ağır kritiklere tabi tutulacak ve hatta artık açık açık vadesinin dolduğu beyan ediliyor olacaktır. Burada bir parantez açmak istiyorum. Söz konusu Kemalizm eleştirilerinin spesifik olarak isabetli olduğu hususlar yok değildi ama buradaki problem yarım yüzyıllık bir geçmişi olan anayasal bir cumhuriyetin farklı dönemlerde farklı güçler tarafından yön verilmiş süreçlerini tek bir konsept ile izah edilmesinin hatalı olması idi. Daha sade olmak gerekirse 1923’ten günümüze kadar olan dönemde tüm yönetimsel ve hiyerarşik birimleri tek bir entite altında birleştirmenin kavramsal olarak hatalı olduğunu belirtmek istiyorum. 2000’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti çeşitli iktidar odaklarının güç savaşlarına tanık olmuş, zamana göre yönetim stili ve politika anlayışı da değişmiş ve revize olmuştur. Bu nedenle demem odur ki hem 1933’teki Korporatist-Solidarist politik anlayışı hem 1980’lerdeki ordu sponsorluğundaki arz yanlı politikaları tek bir başlık altında toplayıp kritiğini yapmak imkansız olduğu kadar bilahare bunu yapmaya çalışmak da saçmalıktır. Kaldı ki 1924’teki Kemal ile 1935’teki Atatürk arasında bile politik ve ahlaki olarak dağlar kadar fark vardır. Birbirinden farklı dinamikleri olan politik süreçleri bulundukları tarihi hazneden süzüp 1968 sonrası icat edilmiş postmodern edebi yöntemlerle eleştirmek pek de akıl alır cinsten olmasa gerek. İroniye bakınız ki postmodern dervişlerin diline doladıkları ‘Everything is a social construct’ geyiği esasında kendi kavramsallaştırmaları için geçerlidir. Kah Kemalizm kah 2004 sonrası popüler olmuş Ulusalcı kavramı postmodern değerlere biat etmiş kültürel liberaller tarafından üretilmiştir, daha doğrusu onların deyimiyle birer sosyal inşa ürünü basit kavramsallaştırmalardan öte bir şey değildirler. Bunun ötesinde CHP’nin altı ilkesi dışında Kemalizm diye tabir edebileceğimiz sistemli bir politik ajandaya sahip olan bir ideoloji ya da doktrin yoktur. Bu kavram 1968 havadislerinin yukarıda belirtilen iklimi yeşertmesi sonucu günah keçisi olmuş manasız bir yaftadan öte bir şey değildir. Peki Kemalizm ne oldu da bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde günah keçisi oldu diye sorarsanız birkaç nedeni var. 1) Değişen Entelektüel Paradigmalar: 1968 olayları aktivist sol için mühim olduğu kadar entelektüel sol için de bir kırılma noktasıydı. Bu tarihten sonra mevcut yapılar kökten bir şekilde sorgulanmaya başlanacak hatta yer yer Modernite adı verilen bir başka meta-anlatının reddiyesine kadar varan ateşli ve bir o kadar da fanatizan fikirler ana akim haline gelecekti. Foucault, Lyotard, Baudrillard, Derrida, Said, Kristeva, İrigaray gibi pseudo-entelektüellerin Aydınlanma Projesi’nden Modernite’ye kadar hemen hemen her şeyi yapisokume uğratma çabası akademik çevrelerde şok etkisi yaratmış ve modern dünyanın postmodern şeyhleri bu karambol ortamında Humanities disiplinlerinde akıl almaz tahribatlara yol açmışlardı. Zamanın postmodern şeyhleri içinden çıktıkları batı medeniyetinin birer ferdi olmayı reddedip onu bir Antichrist’a dönüştürmekle yetinmiyor aynı zamanda çeşitli olaylar ve olgular karşısında ciddi çelişkiler barındıran tutumlar sergiliyordu. İktidar üzerine düzdüğü tenkitleriyle ünlü Foucault bir yanda Marksist olarak başladığı entelektüel hayatını liberteryen piyasa taraftarı Hayek ve Mises’in fikirlerini kucaklayarak sürdürürken es zamanlı olarak İran Devrimi’nin ruhani önderi Humeyni’ye ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ diyordu. Keza Derrida’nin Nazilerle olan flörtüne ya da Baudrillard’in El-Kaide teröristlerine Le Monde’dan yolladığı selamına değinmeye gerek bile yok. Buradaki problem gayet sarih bir şekilde görünmektedir. Bunun Türkiye’deki yansıması olarak ise Birikim Dergisi etrafında şekillenen farklı eğilimlere sahip yeni solcu/kültürel Marksist’in Cumhuriyet karşısında takındığı gülünç tavır örnek gösterilebilir. Bu zatlara göre Cumhuriyet başarısız olmuş bir Aydınlanma Projesidir ve sahip olduğu iddia ettiği tepeden inmeci elitist üstünlüğü de Kemalizm adı altında ezilen halka dayatarak kendini yeniden üretmektedir. Kemalizm’e yönelik postmodern kritikleri kullanarak prim yapan zatların başında Murat Belge, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve Ahmet İnsel gibi Birikim Dergisi etrafında kümelenmiş kliği saymak pek de hatalı olmayacaktır. Bu zatların hepsinin de ortak özellikleri mahir olduklarını iddia ettikleri mesleklerinde vasat bir fikir işçisi konumunda olabilecek iken Kemalizm Antichrist’ini şahlandırmaları sayesinde hatırı sayılır bir entelektüel şöhret elde etmiş olmalarıdır. Katliam kıvamındaki çevirileri ve Kültürel Marksizm’den esinlenmiş edebi kritisizmi ile Murat Belge, üçüncü dünyacı tezlerle kafası bulanmış Baskın Oran, Özal ve Erdoğan gibi despotik eğilimler taşıyan liderlere sempatiyle yaklaşan gasteci parçası Cengiz Çandar ve Marksizm dinine biat etmiş bir kesin inançlı olarak Ahmet İnsel entelektüel kamuoyunda bir müddet sonra mainstream haline gelecek Anti Kemalizm korosunun popüler medyadaki başlıca figürleri olacaktı. Bu eleştirmenlerin hepsinin farklı bir çıkış noktası ve meşguliyeti vardı ama Kemalizm adlı Antichrist inşa edilirken el birliğiyle çalışmışlar ve bu uğurda kah köktendinci teröristler ile kah insan azmanı Marksist terör örgütleri ile entelektüel işbirliği yapmaktan çekince duymamışlardır. 
