Etiket arşivi: islam

Bir Meta Anlati Olarak Kemalizm


Kemalistler bizim icin ne yapti?

YES, COME TO THINK OF IT, WHAT HAVE KEMALISTS EVER DONE FOR US?

Bugünlerde herkesin suçlamaya alışık olduğu Kemalizm 1930’lu yıllarda yabancı basında Türkiye’nin imajı için yazılmış birkaç eser dışında bahsi bile geçmeyen bir kavramdır. Kavramın ideolojik olarak popüler olması 1960 muhtırası sonrası kendini ilerici olarak tanımlayan gençlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlamasına rast gelir. Onun dışında birkaç uçuk kaçık istisnayı saymazsak eğer 1980’lerde post-modern kritiklere tabi tutulana kadar hakkında pek de eleştirel düşünce belirtilmemiştir. Kemalizm’in 1980’den sonra ise bir felaketler ideolojisi haline gelmesinin sebebi ise Türk entelektüel hayatındaki paradigma kayışlarında yatmaktadır. 1960’lara kadar Durkheim/Gökalp hülyalarıyla beslenen entelektüel klik, 1960’larda Marx 1970’lerde Weber ve son olarak 1980’lerde ise Foucault’nun tesiri altına girecektir. 1970-80 döneminde entelektüel kanatta zuhur eden bu paradigma kayması Postmodern Durum’a biat etmiş olduğu için o dönemden önceki tüm konseptleri büyük anlatı olduğu gerekçesiyle reddecektir ki Kemalizm kavramı da bundan nasibini alacaktır. Çok geriye gitmeye gerek yok. Daha 10 sene öncesine kadar birtakım köktendinci ya da aşırı solcu kaçıkları saymazsak Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetici elitten sokaktaki manava kadar herkes üzerindeki imajı bir founding father konumundadır. Iş bu kurucu baba durumu 1980’ler sonrası ülkenin yaşadığı çeşitli politik buhranları büyük anlatıların çöküşüne bağlayan ex-solcu yeni liberal postmodernist elitin Mustafa Kemal’e ait her şeyi Kemalizm titri altında birleştirmesine ve mevcut cumhuriyetin 50-60 yıllık birikimi sonucu oluşturduğu politik kurumların ve algının topa tutulmasına vesile olmuştur. 1980’ler sonrası entelektüel kliğe hakim olan postmodernist hava, mevcut cumhuriyetin geçmişte sahip olduğu birtakım negatif özellikleri özenle seçerek tüm bu olumsuzlukları Kemalizm adı ile bir meta-anlatı altında toplamıştır Bunun üstüne 1989’da Soğuk Savaş sonrası gelen çözülme ve rehavet ortamı Türkiye için pek de heyecanlı geçmeyecek ülke belki de Cumhuriyet tarihinin en kaotik 10 yılını geçirecekti. Bu kaos ortamında zaten ağır ağır dönüşüm geçiren Cumhuriyet de Kemalizm titri altında en ağır kritiklere tabi tutulacak ve hatta artık açık açık vadesinin dolduğu beyan ediliyor olacaktır. Burada bir parantez açmak istiyorum. Söz konusu Kemalizm eleştirilerinin spesifik olarak isabetli olduğu hususlar yok değildi ama buradaki problem yarım yüzyıllık bir geçmişi olan anayasal bir cumhuriyetin farklı dönemlerde farklı güçler tarafından yön verilmiş süreçlerini tek bir konsept ile izah edilmesinin hatalı olması idi. Daha sade olmak gerekirse 1923’ten günümüze kadar olan dönemde tüm yönetimsel ve hiyerarşik birimleri tek bir entite altında birleştirmenin kavramsal olarak hatalı olduğunu belirtmek istiyorum. 2000’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti çeşitli iktidar odaklarının güç savaşlarına tanık olmuş, zamana göre yönetim stili ve politika anlayışı da değişmiş ve revize olmuştur. Bu nedenle demem odur ki hem 1933’teki Korporatist-Solidarist politik anlayışı hem 1980’lerdeki ordu sponsorluğundaki arz yanlı politikaları tek bir başlık altında toplayıp kritiğini yapmak imkansız olduğu kadar bilahare bunu yapmaya çalışmak da saçmalıktır. Kaldı ki 1924’teki Kemal ile 1935’teki Atatürk arasında bile politik ve ahlaki olarak dağlar kadar fark vardır. Birbirinden farklı dinamikleri olan politik süreçleri bulundukları tarihi hazneden süzüp 1968 sonrası icat edilmiş postmodern edebi yöntemlerle eleştirmek pek de akıl alır cinsten olmasa gerek. İroniye bakınız ki postmodern dervişlerin diline doladıkları ‘Everything is a social construct’ geyiği esasında kendi kavramsallaştırmaları için geçerlidir. Kah Kemalizm kah 2004 sonrası popüler olmuş Ulusalcı kavramı postmodern değerlere biat etmiş kültürel liberaller tarafından üretilmiştir, daha doğrusu onların deyimiyle birer sosyal inşa ürünü basit kavramsallaştırmalardan öte bir şey değildirler. Bunun ötesinde CHP’nin altı ilkesi dışında Kemalizm diye tabir edebileceğimiz sistemli bir politik ajandaya sahip olan bir ideoloji ya da doktrin yoktur. Bu kavram 1968 havadislerinin yukarıda belirtilen iklimi yeşertmesi sonucu günah keçisi olmuş manasız bir yaftadan öte bir şey değildir. Peki Kemalizm ne oldu da bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde günah keçisi oldu diye sorarsanız birkaç nedeni var. 1) Değişen Entelektüel Paradigmalar: 1968 olayları aktivist sol için mühim olduğu kadar entelektüel sol için de bir kırılma noktasıydı. Bu tarihten sonra mevcut yapılar kökten bir şekilde sorgulanmaya başlanacak hatta yer yer Modernite adı verilen bir başka meta-anlatının reddiyesine kadar varan ateşli ve bir o kadar da fanatizan fikirler ana akim haline gelecekti. Foucault, Lyotard, Baudrillard, Derrida, Said, Kristeva, İrigaray gibi pseudo-entelektüellerin Aydınlanma Projesi’nden Modernite’ye kadar hemen hemen her şeyi yapisokume uğratma çabası akademik çevrelerde şok etkisi yaratmış ve modern dünyanın postmodern şeyhleri bu karambol ortamında Humanities disiplinlerinde akıl almaz tahribatlara yol açmışlardı. Zamanın postmodern şeyhleri içinden çıktıkları batı medeniyetinin birer ferdi olmayı reddedip onu bir Antichrist’a dönüştürmekle yetinmiyor aynı zamanda çeşitli olaylar ve olgular karşısında ciddi çelişkiler barındıran tutumlar sergiliyordu. İktidar üzerine düzdüğü tenkitleriyle ünlü Foucault bir yanda Marksist olarak başladığı entelektüel hayatını liberteryen piyasa taraftarı Hayek ve Mises’in fikirlerini kucaklayarak sürdürürken es zamanlı olarak İran Devrimi’nin ruhani önderi Humeyni’ye ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ diyordu. Keza Derrida’nin Nazilerle olan flörtüne ya da Baudrillard’in El-Kaide teröristlerine Le Monde’dan yolladığı selamına değinmeye gerek bile yok. Buradaki problem gayet sarih bir şekilde görünmektedir. Bunun Türkiye’deki yansıması olarak ise Birikim Dergisi etrafında şekillenen farklı eğilimlere sahip yeni solcu/kültürel Marksist’in Cumhuriyet karşısında takındığı gülünç tavır örnek gösterilebilir. Bu zatlara göre Cumhuriyet başarısız olmuş bir Aydınlanma Projesidir ve sahip olduğu iddia ettiği tepeden inmeci elitist üstünlüğü de Kemalizm adı altında ezilen halka dayatarak kendini yeniden üretmektedir. Kemalizm’e yönelik postmodern kritikleri kullanarak prim yapan zatların başında Murat Belge, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve Ahmet İnsel gibi Birikim Dergisi etrafında kümelenmiş kliği saymak pek de hatalı olmayacaktır. Bu zatların hepsinin de ortak özellikleri mahir olduklarını iddia ettikleri mesleklerinde vasat bir fikir işçisi konumunda olabilecek iken Kemalizm Antichrist’ini şahlandırmaları sayesinde hatırı sayılır bir entelektüel şöhret elde etmiş olmalarıdır. Katliam kıvamındaki çevirileri ve Kültürel Marksizm’den esinlenmiş edebi kritisizmi ile Murat Belge, üçüncü dünyacı tezlerle kafası bulanmış Baskın Oran, Özal ve Erdoğan gibi despotik eğilimler taşıyan liderlere sempatiyle yaklaşan gasteci parçası Cengiz Çandar ve Marksizm dinine biat etmiş bir kesin inançlı olarak Ahmet İnsel entelektüel kamuoyunda bir müddet sonra mainstream haline gelecek Anti Kemalizm korosunun popüler medyadaki başlıca figürleri olacaktı. Bu eleştirmenlerin hepsinin farklı bir çıkış noktası ve meşguliyeti vardı ama Kemalizm adlı Antichrist inşa edilirken el birliğiyle çalışmışlar ve bu uğurda kah köktendinci teröristler ile kah insan azmanı Marksist terör örgütleri ile entelektüel işbirliği yapmaktan çekince duymamışlardır. 
2) Değişen Ekonomik Dengeler: 1970’ler ile birlikte dünya yeni ekonomik krizler tecrübe ediyor ve bunun sonucunda 40 yıldır egemen olan Keynezyen paradigma mevziiye çekilirken Hayek/Friedman ekolünün on plana çıkardığı ve karşıtları tarafından neoliberalizm şeklinde tasnif edilen ekonomik görüş siyasi karar alıcılar tarafından hızla benimseniyordu. Bunun sonucunda 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte Türkiye de bu yeni sisteme adım atacak ve küçük istisnalar dışında 1930 yılından beri aynı şekilde çalışmakta olan iktisadi mekanizmasını reforma tabi tutacaktı. Düğümün çözülmeye başladığı yer de 1980’lerin sonunda başlıyordu zaten. Yeni kurulan cumhuriyetin yerli sermaye yoksunluğu ve beşeri sermayenin elverişsiz olması sebebiyle batı tarzı market-friendly bir kapitalizmle kalkınması imkânsızdı. Bu nedenle devlet güdümünde ve önceliğinde özel sektörle işbirliği ve dayanışma içerisinde olan Korporatist bir kalkınma stratejisinin benimsenmesi karar kılınmıştı. 1929 Krizi ve 2. Dünya Savaşı da genç cumhuriyetin bu iktisadi politikasını doğrular nitelikte ampirik vakalar olarak vuku bulmuştu zaten. 