2) Değişen Ekonomik Dengeler: 1970’ler ile birlikte dünya yeni ekonomik krizler tecrübe ediyor ve bunun sonucunda 40 yıldır egemen olan Keynezyen paradigma mevziiye çekilirken Hayek/Friedman ekolünün on plana çıkardığı ve karşıtları tarafından neoliberalizm şeklinde tasnif edilen ekonomik görüş siyasi karar alıcılar tarafından hızla benimseniyordu. Bunun sonucunda 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte Türkiye de bu yeni sisteme adım atacak ve küçük istisnalar dışında 1930 yılından beri aynı şekilde çalışmakta olan iktisadi mekanizmasını reforma tabi tutacaktı. Düğümün çözülmeye başladığı yer de 1980’lerin sonunda başlıyordu zaten. Yeni kurulan cumhuriyetin yerli sermaye yoksunluğu ve beşeri sermayenin elverişsiz olması sebebiyle batı tarzı market-friendly bir kapitalizmle kalkınması imkânsızdı. Bu nedenle devlet güdümünde ve önceliğinde özel sektörle işbirliği ve dayanışma içerisinde olan Korporatist bir kalkınma stratejisinin benimsenmesi karar kılınmıştı. 1929 Krizi ve 2. Dünya Savaşı da genç cumhuriyetin bu iktisadi politikasını doğrular nitelikte ampirik vakalar olarak vuku bulmuştu zaten. 1945 sonrası liberal demokrasiye geçen genç Cumhuriyet bu atılımla birlikte on yıldır gündemde yer alan Toprak Reformu’nu askıya alıyor ve daha serbesti yanlısı bir yönetime geçiyordu. Bununla birlikte dünyada Bretton Woods adında yeni bir iktisadi sistem kuruluyor ve bu sistem doğrultusunda finansal ve ekonomik istikrar başlıca hedef olarak gözetiliyordu. Strateji ise bugünlerde İthal-İkameci kalkınma olarak bildiğimiz İmport-Substitution modeli olarak belirleniyordu. Demokrat Parti 1950-54 arasında piyasa odaklı bir kalkınma stratejisi izlemiş olsa da iktidarının geri kalan yıllarında ithal-ikame stratejisini benimseyecek ve bu kalkınma modeli 1980 yılında alınan kararlara kadar geçerli olacaktı. 1980 sonrası gelen ekonomik liberalleşme, küreselleşme ve yerelleşme dalgası teknokrat ekonomistler tarafından ayakta alkışlanacak ve hatta bazı akademisyenler 1980 öncesi Cumhuriyet ekonomisini Nehru/Nasser çizgisinde üçüncü dünyacı, otarşik ve arkaik bir model olarak tasvir edeceklerdi. Liberalizasyon dalgası sadece ekonomiye değil politik ve kültürel hayata da tesir edecek ve ekonomik hayatta gerçekleşen polarizasyon ve atomizasyonun politik ve kültürel yansıması olduğu gerektiği yanılsaması vuku bulacaktı. Bunu Anti Kemalizm muhiplerinin Marx’in ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler tezine ya da Gramscian hegemonya konseptine bağlamak oldukça mümkün. Ekonomik altyapının üstyapıyı belirleyeceği tezinin doğruluğu tartışma konumuz değil ama Anti Kemalist cephenin ekseriya kültürel marksizmle hemhal olmuş kişilerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak pek de önemsiz bir nüans olmadığını belirtmek elzem. 3) Entelektüel Tutuculuk/Düşünsel Tembellik: Mevcut sistemdeki arızaları sistemin tüm geçmişine mal etmeye çalışan kültürel elit sistemi muhakeme edecek bilgiden yoksun olmasına rağmen postmodern diskurdan edindiği yöntemler ile kendine olmayan bir sistem(ya da canavar demek daha doğru olur sanırım) icat eder ve bunu olabildiğince yüzeysel bir şekilde kah çarpıtarak kah yanıltarak genelleştirmeye çabalar. Sadeleştirmek gerekirse sözüm ona entelektüel olan kişi mevcut arızaları aslında var olmayan bir X konseptine bağlayarak kendine her türlü problemde suçlayacak bir canavar yaratmış olur. Örneklerini saymakla bitiremem. Marksistlerin birbirinden farklı dinamikleri olan ve her ülkede/bölgede farklı şekillerde serpilen ekonomik sistemleri Kapitalizm konsepti altında birleştirmeleri ya da üçüncü dalgacı radikal feministlerin gündelik hayat ya da politik mevzularla alakalı hemen hemen her şeyi Patriyarka canavarına bağlamaları akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Böylelikle süreç entelektüel gelişimini asla tamamlayamamış, kantitatif düşünme stilini asla edinmemiş ve kelimelerle kafayı bozmuş sözüm ona edebi/kültürel eleştirmen vasfındaki birtakım pseudo-entelektüelin bu zayıflıklarını Kemalizm adı altında bir canavar ideolojisi yaratmasıyla sonuçlanmıştır 4) Yüzeysellik/İndirgemecilik: Bu da üçüncü maddeyle ilintili olsa da başka nüveler barındıran apayrı bir problem. Sözüm ona Kemalizm kavramsallaştırmasına a priori olarak biat etmiş akademik elit bu kavramsallaştırmayı ya oldukça indirgemeci bir şekilde yapmakta ya da olayları&olguları tarihsel cenderesinden çıkartıp 1968 sonrası icat edilmiş abuk kavramlarla etüt etmeye çalışmaktadır. Bunu 19. yüzyılın başından beri asayiş açısından sıkıntılı bir problem olagelmiş şark meselesinden aldıkları spesifik örneklerden ya da erken Cumhuriyet döneminde bugünün şartlarıyla oldukça komik geçen mizansenler aracılığıyla kavramsallaştırmalarını süslemelerinden anlayabiliriz. Ek olarak, birbirinden farklı gelişim orijinleri ve aşamaları olan modernleşme ve batılılaşma projesinin tek bir merkezden yönetilen şeytani bir sistem olarak görüyorsanız ya entelektüel açıdan düpedüz cahilsiniz ya da konseptleri kendi keyfince çarpıtan postmodern bir