1945 sonrası liberal demokrasiye geçen genç Cumhuriyet bu atılımla birlikte on yıldır gündemde yer alan Toprak Reformu’nu askıya alıyor ve daha serbesti yanlısı bir yönetime geçiyordu. Bununla birlikte dünyada Bretton Woods adında yeni bir iktisadi sistem kuruluyor ve bu sistem doğrultusunda finansal ve ekonomik istikrar başlıca hedef olarak gözetiliyordu. Strateji ise bugünlerde İthal-İkameci kalkınma olarak bildiğimiz İmport-Substitution modeli olarak belirleniyordu. Demokrat Parti 1950-54 arasında piyasa odaklı bir kalkınma stratejisi izlemiş olsa da iktidarının geri kalan yıllarında ithal-ikame stratejisini benimseyecek ve bu kalkınma modeli 1980 yılında alınan kararlara kadar geçerli olacaktı. 1980 sonrası gelen ekonomik liberalleşme, küreselleşme ve yerelleşme dalgası teknokrat ekonomistler tarafından ayakta alkışlanacak ve hatta bazı akademisyenler 1980 öncesi Cumhuriyet ekonomisini Nehru/Nasser çizgisinde üçüncü dünyacı, otarşik ve arkaik bir model olarak tasvir edeceklerdi. Liberalizasyon dalgası sadece ekonomiye değil politik ve kültürel hayata da tesir edecek ve ekonomik hayatta gerçekleşen polarizasyon ve atomizasyonun politik ve kültürel yansıması olduğu gerektiği yanılsaması vuku bulacaktı. Bunu Anti Kemalizm muhiplerinin Marx’in ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler tezine ya da Gramscian hegemonya konseptine bağlamak oldukça mümkün. Ekonomik altyapının üstyapıyı belirleyeceği tezinin doğruluğu tartışma konumuz değil ama Anti Kemalist cephenin ekseriya kültürel marksizmle hemhal olmuş kişilerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak pek de önemsiz bir nüans olmadığını belirtmek elzem. 3) Entelektüel Tutuculuk/Düşünsel Tembellik: Mevcut sistemdeki arızaları sistemin tüm geçmişine mal etmeye çalışan kültürel elit sistemi muhakeme edecek bilgiden yoksun olmasına rağmen postmodern diskurdan edindiği yöntemler ile kendine olmayan bir sistem(ya da canavar demek daha doğru olur sanırım) icat eder ve bunu olabildiğince yüzeysel bir şekilde kah çarpıtarak kah yanıltarak genelleştirmeye çabalar. Sadeleştirmek gerekirse sözüm ona entelektüel olan kişi mevcut arızaları aslında var olmayan bir X konseptine bağlayarak kendine her türlü problemde suçlayacak bir canavar yaratmış olur. Örneklerini saymakla bitiremem. Marksistlerin birbirinden farklı dinamikleri olan ve her ülkede/bölgede farklı şekillerde serpilen ekonomik sistemleri Kapitalizm konsepti altında birleştirmeleri ya da üçüncü dalgacı radikal feministlerin gündelik hayat ya da politik mevzularla alakalı hemen hemen her şeyi Patriyarka canavarına bağlamaları akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Böylelikle süreç entelektüel gelişimini asla tamamlayamamış, kantitatif düşünme stilini asla edinmemiş ve kelimelerle kafayı bozmuş sözüm ona edebi/kültürel eleştirmen vasfındaki birtakım pseudo-entelektüelin bu zayıflıklarını Kemalizm adı altında bir canavar ideolojisi yaratmasıyla sonuçlanmıştır 4) Yüzeysellik/İndirgemecilik: Bu da üçüncü maddeyle ilintili olsa da başka nüveler barındıran apayrı bir problem. Sözüm ona Kemalizm kavramsallaştırmasına a priori olarak biat etmiş akademik elit bu kavramsallaştırmayı ya oldukça indirgemeci bir şekilde yapmakta ya da olayları&olguları tarihsel cenderesinden çıkartıp 1968 sonrası icat edilmiş abuk kavramlarla etüt etmeye çalışmaktadır. Bunu 19. yüzyılın başından beri asayiş açısından sıkıntılı bir problem olagelmiş şark meselesinden aldıkları spesifik örneklerden ya da erken Cumhuriyet döneminde bugünün şartlarıyla oldukça komik geçen mizansenler aracılığıyla kavramsallaştırmalarını süslemelerinden anlayabiliriz. Ek olarak, birbirinden farklı gelişim orijinleri ve aşamaları olan modernleşme ve batılılaşma projesinin tek bir merkezden yönetilen şeytani bir sistem olarak görüyorsanız ya entelektüel açıdan düpedüz cahilsiniz ya da konseptleri kendi keyfince çarpıtan postmodern bir şarlatansınız (ya da Socialist Calculation Problem ve Use of Knowledge in Society dediğimiz konseptlerden zerre haberiniz yok). Eğer Kuzey Kore gibi Fanus vaziyetinde bir ülkede yasamıyorsanız tüm toplumsal dinamikleri tek bir merkezden tek bir amaç uğruna kontrol ve seferber etmeniz matematiksel olarak imkansızdır. Bu nedenlerledir ki Kemalizm Antichrist bir ideoloji olarak son 40 yılda entelektüel kamuoyunda ve sonrasında kitlesel medyada kendine oldukça sık yer bulan bir kavram haline gelmiştir. Ne yazık ki tüm araştırmalarıma rağmen Kemalizm adlı şeytani bir sistemin olduğunu iddia eden eleştirmenlerin bu konuda çeşitli edebi kelime oyunları, tarihi bağlamından koparılmış pejoratif örnekler ve soyut