şarlatansınız (ya da Socialist Calculation Problem ve Use of Knowledge in Society dediğimiz konseptlerden zerre haberiniz yok). Eğer Kuzey Kore gibi Fanus vaziyetinde bir ülkede yasamıyorsanız tüm toplumsal dinamikleri tek bir merkezden tek bir amaç uğruna kontrol ve seferber etmeniz matematiksel olarak imkansızdır. Bu nedenlerledir ki Kemalizm Antichrist bir ideoloji olarak son 40 yılda entelektüel kamuoyunda ve sonrasında kitlesel medyada kendine oldukça sık yer bulan bir kavram haline gelmiştir. Ne yazık ki tüm araştırmalarıma rağmen Kemalizm adlı şeytani bir sistemin olduğunu iddia eden eleştirmenlerin bu konuda çeşitli edebi kelime oyunları, tarihi bağlamından koparılmış pejoratif örnekler ve soyut kavramsallaştırmalar dışında elle tutulur, ansiklopedik veriye dayalı bir şekilde incelediğini görmek bana nasip olmadı. Aksine bu entelektüellerin Kemalizm kavramını tüm kötülüklerin toplandığı bir meta-anlatı seklinde ele aldığı görülmektedir. Son 20 yılda Kemalizm’e eleştirel olarak yazılmış 3 akademik(pek de akademik değil esasında) çalışmaya değinmeden bu yazıyı bitirmenin yanlış olacağı niyetindeyim. Fikret Başkaya, Sevan Nişanyan ve Atilla Yayla son 20 yılda akademik olarak Kemalizm’i eleştiriye tabi tutan başlıca düşünürlerin başında geliyorlar. Başkaya malum kitabında 1968 sonrası oluşan etnik ve dini kimlik siyasetinin tesiriyle Kemalizm’i tekçi ve Bonapartist olmakla eleştiriyorken Nişanyan 1989 sonrasının getirdiği özgür ve liberal dünya perspektifi ile Kemalizm’i bir diktatörlük ideolojisi olarak betimliyor. Bu iki yazardan daha geç olarak Atilla Yayla ise muhafazakar-mukaddesatçı bir klikten geldiği için bu hususta 2000’lere kadar pek konuşmamayı tercih etse de bir aşamadan sonra Kemalizm konseptini liberal ve çoğulcu bir perspektiften eleştiren başlıca eleştirmenlerden biri olmuş ve bu sayede hatırı sayılır bir reputasyon da elde etmiştir. Bahsi geçen üç yazarın entelektüel eğilimlerini ayrı ayrı analiz etmekle yazıyı gereksiz yere uzatmış olurum ama sadece şunu söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Sözüm ona ‘bu’ akademisyenler Kemalizm üzerine yaptıkları çalışmalarda pek de titiz davranmamış ve Cumhuriyet projesini incelerken birtakım spesifik örnekleri pik ederek tarihsel realiteleri alenen çarpıtma girişimlerine mükerrer kereler başvurmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen üç kişinin de hem Kemalizm konseptine sundukları katkılar hem de diğer çalışmaları akademik açıdan şaibe doludur ve pek çoğu pervasızca intihal ürünü tezlerdir. Meselenin Türk tarafında yer alan ya da Enternasyonal boyutunu temsil eden postmodernist entelektüel kanadın Cumhuriyet tarihi üzerine titiz çalışmalar yapan Bernard Lewis, Andrew Mango, İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve Zafer Toprak gibi akademisyenlerle akademik kalite açısından boy ölçüşebilme şansı yoktur. Postmodern ve çoğulcu bir vizyon ile tek parti yönetimini ve sonrasını Kemalist tahakküme indirgeyen fikri tembellik mustaribi bu sözde-entelektüeller Lewis ya da Toprak gibi kendi alanlarının önde gelen akademisyenleriyle canlı yayına çıkıp bu kavramı tartışma kapasitesinden yoksundurlar çünkü her türlü kötülüğün müsebbibi olarak gördükleri Kemalist tahakküm kantitatif ya da ampirik herhangi bir bulgudan yola çıkarak değil, kavramlarla ve kelimelerle kafayı feci halde bozmuş birtakım kültürel/edebi çalışmalar muhibi akademisyenlerin takıntılarının mükerrer kereler dile getirilmeleri sonucu inşa edilmiştir. Evet, Kemalizm diye bir şey yoktur. Elbette dönemin kayıtlarında ve daha sonraları da bu kavram ara sıra tedavüle sokulacak ama asla 1968 sonrası değişen dünya paradigmaları sonucu ifade edildiği gibi şeytani bir düzen olarak tasvir edilmeyecekti. Kemalizm en fazla CHF’nin sahip olduğu altı ok ile kavramsal bir zemine oturtulup genelleştirilebilirdi ki, bu altı okun bile zamana ve mekana göre farklı yorumlara maruz kaldığını biliyoruz. Kemalizm 1968 sonrası kendisine yapisokume uğratılacak meta-anlatı arayan Kültürel Marksistler, mevcut anayasal ve laik rejime ilk başından beri düşmanlık besleyen İslamistler ve küreselleşmenin getirdiği ütopyacı fikirlerle müsemma olup hayali düzenlerle efsunlanmış Liberaller tarafından bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi ve o dönemden bugüne isminin önüne muhalif titrini yapıştıran her er kişi tarafından bol bol kullanıldı. Cumhuriyet tarihini hakikaten hakkaniyetle inceleyen akademisyenler geçmiş 80 yıla Kemalizm gibi cazibeli ve pejoratif bir sticker bulamadıkları için sesleri sürekli olarak cılız kaldı ya da görüşleri asla bütünsel bir şekilde ele alınmadı. bunun yerine ne dediğinden ziyade Kemalizm etiketini parola olarak kullanan sözüm ona muhalif düşünürler çalışmalarının yetkinliği sorgulanmadan el üstünde tutulur oldular ve akademik/medyatik şöhretin kapılarını aralarken; mevcut rejimle hesaplaşma güdüsüne sahip iktidar partisinden de sürekli ikbal beklentisi içerisinde bulundular. İşte  bu yüzdendir ki Kemalizm diye şeytani bir konseptin olmadığını düşünüyor ve ironiktir ki bunun 1968 sonrası hatalı varsayımlarla dünyayı anlamaya çalışan pseudo-akademisyenlerin entelektüel bir mühendislik ürünü olduğu sonucuna kani oluyorum.  

Reklamlar

Elit Vicdan Kukumalari


Gectigimiz hafta AKP mitingine katilan bir capulcunun yazisini okurken boylesine deli sacmasi bir yazinin sadece apolitik ve gezi eylemleri sonrasi politikaya heves etmis bir cuhelanin kaleminden dokulebilecegini dusunup yarisinda sikilip kapatmistim. Bu yazinin sosyal medyada paylasim rekoru kirdigini gordukten sonra donup tekrar okuma geregi duydum ve AKP neden kazanir muhalifler nicin kaybeder sorusunun cevabini tekrardan gormus oldum.

Öncelikle kitleden bahsetmek lazım. Kim bu bir milyon insan?

Onlar görmezden gelinenler…evet, bugüne kadar gözümüzün önünde olan ama görmezden geldiğimiz insanlar var ya, hani farkına varmadığımız, hani iki kelime konuşmaktan sıkıldığımız…

İşte onlar…

Çoçuğumuzun bakıcısı Nermin Abla…

Sitemizin güvenlik görevlisi Kadir…

Tekstil atölyesinde günde 12 saat sigortasız çalışan Hatice…

Annesi Meliha…

Kardeşi Sanlı…

Yazinin bu kismindaki pejoratif ifadeler bir yana yazarin bu tespitlerinin sosyolojik olarak sahane tespitler oldugunu one suren akademisyenlerin de ne kadar suurlu ve hakkaniyet sahibi oldugunu gormek mumkun. Oncelikle AKP secmeninin agirlikli bir kisminin lise mezunu dahi olmayan ve gorece muhafazakar-mukaddesatci hayatlar yasadigi herkesin malumu ama bu durum ust-orta sinifin ya da beyaz yakali beyaz turklerin zulumlerinden ziyade AKP secmeninin hakikaten de toplumun kisir denebilecek bir kismini temsil ediyor olmasindan kaynaklaniyor yani AKP secmeni genellikle orta-alt tabakaya mensup insanlar ancak bu durumlarinin pek de acinasi oldugunu soylemek guc. Bundan yaklasik 3 sene once Gallup’un anketinin de ortaya koydugu gibi Turkiye’de yasayanlarin %75’i halinden memnun. Memnun olmayanlarin agirlikli kismi ise ulkenin Beyaz Turk olarak nitelendirilen beyaz yaka ust-orta sinif uyelerinde olusmakta.

Iste halinden ve durumundan gayet memnun olanlara karsi hep bir yari-acima hali ile bakan zavallilara ise Elit Vicdan Kukumalari diyoruz. AKP secmeninin aslinda acinacak durumda olan kutlelerden ziyade kisiliksiz mevdudiyetlerini ve kifayetsizliklerini tek bir adamin pesinde kosarak gidermeye calisan inanmislar grubu oldugunu gormeleri icin ise daha firinlar dolusu ekmek yemeleri gerekecek gibi duruyor.

AKP’nin Beyaz Turkler’den ve ust-orta siniflardan zorbalikla ve her sene arttirarak aldigini yeniden dagitimla bu alt sinif Anadolu magandalarini ihya ettigini, dahasi bu beslenip semirilen magandalarin sayilarinin milyonlara vardigini ve her 4 senede bir basina “milli irade” olarak patladigini gormekten yoksun bu kisilere Elit Vicdan Kukumalari adi veriyoruz.

Peki kim bunlar? Onlar fazla beslendikleri icin boylari 3 metreyi bulan dev adamlar degil elbette ama gorece kurtarilmis bir yerde yetismis, ust siniflara mensup ve yaygin suclamanin da dedigi gibi halk konusunda hakikaten bilgisiz ya da daha dogru bir sekilde soylemek gerekirse iyimser olan insanlar. Ulkenin kaderini tayin eden %5’lik dilimin birer uyesi olmakla birlikte ayni zamanda asla gidip gormedikleri, gidip gorse bile kavrayamadigi Anadolu hakkinda romantik duslere sahip insanlar demek pek de hatali sayilmaz. Bu insanlarin karakteristik ozelligi ise normalde kendileriyle kiyaslayinca epey dusuk profile sahip insanlarin ahvalinden uzuntu duymalaridir. Buraya dikkat etmenizi istiyorum. Dunya tarihi boyunca midir bilemem ama modernite dedigimiz icinde bulundugumuz surecte ezilen oldugu iddia edenlerin sozcusu hakikaten ezilenlerden ziyade o ezilenlerin durumunu gorup vicdaniyla hesaplasamayan ust sinif mensuplaridir. Karl Marx, Edward Said, Michel Foucault, Jean Paul Sartre, Naom Chomsky ve daha niceleri…

“AKP, nüfusun modernleşmeden dışlanmış ve hor görülmüş çoğunluğunu temsil ediyordu. Onlara bir şans verilmesi gerektiğini düşündük. Ayrıcalıklı ve Batılılaşmış bir çevreden geliyorum, fakat bir Sartre’cı olarak kendi sınıfıma ihaneti meşru buldum. Böylece AKP’yi destekledim”  – Siyaset bilimci ve eski UNESCO bürokratı Ali Kazancıgil

 

Öte yandan, Batılılaşmış sol elit kendini —İstanbul’un şık semtlerinde, hükümete gelen Anadolulular için kullanılan tabirle— bu “köylüler” karşısında suçlu hissediyordu. Başbakanın aralarından çıktığı muhazakârlar nezdinde Batılılaşmış elitlerin vicdanı rahatsızdı. Zira, laik ve askeri düzenin demir yumruğu altında bu dindar ve mütevazı kesimlerin türbanlı kızlarıyla alay edilmiş ve bu kesimler birçok dini özgürlükten mahrum bırakılmışlardı.