kavramsallaştırmalar dışında elle tutulur, ansiklopedik veriye dayalı bir şekilde incelediğini görmek bana nasip olmadı. Aksine bu entelektüellerin Kemalizm kavramını tüm kötülüklerin toplandığı bir meta-anlatı seklinde ele aldığı görülmektedir. Son 20 yılda Kemalizm’e eleştirel olarak yazılmış 3 akademik(pek de akademik değil esasında) çalışmaya değinmeden bu yazıyı bitirmenin yanlış olacağı niyetindeyim. Fikret Başkaya, Sevan Nişanyan ve Atilla Yayla son 20 yılda akademik olarak Kemalizm’i eleştiriye tabi tutan başlıca düşünürlerin başında geliyorlar. Başkaya malum kitabında 1968 sonrası oluşan etnik ve dini kimlik siyasetinin tesiriyle Kemalizm’i tekçi ve Bonapartist olmakla eleştiriyorken Nişanyan 1989 sonrasının getirdiği özgür ve liberal dünya perspektifi ile Kemalizm’i bir diktatörlük ideolojisi olarak betimliyor. Bu iki yazardan daha geç olarak Atilla Yayla ise muhafazakar-mukaddesatçı bir klikten geldiği için bu hususta 2000’lere kadar pek konuşmamayı tercih etse de bir aşamadan sonra Kemalizm konseptini liberal ve çoğulcu bir perspektiften eleştiren başlıca eleştirmenlerden biri olmuş ve bu sayede hatırı sayılır bir reputasyon da elde etmiştir. Bahsi geçen üç yazarın entelektüel eğilimlerini ayrı ayrı analiz etmekle yazıyı gereksiz yere uzatmış olurum ama sadece şunu söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Sözüm ona ‘bu’ akademisyenler Kemalizm üzerine yaptıkları çalışmalarda pek de titiz davranmamış ve Cumhuriyet projesini incelerken birtakım spesifik örnekleri pik ederek tarihsel realiteleri alenen çarpıtma girişimlerine mükerrer kereler başvurmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen üç kişinin de hem Kemalizm konseptine sundukları katkılar hem de diğer çalışmaları akademik açıdan şaibe doludur ve pek çoğu pervasızca intihal ürünü tezlerdir. Meselenin Türk tarafında yer alan ya da Enternasyonal boyutunu temsil eden postmodernist entelektüel kanadın Cumhuriyet tarihi üzerine titiz çalışmalar yapan Bernard Lewis, Andrew Mango, İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve Zafer Toprak gibi akademisyenlerle akademik kalite açısından boy ölçüşebilme şansı yoktur. Postmodern ve çoğulcu bir vizyon ile tek parti yönetimini ve sonrasını Kemalist tahakküme indirgeyen fikri tembellik mustaribi bu sözde-entelektüeller Lewis ya da Toprak gibi kendi alanlarının önde gelen akademisyenleriyle canlı yayına çıkıp bu kavramı tartışma kapasitesinden yoksundurlar çünkü her türlü kötülüğün müsebbibi olarak gördükleri Kemalist tahakküm kantitatif ya da ampirik herhangi bir bulgudan yola çıkarak değil, kavramlarla ve kelimelerle kafayı feci halde bozmuş birtakım kültürel/edebi çalışmalar muhibi akademisyenlerin takıntılarının mükerrer kereler dile getirilmeleri sonucu inşa edilmiştir. Evet, Kemalizm diye bir şey yoktur. Elbette dönemin kayıtlarında ve daha sonraları da bu kavram ara sıra tedavüle sokulacak ama asla 1968 sonrası değişen dünya paradigmaları sonucu ifade edildiği gibi şeytani bir düzen olarak tasvir edilmeyecekti. Kemalizm en fazla CHF’nin sahip olduğu altı ok ile kavramsal bir zemine oturtulup genelleştirilebilirdi ki, bu altı okun bile zamana ve mekana göre farklı yorumlara maruz kaldığını biliyoruz. Kemalizm 1968 sonrası kendisine yapisokume uğratılacak meta-anlatı arayan Kültürel Marksistler, mevcut anayasal ve laik rejime ilk başından beri düşmanlık besleyen İslamistler ve küreselleşmenin getirdiği ütopyacı fikirlerle müsemma olup hayali düzenlerle efsunlanmış Liberaller tarafından bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi ve o dönemden bugüne isminin önüne muhalif titrini yapıştıran her er kişi tarafından bol bol kullanıldı. Cumhuriyet tarihini hakikaten hakkaniyetle inceleyen akademisyenler geçmiş 80 yıla Kemalizm gibi cazibeli ve pejoratif bir sticker bulamadıkları için sesleri sürekli olarak cılız kaldı ya da görüşleri asla bütünsel bir şekilde ele alınmadı. bunun yerine ne dediğinden ziyade Kemalizm etiketini parola olarak kullanan sözüm ona muhalif düşünürler çalışmalarının yetkinliği sorgulanmadan el üstünde tutulur oldular ve akademik/medyatik şöhretin kapılarını aralarken; mevcut rejimle hesaplaşma güdüsüne sahip iktidar partisinden de sürekli ikbal beklentisi içerisinde bulundular. İşte  bu yüzdendir ki Kemalizm diye şeytani bir konseptin olmadığını düşünüyor ve ironiktir ki bunun 1968 sonrası hatalı varsayımlarla dünyayı anlamaya çalışan pseudo-akademisyenlerin entelektüel bir mühendislik ürünü olduğu sonucuna kani oluyorum.  