Elit Vicdan Kukumalari sadece AKP karsisinda degil Dunya’nin dort bir yaninda ezilen, hor gorulen ve dusuk gelirli insanlara karsi ontolojik olarak sempati besler gerekirse onlarin kendi kazandigindan ihya edilmesi icin elinden geleni yapar. Bu kisiler sadece 50 yillik kitle iletisim araclari sayesinde haberdar olduklari Afrika’daki insanlik dramlarina lanet okurlar hatta belli bir yastan sonra kendilerini sadece fakir ve ac insanlarin durumlarinin iyilestirilmesine adarlar. Onlara gore Afrikalilarin ac kalmasinin sorumlusu Afrika ulkelerinin baslarindaki diktatorlar degil-ki gorunen o ki Afrikalilar baslarindaki diktatorlerden oldukca memnunlar- vahsi kapitalist bati uygarliginin alcak kar gudusudur.

Aslinda biraz dikkatli bakinca onlara hemen hemen her yerde rastlayabilirsiniz. Davos Zirvesi’nde Kuresel Adaletsizlik ve Fakirlik uzerine konferanslar verirler, Nisantasi’nda Hakkari’deki bir koy okulu icin kitap kampanyalari yaparlar hatta bazilari o kadar ileri gider ki “devlet nicin benden daha fazla gelir vergisi alip fakirlere dagitmiyor” diye veryansin ederler. Bu turun uzun yillardir karikaturlesmis bir baska versiyonu ise caretta carettalar icin yardim sergisi duzenleyen salon beyfendileridir ki onlardan bahsetme geregi bile duymuyorum.

Gorunen manzara o ki Beyaz Turk’un bu durumun farkina varmasi oldukca zaman alacak ve o zamana kadar da baslarindaki diktatore delilercesine tapan bu azgin guruha karsi dokunakli ve acikli dusler beslemeye devam edecekler. Umalim da 30 Mart 2014’te alinan agir yenilgi Beyaz Turk icin bir silkinme evresini baslatsin zira AKP/RTE su anda hic olmadigi kadar guclu ve bu gucunu onumuzdeki senelerde surdurebilecek vizyondan yoksun olmasina ragmen Beyaz Turk’lerin icinde mevzilenmis Elit Vicdan Kukumalari sayesinde gucunu korumaya devam edecek. Beyaz Turk her durumda kendini suclu goren psikolojiden kurtulup karsisindaki canavarin azametini gormedigi surece RTE gibi binlercesinin daha zulmune maruz kalmaya devam edecek ve en dokunaklisi da siyasetin kurallari icersinde bunca haksizliga ragmen oldukca naif bir yaklasima sahip oldugu icin ezilmeyi ve somurulmeyi bir nebze de olsa hak edecektir. Beyaz Turk sunu unutmamali ki gectigimiz Haziran’da Eskisehir’de 19 yasindaki bir cocugu doverek olduren 5 kisiden 3’u isci biri kucuk esnaf oburu ise gariban, halk cocugu(?) polisti. O aciyarak baktiginiz sefiller, sizden daha az para kazandigi icin degil sizin yetkinliginizi ve hakikaten basarili olmanizi kompleks yaptigi icin size saldiriyor.

Gerisini de birakalim ustad tamamlasin:

Muhafazakar ve gecekondu gençliğinin zengin üst sınıf olarak nitelendirilenlere karşı hem aşağılık kompleksi hem de öfkesi vardır. Muhafazakar çizgilerine rağmen bu öfke onları mafyavari şiddete baş vurmaktan alıkoymaz. Ezildikleri kadar ezme mantalitesine sahiptirler. Karakteri birilerine sığınmaya meyilli olan aşağılık kompleksine sahip gençler özdeşim kuracakları lider profili ararlar. BB, mafya babalarına özenen gençlerin kendilerini tanımlayabildikleri lider konumuna gelmiştir. AKP gençliği BB’ye reis diye hitap eder. BB’nin gölgesinde kalan partinin büyükleri ona beyefendi demeyi tercih ederler ‘Reis’ ve ‘Beyefendi’ BB’nin en çok haz aldığı hitaplardır. Dış politikanın sarpa sardığı değerli yalnızlık günlerinde ‘Reis’ ve ‘Beyefedi’ kavramları kabile devletine dönüştüğümüzün resmi olmuştur. Partinin politikalarıyla beraber kullandığı dil ve yeni gençliğin kendini tanımlama şekli de son yıllarda tamamiyle değişmişti. Bir çok ilde maalesef toplum içerisinde dikkate alınmayıp değersizleştirilen gençler AKP gençlik kollarına üye olup kendine yer edindi. Gücün sembolü olan Erdoğan onlar için mukaddesti ve mutlak biat edilen liderdi. AKP rozeti takmak gücü elinde tutmak anlamına geliyordu. Ankara Yeni Mahalle’de sokağın suça meyilli gençleri AKP gençlik kollarına üye olarak özel kimlik çıkarıp, polislere kafa tutuyorlar. Türkiye’nin bir çok yerinde suça bulaşan AKP gençliği Ankara’dakiler gibi partinin gücünü kendilerine kalkan yapmış durumdalar. Yozlaşan ve aşağılık kompleksi taşıyan zayıf karakterli ve heyecanlı her genç, kendine en yakın lider olarak Erdoğan’ı görüyor. Erdoğan, bilerek ve isteyerek yaptığı mağdur edebiyatı ve arabesk tavırlarıyla AKP gençliğini kendine bağlamış durumda. BB’nin medya patronunu ağlatması ne kadar içimizi acıtmışsa bu insanlar karşısında kendini aşağılanmış hissedenleri o kadar memnun etti. A. Öymen ve N. Ilıcak karşısında, A.Selvi, N. Alçı ne kadar eğrelti durursa dursun AKP gençliği için özlenen ve beklenen bir duruştur. Abdulkadir Selvi’nin, Kadri Gürsel’e ‘Siz Beyaz Türkler’ diye çıkışı yarım asırlık bir kompleksin dışa vurumuydu. Ezilmişlik sendromu. BB, Türkiye’nin değil ezilmişlik sendromu yaşayan entellektüel görünümlü kısır fikirlilerin ve itibarı olmayan gençlerin lideridir. – Fuat Avni

Fanus


“Yoksul olan herkes hayal kırıklığına uğramış değildir. Şehrin kenar mahallelerinde yaşayan yoksullardan bâzıları, kendi uyuşmuş hayatlarından şikâyetçi değildirler. İçinde bulundukları çukurun dışındaki bir hayâtın düşüncesi, onların tüylerini ürpertir. Açlıktan ölmenin sınırında yaşayan yoksulların hayâtı, gâyeli bir hayattır. Yiyecek ve yatacak yer bulmanın amansız mücâdelesine girişmiş olanlar, boşuna çaba harcamış olma hissine hiçbir zaman yakalanmazlar. Varılacak amaçları maddî ve âcildir. Her yenen yemek, onlar için bir amacın gerçekleşmesidir; tok karna yatağa girmek bir zaferdir ve açıktan gelen her beleş şey bir mûcizedir. Köle hayâtı yaşayanlar yoksuldurlar; buna rağmen köleliğin yaygın olduğu ve uzun süre devâm ettiği yerlerde bir kitle hareketinin doğması zayıf ihtimaldir. Köleler arasındaki mutlak eşitlik ve köle mahallelerindeki samîmî sosyal ilişkiler, ferdin hayal kırıklığını önler. Köleliğin yerleşmiş âdet hâline geldiği bir toplumda başkaldıranlar, yeni köle olanlarla kölelikten hür bırakılanlardır.  (Eric Hoffer – Kesin İnançlılar)

Aşağı yukarı beş senedir aktif bir sosyal medya kullanıcısıyım ve bazen bu tarz ortamlardan çok sıkılıyorum. Sürekli kendini tekrarlayan benzer icerikte espriler ve gündemler görmek beni boğuyor. Hayatta yapabileceğimiz onca güzel şey varken niçin saatlerimizi ekran başında harcıyor olabiliriz ki? İnsan ilk başta bu kadar zaman harcadığımıza göre burada epey mühim işlerin döndüğünü düşünüyor, ama gün boyu gözümüzün önünden akan, sürekli ısıtılan ve birbirinin kopyası gündemlerden başka bir şey değil gibi duruyor. Gelgelelim, bunların hiçbiri sosyal medya ve internetin muazzam bir güce sahip olduğu gercegini gölgeleyen şeyler değil.

Değişik bir zamanda yaşıyoruz. Ağzımızı kıpırdatmadan gün içerisinde binlerce kişiye seslenebiliyor ve onlarla iletişime geçebiliyoruz. Dışarıdan yalnızlık gibi görünen halimizin aslında daha önce hiçbir zaman elde edemediğimiz sosyalleşme ortamının ayağımıza gelmiş versiyonundan başka bir şey olmadigini soylemek mumkun. Evet bu sosyalleşmenin ta kendisi ancak geleneksel olanından biraz daha farklı; çünkü burada insanları çoğu kumar olan olasılıklar sonucunda değil bizzat kendi tercihlerinizle tanıyorsunuz ve bu da gündelik hayatınıza nazaran gayet steril bir (sanal) çevreniz olmasına imkan veriyor. İnternet sayesinde hayranı olduğunuz metal grubunun, desteklediğiniz siyasi partinin, taraftarı olduğunuz basketbol takımının, hoşlandığınız türde kızların bulunduğu çevreye dahil olmanız olaganustu bir şekilde kolaylaştı ve bu da bir müddet sonra internet müdavimleri için artık geri dönüşü olmayan bir gettolaşma sürecinin içerisine girmelerine sebebiyet verdi. Bir müddet sonra burası öyle bir yere geldi ki pek çok insan içinde bulunduğu dünyanın ya da toplumun değerlerini sadece buradaki dar çevresini göz önünde bulundurarak algılamaya başladı. Sosyal medya artık pek çok insan için bir fanustan farksız. Zamanımızın çoğunu burada neredeyse görüşlerinin cogunu bildiğimiz ve hemfikir oldugumuz insanlarla  aynı şeyleri tekrarlayarak harcıyoruz, daha da kötüsü bir müddet sonra içinde bulunduğumuz toplumu da bu şekilde algılamaya başlıyoruz.

Lafı iyice uzatmadan konuya gireyim. Bizim büyük birader her zamanki içtenliği ve samimiyetiyle  gene bir şeyler demiş ve bunun üzerine geçtiğimiz günlerde Twitter’da epey fırtına kopmuş. Başbakan gündem belirliyor lütfen gazına gelmeyin diyeni mi ararsın, bu demeçlere binbir kulp bulmaya çalışanı mı ararsın yoksa ağzına geleni RTE’ye söyleyen mi ararsın. Sosyal medya kullanicilarinin cogu dün gayet hararetli bir şekilde bu konuyu tartıştı. Açıkçası Tayyip Erdoğan’ın bu açıklamaları yaparken bazılarının iddia ettiği gibi gündem belirleme telaşı güttüğünü düşünmüyorum. Bana kalirsa kendisi bu tip açıklamalarında son derece içten davranıyor. Ne yazık ki ona tepki gösteren bizler için aynı şeyi söylemek mümkün değil.  Ne diyorduk? Aslında burada hepimiz kendi damak tadımıza göre derebeyliğimizi kurmuş insanlarız. Gün boyu kendi fikirdaşlarımızla cirit atınca bir müddet sonra gündelik hayatta gayet normal karşılaşabileceğimiz bir şey burada heyheylenmemize sebebiyet veriyor, yeri geliyor bizi çileden çıkarabiliyor. RTE’nin açıklamaları da bundan farklı değil. Hepimiz farkındayız ki aslında yakın çevremizde dahi RTE gibi düşünen sürüyle insan var. Ancak sosyal medya aracılığıyla o çevreden  o kadar soyutlanmışız ki buna benzer sözleri halkı temsilen kameralar karşısında konuşan birinden duyduğumuzda çıldırıyoruz. İşte içine hapsolduğumuz fanusun hikayesi de burada başlıyor. Çünkü bu artık sadece toplumda soyutlanmayı değil aynı zamanda olmayan bir dünyayı kurgulamamıza yol açıyor. Artık dünyamızı Twitter’da takip ettiğimiz 300 kişiye ve FB’taki 500 arkadaşımıza göre şekillendiriyor ve tüm toplumu buna göre okuyoruz. Hal böyle olunca bazen sekanslar uyuşmuyor ve dün olduğu gibi çatlaklar ortaya çıkıyor. Halbuki buradaki herkes farkında ki aslında yan komşusu emekli teyze de, her gün sigara aldığı büfeci de pek çok konuda benzer şekilde tahammül edilemez görüşlere sahip ama fanusa bir kere girince içinden çıkmak o kadar da mümkün olmuyor. Çoğumuz toplumun çevremizdeki insanlar gibi liberal, işçi hakları savunucusu ya da seküler olmasını umuyoruz, daha doğrusu böyle olduğunu kafamızda kuruyoruz ve bu kurgusallığa ilk başta da kendimiz iman ediyoruz. Esasında halimiz 1970’lerde dağa taşa parça yapan punk-rock gruplarının başa Iron Lady gelince kendilerine somut hale bürünmüş bir şeytan seçmelerinden pek de farksız değil. Hepimiz her gün defalarca kez karşılaştığımız ama gıkımızı dahi çıkaramadığımız şeyleri samimi bir şekilde ifade eden RTE gibi gayet popüler bir ikondan hincimizi çıkarıyoruz. Çünkü içinde bulunduğumuz fanusta herkes o kadar öfkeli ve bir o kadar kararlı ki Twitter’da yazdığımız 3-5 sinkaflı sözün mutakabiliyetinin olmadığının farkındayız.