Multikulti


Eger Islam ifade ozgurlugunden, escinsel evlilikten, kadin haklarindan, otenaziden, demokrasiden, bacondan ve temel insan haklarindan rahatsiz oluyorsa; bu bizim icin degisme zamani degildir. Bu Islam’in artik gitmesi gerektiginin gostergesidir. (Multiculturalism: A Free Pass for Islam)

Facebook’ta 5 Posta ile ustteki alinti uzerine multikulti uzerine bir tartismaya girdik. Tartisma epey uzadi ama ben cevap olarak yazdigim son yorumu arsivde dursun diyerek buraya koyuyorum.

Iskandinav ulkelerinde ve genel olarak Avrupa’da yasanan multikulti meselesinde esas problemin insanlari bogazlarindan birbirine baglayan refah sistemi oldugunu dusunuyorum. Normalde homojen bir ulke olmasi sayesinde ortak kader anlayisi olusturmus nordik refah sistemleri de aralarina farkliliklar girince sicacaklarinin farkinda olduklari icin multikulti’yi icat ettiler. Burada problem ve anlasamadigimiz nokta su sanirim: Esas olarak ve kendiliginden olustugu surece multikulti’ye karsi degilim ama Avrupalilarin kafasinda canlanan ve hulyalarini kurduklari multukulti pozitif ayrimci zirvaliklarla bezeli tutmayacak bir proje. Benim ve saniyorum ki senin de uzerinde uzlastigin multukulti ise zannediyorum ki ABD’de mevcut ama burada kucuk bi nuans var. ABD multikulti deryasi olmak icin oldukca genis sosyal ve ekonomik programlar dizayn etmedi, bunu bir proje olarak dayatmadi. Progressivismle kafayi bozmus bazi mustesna politikacilari saymazsak ABD kimseye birey olmasindan ote bir sey sunmadi. Burasi ozgur bir ulke ve senin kimliginin ne oldugunun bizim icin hicbir onemi yok dedi yurttaslarina. Hakikaten de oyle. ABD’de herkes Amerikan yurttasidir ama ayni zamanda -biraz solcu jargonla ifade etmek gerekirse- herkes otekidir. 3 nesildir ABD’de yasayan biri bile kendini ulkenin sahibi sanmaz, ne oldugunu sorarsan Akdenizliyim ya da Irlandaliyim gibi cevaplar verir. Keza muslumanlar icin de aynisi gecerli. 9/11 ve pesisira gelen kuresel terorle mucadele ataklarina ragmen multiculturalism ve islamofobi tartismalarinin nicin daha cok Avrupa eksenli oldugunu bi dusunelim. Cunku ABD’de kimse senin kimligine ve dis gorunusune bakmaz, tabi yukarida adini saydigim istisnalar disinda kimse sana kimliginden oturu pozitif ayrimcilik da yapmaz. ABD’de koktendinci egilimlere sahip muslumanlar bile ABD’nin kendi ulkelerine kiyasla dini acidan onlara daha buyuk ozgurluk sundugunu ve kimsenin de onlara karismadigini ifade ederler. Bunun aksine Avrupa’da ise genis bir sosyal guvenlik agi var ve bunun surdurulebilmesi icin de egitimsiz Afgan mucahitlere, Asyalilara, Afrikalilara vs ihtiyac var cunku Avrupanin kendisi artik uremiyor ve nufusu gittikce azaliyor. Multikulti de bu kilif altinda islamistlerin kendi ulkelerinde bile hayal edemeyecegi bir pozitif ayrimcilik sunma projesi, keza oteki gocmen gruplar icin de oyle ama Asyali bir budistin ya da afrikali paganistin 1500 yillik bir maziye sahip ve “onlari buldugunuz yerde oldurun” gibi direktiflere sahip bir kutsal ajandasi yok. Ha en fazla gettolasma sonucu banliyo isyanlari cikar ki bunlar birkac jenerasyon sonra entegrasyon surecinin tamamlanmasi ile birlikte cozulur gider ama Islamistler icin aynisini soylemek mumkun degil. 3 nesildir Britanya’da yasayan ve isinde gucunde olan benim musluman kardesim azicik cani sikilinca bakin neler yapiyor -> http://www.frontpagemag.com/…/muslims-shouting-allah…/

BgOVoD9CQAA2APC

Bunun disinda kacirilan bir baska husus ise Islamistlerin siklikla Batidaki koktendinci gruplarla karistirilmasi. Benim gercek koktencilere saygim var, cunku onlar sadece kendi ic huzurlarini tatmin etmeye calisirlar ve beni sadece dunya islerine fazla dusmus materyalist olarak gorurler ama Islamistlere saygim yok cunku Islam’in oldugu yerde ne senin savundugun non-agression(saldirmazlik) prensibi kalir ne de bireysel ozgurluk. Islam’i koktendinci bir grubun bagli oldugu dinden ziyade belli basli bir ajandaya sahip bir ideoloji olarak tanimlamanin zamani coktan geldi de geciyor, tipki Nazizm ve Komunizm gibi. Ha onun disinda kendi dininin buyruklarinin ezici kismini yerine getirmeyecek ve ortodoks Islam’a gore murted sayilacak namazinda niyazinda kendi halinde musluman olursa olsun yine de. Bu durum en fazla onlarin teorik olarak tutarsiz ve politik dogrucu olduklarini gosterir, en azindan kimse ondan olmadigim icin beni oldurmeye veya donusturmeye calismaz. Bu konuda sozu her ne kadar pek sevmesem de Amerikan Okan Bayulgen’i Bill Maher’e birakiyorum. https://www.youtube.com/watch?v=vs1_hePl_1k

failed

Avrupa multikulturalizminin bir baska problemi de kimlik siyasetine dayali olarak tanimlanmasi. Gecenlerde soyle bi habere rastladim(http://t24.com.tr/haber/cingenelerde-kimlik-bilinci-roman-acilimiyla-olustu/250534). Kimlik politikalari 1960’larda yapisalci ve yeni solcu hareketlerin yukselise gecmesiyle birlikte epey populer hale geldi. Ortodoks Marksizm’in pabucunun dama atilmasiyla birlikte sol ekonomik ve siyasi arenadan kulturel calismalara ve edebiyat teorilerine batti. Artik Sol icin muhim olan isci sinifi degil, kadinlar, escinseller, siyahlar, azinliklar ve ogrenciler yani toplum tarafindan oteki olarak konumlandirildigi iddia edilen gruplar olmustu. Oteki uzerinden olusturulan politik ajandalarin ne kadar dandik oldugu hususunda hepimiz mutabikiz sanirim. Yeni solcu kulturel marksistlerin ve modern liberallerin pozitif ayrimciliga dayali, esitlikci, adil utopyalarina sadece guluyorum. Bunun disinda Hollanda’da Wilders ve Britanya’da UKIP gayet liberter temalar esliginde siyaset yapan iki olusum. (Le Pen hakikaten sikintili bi isim ama acikcasi islamist yayilmaya karsi benim icin useful idiot olabilecek biri, onun disinda soylediklerinin pek kaale alinmasini gerektirecek bir durum yok.) UKIP onumuzdeki yillarda Britanya’yi epey sallayacak gibi duruyor. Son 2-3 yilda oylarini uce katladi ve boyle giderse ‘vergiler %45 mi olsun %50 mi olsun‘ diye tartisip duran labour-conservative party ikilisinin monotonlugundan bizi cekip alacak radikal hamleleri var. http://en.wikipedia.org/…/Opinion_polling_for_the_next…

Ek: Belcika’daki gocmen teroru icin izleyiniz: http://www.theguardian.com/world/video/2012/aug/03/femme-de-la-rue-sexism-brussels-video

Duyarlı Olmanın Verimsizliği


Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar. Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. Her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz. Çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: Başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi “benliği”ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak “benliği”ni yok sayar. Fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak’tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir. Bütün fiiliyatımız –soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar– kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan, bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki?

Emil Cioran, Curumenin Kitabi

Ofkeli olmanizi, ilkeli olmaya cabalamanizi ve bir seyler basarma askinizi anliyorum, hatta bunu yer yer takdir bile ediyorum. Ahir zamanda icinizdeki peygamberin vaazlarinin onunuzdeki klavyeden bir caglayan gibi gurul gurul akmasini da bir nebze olsa da anliyorum ama gelin su sonraki bes dakika biraz farkli dusunelim.

Baslamadan once bir muphemlige aciklik kazandiralim: “Duyarci” olmak ile “Duyarli” olmak ayni sey degil. Duyarli olmak herhangi bir hususta hassasiyetlerin olaganustu bir sekilde ima edilmesi, gosterilmesi olarak ozetlenebilecekken; duyarci olmak hali hazirda var olan bir hassasiyeti ozgul amaclara kanalize etmek demek. Bu baglamda benim icin duyarci olmak ahlaken onaylanabilir ve son derece makul iken duyarli olmak ise sadece bir genclik eglencesinden ibaret. Ben hususi gayeler icin bazi insanlarin bazi hassasiyetlerinin kullanilmasini yadirgamiyorum, aksine karsi ciktigim sey tam olarak ilkeli, vicdanli ve onurlu durmayi ibadet haline getirmis modern zaman evliyalarinin kendileri ve bizatihi eylemleri. Kisisel olarak kendi onceliklerim icin halihazirda var olan kutleleri ya da hassasiyetleri kullanmakta ahlaki olarak bir sakinca goremiyorum, bunu bilincli bir sekilde yapanlara icten ice hayranlik da duyuyorum ama kendi davasini asan ya da kisisel olarak alakasiz meseleler uzerine ahkam kesip, bunun uzerine hassasiyet olusturan duyarlilari sadece useful idiots olarak goruyorum. Mesela guncel bir ornek vermek gerekirse Turkiye’nin halihazirdaki icler acisi durumunda Mustafa Sarigul ve turevlerinin desteklemeyi son derece akillica buluyorum cunku Sarigul benzeri kisilerin sahip oldugu kitleyi kendi kisisel cevremin amaclari icin mobilize edebilirim dahasi iyi bir iletisim agi kurulmasi dahilinde policy-making surecine bile dahil olabilirim. Benim icin Turkiye oncelinde en muhim problemler olan Sekularizm ve yuksek tuketim vergileri hususundaki memnuniyetsizligimi siyasal araclarla giderme yolunda Sarigul benim icin oldukca kullanisli birisi olabilir. Bu ugurda gayet bilincli bir sekilde yapildigi surece basariya giden yolda her turlu ajitasyonu ve manipulasyonu mesru goruyorum. Sarigul’un kazanmasi ve siradan insanlarin gozunde bir oneme sahip olmasi icin mitler ve kultler yaratmayi da son derece akillica bir hamle olarak goruyorum ama gel gelelim ki duyarlilarin yaptiklari eylemleri gercekten bu bilinc icersindeki gerceklestirdiklerini soylemek oldukca guc. Kaldi ki eger yarattigim Sarigul mitosuna ilk basta kendim inanirsam su beyfendiden bir farkim kalmamis olur sanirim. Oysa duyarlilar iclerindeki inanclarini, davalarini, genclik ateslerini ve kutsallarini herkese benimsetmek isteyen gafillerden ote bir ehemmiyete sahip degiller. Onlar acziyetlerini kendileriyle alakali olmayan problemleri diger herkese benimsetmeye calisirken gosterirler. Onurlu, ilkeli ve vicdanli bir durus sergilemekle takintili olduklari icin dunyadaki en asagilik ve kokusmus seyleri bile savunmayi kendilerine gorev edinirler. Burada duyarliligin psikolojisine girmeyecegim, sadece yaziyi tamamladiktan sonra gelecek alakasiz elestirileri bertaraf etmek icin yazdigim bu kismi burada sonlandiriyorum ama duyarli olmanin ardinda yatan psikolojiyi merak ediyorsaniz su yaziya goz atmak son derece faydali olabilir. Duyarli olmakla duyarci olmak arasindaki nuanslarin altini guzel bir sekilde cizdigiysek eger simdi duyarli olmanin nicin politik bir eylem/davranis olarak verimsiz oldugu meselesine gecebiliriz.