Aslında hiç yeri ve zamanı değil ama aynı tabloyu Gezi Parkı olaylarında da görmek mümkündü. Klişe olan “ilk 3 gün ben de destekledim” beyanının tersine ben Gezi Parkı olaylarının ilk uc günü için pek de müspet görüşlere sahip değildim. Benim için Gezi Parkı olayları her fırsatta tribünlere göz kırpan şovmen ruhlu bir vekilin çalışmayan dozerin önüne yatmasından; ekoterörist ve vejeseksüel birkac eylem adamının tantanasından başka bir şey değildi. Hatta olayların ilk alevlendiği 29 Mayıs gününde yandaki memeyi yapmış ve kurumsallaşmış bir diktatoryanın bu tip aktivist aksiyonlarıyla sarsılamayacağını belirtmiştim.

Gezi olayları ilk başladığında yaptığım bir meme

Gezi olayları ilk başladığında yaptığım bir meme

Benim için işin rengi ise gene çok farklı olarak beyaz yakalıların sokağa dökülmesinden sonra değil 1 Haziran günü Tayyip Erdoğan’ın olaylar başladıktan sonraki ilk verdiği demeçte değişmişti. Akaretler’deki evimin önünde her gün patlayan yüzlerce biber gazı kapsülüne karşı kılım kıpırdamazken RTE ne demiş olabilirdi de bir anda ben bile ürpermiş olabilirdi ki? Evet hepinizin de bildiği gibi ilk kez hepimiz 7/24 başımızda dikilen cadaloz bir dadıdan farksız olan bir başbakanın korktuğuna şahit olduk. RTE, korkmuştu hem de hiç beklemediğimiz bir anda korkmuştu. İşte Gezi eylemcileri için ilk kritik hata da burada başladı. Hemen hemen hepsi haklı, vicdanlı, onurlu, hassasiyet sahibi vs. oldukları için RTE’nin korktuğu gibi bir yanılgıya kapıldılar ama esasında RTE’yi korkutan şey eylemcilerin sahip olduğu güçtü. İktidarı boyunca defaatle darbe teşebbüsü ve cumhuriyet mitingleri gibi binbir kitlesel eylem atlatmış olan bir başbakan ilk defa dehşete kapılmıştı. Gezi olayları sırasında aktif olarak sosyal medyada yer almasam da bir diğer gözlemlediğin dokunaklı durum ise o anda olaylar içinde olanların ciddi ciddi bazı şeylerin değiştiğine olan inançlarıydı. Hemen hemen dakika başı “Bu ülkede artık devrim oluyor“, “Ya tayyip gidecek ya da biz artık geri dönüş yok” minvalinde yazılan şeyler okumak mümkündü. Eylemcilerin çoğu bu havadayken memleketlerindeki akrabalarının çoğunun hiçbir şeyden haberi olmaması içlerinde bulundukları fanusun onları nerelere kadar sürükleyebileceğinin göstergesiydi. Dile kolay benim açımdan da ironik bir durumdu. Aktivizmin serserilik ve hergelelikten başka bir şey olmadığını düşünen benim gibi biri için 1 Haziran’daki RTE oldukça yıkıcıydı. Zaten sonradan öğrendiğimize göre o günler RTE ve fanboylari için de epey dehşetli geçmişti. Gelin görün ki Gezi rüyası fazla uzun sürmedi. Haziran’ın ortalarına doğru eylemcilerin büyük kısmını oluşturan öğrenciler memleketlerine dağıldı, havalar ısındı ve olaylar duruldu. Hiç kimsenin ummadığı bir anda gayet de spontane ve güdümsüz gelişen olaylar, gene güdümsüz ve lidersiz olmasından dolayı uzun soluklu olamadı ve bir müddet sonra geriye sadece ölenler ve arkalarına bıraktıkları kültleri kaldı.

Aktivizm'in ABC'si

Aktivizm’in ABC’si

Buraya kadar her şey anlaşıldı sanırım, peki ne yapmalı? Ben öyle modellemeleri, uzun uzun ayrıntılı sistem analizlerini sevmem. Size söyleyeyim, kısa-orta vadede yapılacak şey belli: Lokalleşme ve ardından gelecek Gettolaşma.  Şunda hepimiz hemfikirizdir diye düşünüyorum: Aynı anda hem Kars’a hem Antalya’ya hükmeden tek merkezden yönetim şu an da içinde olduğumuz histeri krizinin en büyük sebebi. Onun için ister adını yerinden yönetim koyun ister adem-i merkeziyetçilik hepimize rahat nefes aldıracak çözüm buradan geçiyor. Bu günden sonra yüz milyonları ilgilendiren makro planlar üzerine kafa yormak yerine içinde bulunduğumuz fanusu daha müferreh kılmak için çalışmak gerekiyor. Nordik ülkeleri gibi başarısız olmaya mahkum çokkültürlü makro projeler peşinde koşmak yerine herkesin kendi gettosunda yaşadığı olabildiğince yerelleşmiş fanuslarda yaşamak hepimiz için daha iyi olacaktır.