Duyarlilik verimsiz cunku duyarli olmak muhatabini dogrudan sarsacak bir guc iliskisi gelistermeyi engelliyor. Duyarliligin getirdigi haklilik ve vicdani ustunluk durumu reel guc iliskilerinde neredeyse sifir cekmelerine ragmen duyarlilarin davalarina var gucuyle baglanmalarina sebep oluyor. Duyarli olmak verimsiz cunku duyarlilik nesnesi olan konu, dava -ya da her neyse iste- stratejik adimlardan yoksun ve tamamen spontane bir sekilde kitlenin aldigi ruzgara gore degisen bir amaclar grubuna sahip. Bu esvapta duyarlilik reelpolitik dengelerden kopuk, kesin inancli ve hakliliklarinin su goturmez oldugunu dusunen kisilerin elinde guncel/artci gelismeleri okumakta oldukca sorun yasayan ve bir muddet sonra meselenin analiz boyutunda bir cuval inciri berbat etmeye kadar giden yolda masturbatif bir meze olmaktan fazla bir oneme sahip degil. Dahasi bu durum guncel politik sartlarda ise muhatabinin seni kaale almamasi icin yeterli bir koz olurken, uygun stratejik hamlelere sahip olmadigin surece goze batacagin icin karsit oldugun guc odagi tarafindan Gezi’de ve 2011’deki Internet eylemlerinde oldugu gibi “marjinal” olarak damgalanip politik arenanin legal sahasindan dislanman isten bile degil. Sanirim cok teorik oldu, birkac ornekle durumun ne olduguna bakalim.

ImageDun 19 Ocak 2007’de oldurulen gazeteci Hrant Dink’in olum yildonumu vesilesiyle Taksim’den Agos’a anma yuruyusu vardi. Dink’in ruhu sad olsun amma velakin onu anmaya giden eylemciler icin ayni seyleri soylemek pek mumkun degil. Bilhassa olaydan 7 sene gecmesine ragmen ve cinayetin faili belli iken Gulenist zerzevatin gazina gelip cinayet arkasinda kumpas ve mafyoz orgutler arayan kiymet-i harbiyesi kendinden menkul Hrant’in Arkadaslari adli grubun mesele uzerinden acik acik prim yapma amaci guden eylemleri, konuyla alakasiz zilyonlarca grubun meseleye dahli basit bir istihbaratla ve sorusturmayla cozulebilecek bir cinayeti karmasiklastirdi ve icinden cikilmaz bir hale burunmesine sebep oldu. Hrant’in arkadasi, yoldasi, seveni, fanatigi olmakla ovunen bir guruhun meseleye pozitif acidan yaklasmak yerine kendi kutsallariyla hemhal olup asiri hassasiyet gostermeleri 7 sene aradan sonra ellerinde kocaman bir sifirdan baska bir sey birakmamis gorunuyor. Hakli ve magdur olmaktan baska hicbir sermayesi olmayan bu duyarli guruh yeri geldi binbir tezviratla tezgahlanmis davalarda iktidar odaginin isine yarayacak sekilde meze oldu, yeri geldi ifade ozgurlugunu kullandigi icin oldurulmus bir adamin uzerinden kisisel masturbasyonunu yapmak isterken politik dogruculuk mahzenine mahkum oldu.

1996 yilindan beri kaybolan ogullarinin bulunmasini talep eden Cumartesi Anneleri de duyarliligin nicin verimsiz bir cozum yolu oldugunun en nadide orneklerinden biri. Hakli ve vicdanli olmaktan baska hicbir sermayesi olmayan bu grubun hicbir kosulda siddete basvurmama ilkesi ise sadece davalarinda ne kadar hakli olduklarini kendilerine ispatlamaktan baska bir ise yaramadi. Aradan gecen 18 senede buyuk basbakan RTE’den sembolik bir gorusme koparmak disinda hicbir yasal ve politik kazanimlari olmadi.

Keza Gezi eylemlerinin nicin basarisiz olmaya mahkum oldugunu ve de oldugunu Fanus baslikli yazimda irdelemistim. Duyarli olma fiilinin aktif olarak talep gordugu bir yerde meseleleri sarih bir sekilde analiz etmekten yoksun bireylerin birbirini atesleyen ve illuzyonda yasayan hayal objesi olmaktan baska bir vasiflari yok. “En etkili afrodizyak olan guc“u kavrayamamis duyarli kitleler politik acidan sadece ne kadar hakli ve vicdanli olduklari masallariyla birbirlerini pohpohlamaktan oteye gidemezler. Keza Gezi sonrasi artci dalga olarak gelen merdiven boyama eglenceleri, #dirensort senlikleri ve orantisiz zeka ornekleri de duyarlilik kisvesi altinda yapilan binbir sacmaligin en karikaturize hali olmasi yanisira duyarlilik fiilinin kendini rahatlatmak ve ofke bosaltmaktan baska bir ehemmiyetinin olmadigini kanitlamaktadir. Turkiye’nin hemen hemen her sehrinde spontane olarak gelisen ve genis katilim goren (sl)aktivist baskaldiri hareketleri yaklasik bir ay sonra tamamen goygoya donusup eve hicbir kazanimla donemezken; ulke nufusunun sadece %1’lik bir kismini olusturan Gulenistler ise cok kisa bir zamanda 12 senedir hicbir sekilde bilegi bukulmemis bir iktidara kok sokturmektedirler. Yuzlerce kitlesel protestonun, cumhuriyet mitinglerinin ve gezi protestolarinin yerinden bile oynatamadigi iktidar toplam populasyonun sadece minik bir kismini olusturan ama elinde guc bulunduran bir yapi karsisinda cil yavrusu gibi dagiliverdi.
Image