Neoliberalizm’in yukarıda bahsettiğim Lokalleşme sürecini de içeren üç aşamalı bir projesi vardı. İlk aşamada ülkeler küreselleşecek, ikinci aşamada bunun sonucunda ulus devletler zayıflayacak ve son olarak lokalleşme gelecekti. İlki hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar başarılı oldu. Bugün Kuzey Kore dışında küresel ekonomiye entegre olmakta direnen bir ülke yok, Küba bile küreselleşmiş piyasanın bereketinden nasiplenebilmek için geçtiğimiz yıllarda bir dizi reformu yürürlüğe soktu. Ne yazık ki Neoliberalizm ulus devletlerin karizmasını sarsmakta pek de başarılı olamadı. Günümüzde ulus devletler hala daha güçlü ve her geçen gün uluslaşma sürecine giren etnisitelerin sayısı artıyor. Zaten 2008 Bankacılık Krizi’nden sonra Neoliberalizm de eskisi kadar seksi değil. 2008 sonrası reçete olarak görülen Refahçı sistem ise makyajla süslenilmiş 65’lik fahişeden farksız. Obamacare tartışmaları sırasında da açık açık gördük. Illinois ile Kansas’ı aynı kefeye koyup 300 milyon insanı bir torbaya sokmak artık pek başarılı bir politika sayılmaz. Avrupa Birliği vatandaşı olan bir Polonyalının Yunanistan’ın ücra bir kasabasında kanserden bitap düşmüş birini pek umursamadığını artık açıktan itiraf etmenin zamanı geldi. Yüz milyonları içine alan nesiller arası sosyal sözleşme teorilerinin pek de sürdürelebilir olmadığı önümüzdeki yıllarda daha yüksek sesle dillendirilecektir. İnsanların tesadüfen içlerinde doğdukları milyonların kaderine rıza göstermesi de bundan sonra pek de mümkün olmayacak. İnsanlık durumunu geliştirmeye yönelik makro projeler peşinde koşanlar hep vardı bundan sonra da olacaklar ama özgürlüğün tadını sanal dünyada da olsa bir kere tadan insanları bundan sonra milyonlarla beraber yürümeye ikna etmek pek de kolay olmayacaktır. İnternet ve sosyal medya aracılığıyla hepimiz kendi çapımızda bir yerelleşme ve polarizasyon süreci yaşadık. Hepimiz artık gündelik hayatımıza göre daha mutlu olduğumuz fanuslar içinde her gün birtakım insanlarla etkileşim halindeyiz. Halihazırda durum buyken Büyük Birader’in çıkıp içinde Nişantaşılı Club Boy’un da Batmanlı Mele’nin de yer aldığı geniş bir havuz hakkında kafasına göre ahkam kesmesi dün olduğu gibi pek çoğunuzun şalterlerinin devre dışı kalmasına sebebiyet veriyor. RTE böyle şeyler söyleyemez, böyle saçmalık mı olur diye çıkışmak oldukça gereksiz. Hepimiz biliyoruz ki Anadolu erenleri arasında böyle düşünen milyonlar var ve bu durumda yapılması gereken şey herkesin kendi kaderini tayin etmesinden başka bir şey değil. Bırakınız Konyalı hacı amcalar kendi gettolarında kimin nasıl yaşayacağına karar versin, zaten ömrümüzde bir kere bile yolumuzun düşmeyeceği hatta varlığından bile bihaber olduğumuz yerler hakkında endişe duymanın da artık ne kadar gereksiz olduğu yakında anlayacaksınız.

Lokalleşme hususunda kendimden örnek vermek gerekirse mesela ben İslam’la yıldızı kesinlikle barışmayacak biriyim, kişisel çevremde de Müslümanların olmasından huzursuzluk duyuyorum(Kaldı ki onlar da bana bayılmıyorlar). Bu durumda elime AK-47 alıp dünyada sayısı milyarı bulan 72 mezhepten Müslüman’ı vuramayacağıma göre bir noktadan sonra yolların ayrılması her iki kutup için de faydalı olacaktır. Bırakınız Müslüman kendi gettosunda şeriat hukukunu da çağ dışı ritüellerini de uygulasın. Üstelik zamanla çok merkezli hukuk sisteminin de önü açılacaktır. Tek ve bütün bir Türkiye’dense özgür, kapalı, sansürcü vs. gibi mini bölgelere bölünen bir Federe Türkiye şimdikinden kat be kat daha evladır. Onun içindir ki AKP iktidarından ve bilahare tüm beylik iktidarlardan sıkılanlar için kurtuluş yolu daha planlı, daha büyük, daha refahçı, daha paternalist ve daha demokratik yönetimlerden ziyade daha özerk, düşük vergi alan, katastrofik durumlara biraz daha hoşgörülü bir yönetimden geçiyor.

Esasında sadece son 30-40 senedir uydu yayınları ve araştırmacı habercilik sayesinde parası olmadığı için Erzurum’da kanserden vefat edenlerin dramını izleyebiliyoruz ve benzer trajedilerden haberdar oluyoruz -ki aslında gerçekte orada ne olup bittiği pek de umurumuzda sayılmaz. Hal böyleyken ömrümüzde bir kere bile görmeyeceğimiz insanlarla ve topluluklarla aynı sosyal ve ekonomik politika havuzunda buluşmak oldukça absürd kaçıyor.

İnternet sayesinde hepimiz daha önce sahip olamadığımız fanuslara sahip olduk. İnternete bağımlı olduk çünkü gündelik hayatta hiç olamadığımız kadar burada özgürdük ve özgürlük de bağımlılık yapan bir şeydir. Gündelik hayatın binbir türlü absürdlüğünden burada oluşturduğumuz dar çevreyle sıyrılmaya çalışan insanlar kümesinden başka bir şey değiliz ve görünen o ki en azından sosyal medya üzerinde hiçbirimiz bu durumdan rahatsız değiliz. Normalde canımızı sıkacak bir dolu zırvalıktan münezzeh steril bir ortam yaratmanın tadını bir kere tattık, bundan sonra geriye sadece fanusumuzu yaşamımızın değişmez bir parçası haline getirmek kalıyor.

Not: Bu yazi yayinlandiktan 3 ay sonra Twitter’daki siyasi polarizasyon uzerine yapilmis cesitli arastirmalar yayinlandi. Ingilizcesi olanlar icin linkleri asagida paylasiyorum:
1) Turns out Twitter is even more politically polarized than you thought

2) The Filter Bubble: What the Internet is Hiding From You

3) Mapping Twitter Topic Networks: From Polarized Crowds to Community Clusters