Meselenin vicdanlarin sesi ve hakli olmaktan ziyade gucle alakali oldugunu anlamak icin kah 200 bin rutbeli personeli bulunan TSK’nin icindeki asi bir subayin bir radyo binasini isgal ederek ulkeye hukmedisinin hikayesini kah vakti zamaninda “DEP’e oy vermeyenin tavugunu bile oldurun” diyen Abdullah Ocalan’in su anda herkesin ofke kustugu guc odaginin baslica muttefiki haline gelerek baris elcisi konumuna yukselmesinin hikayesine bakilabilir. Ocalan’in yaninda PKK da reelpolitik olarak 1980 sonrasi Turk Siyasi hayatina konjenkturel olmayan ve ozgun bir baskaldiri kulturu getirmis ve hakli olmanin degil guclu olmanin kendilerini felaha erdireceginin bilincine ulasmisti. PKK ilk kuruldugu andan itibaren “biz hakliyiz oyleyse elimizi pislige bulastirmayalim” ya da “hakliyken haksiz duruma dusmeyelim” diyerek degil can alip can vererek gunumuz reelpolitiginde kaale alinir bir aktor oldu. Acikcasi terorizm’in politik olarak farkindalik yaratmada duyarlilik ve aktivist hareketlere gore kat be kat daha verimli ve basarili oldugu kusku goturmez bir gercek. Bunun bir baska ornegini de yaklasik 150 yildir Batili degerlere karsi surekli eylem pozisyonunda olan Siyasal Islam’in sadece belirgin ve guclu bir siyasi aktor olarak 1990’larda terorist yontemlerle rustunu ispatlamasi sonucu dunyanin gundemine oturmasidir. Aslinda 19. yuzyil sonundan itibaren irili ufakli gruplarla moderniteye savas acan Siyasal Islam sadece hakikaten reelpolitige etki edebilecek guce sahip oldugu farkedildigi anda hot-topic olmayi basarabildi. Hatta El-Kaide sohretini biraz da Amerikali dis politika uzmanlarinin islami teroru 1990’larda genel olarak El-Kaide diye etiketlemesine borclu olabilir yoksa bugun El-Kaide olarak adlandirdigimiz olusumun altindaki orgutlerin ortak karar alarak birlesmeleri gibi bir sey soz konusu bile degildi. Bu cerceveden bakinca Suriye’de son gunlerde El-Kaide gudumlu gruplar arasinda cikan catismalarin sebebi de daha net anlasiliyordur sanirim.

Konudan kopmamak gerekirse gelin bir de madolyonun oteki yuzunden duyarliligin verimsizligi meselesine bakalim. Aslinda durumun ne derece vahim oldugunu entelektuel kamuoyunun sahip oldugu hassasiyetlerin bosa esen ruzgardan oteye anlam tasimadigini anlamak icin meselelere PKK saldirilari sonucu sehit olan insanlarin aileleri ve artci etkileri ustunden bakilabilir. Neredeyse halkin %90’una yakini son 25 yilda PKK icin tezyiflerini ve tahkirlerini eksik etmemesine ragmen bunun reelpolitige etkisi asla beklenildigi gibi sert olmamistir. Aksine elinde herhangi bir guc bulundurmaktan yoksun halk kutlesi sadece kitlesel hezeyanlarda, histeri krizlerinde kendi belli etmis ve siyasetin kendisine asla sirayet edememistir. Gectigimiz sene baslayan baris surecinin halkin buyuk kesiminin karsi cikmasina ragmen medyada ve siyasette etkin bir rolu olmayan PKK karsitlarinin binbir gurultusune ragmen hala suruyor olmasi da gucten yoksun herhangi bir hareketin etkisiz ve kaybetmeye mahkum oldugunun gostergesidir.

Duyarliligi verimsiz kilan bir baska husus da duyar objesinin bir nevi ortak mal olmasidir ki bu da bir muddet sonra common goods tragedy‘ye yol aciyor. Ortak bir mal olarak duyar objesi cogu zaman konunun tarafi olmayan ucuncu kisilerce suistimal edilecegi icin mesele bir muddet sonra asil amacindan sapar ve isin icinden cikilmaz bir hal alir. Acikcasi herhangi bir politik problemin magdurlari tarafindan savunulmasinda bir beis gormuyorum ama Edirne’de olan haksizligin Kilisliler tarafindan protesto edilmesi ne kadar sacmaysa bir konunun dogrudan magduru ya da tarafi olmayan birinin de bunu dava edinmesi kulaga ayni sekilde sacma geliyor. Bu baglamda LGBTQ aktivizminin, Turban yasaginin vs.’nin konunun taraflari disinda olan kesimlerin derdi olmamasi gerektigini dusunuyorum. Keza her cikar grubu kendi cikarini savunursa daha saglikli isleyen bir politik yapiya sahip olabilme ihtimalimiz daha fazla olur gibi duruyor. Ornegin evinin onunde dinsiz oldugu icin oldurulmus bir yazarin mezalimini bir muslumanin dert edinmesi bize politik dogrucu zevzekliklerle zaman oldurmek disinda bir sey sunmaz. Tam tersi sekilde gecmiste turbanlilarin haklarini savunan sekulerlerin aslinda sadece useful idiots islevi gordugu de zamanla ortaya cikti.

Adina ister duyarlilik ister politically correctness ister (sl)aktivizm diyin ama ben bu benzeri eylemleri bir tur hastalik olarak goruyorum. Duyarli olmak su raddeden sonra ne yazik ki cagimizin vebasi haline gelmistir. Peki kundaktaki bebekten bir duyarli ve eylem adami yaratan karanlik nedir? Ben bu mevzunun insanin icgudusel olarak putlara tapinma ve bir seylere inancla baglanmasiyla alakali oldugunu dusunuyorum. Insan her ne kadar dinden kopsa da bazi seylere inancla baglanmadan kolay kolay yasayamiyor. Aslinda bu zamana kadar bu ihtiyaci hep dinler karsiliyordu, son 200 yildir onun yerini ideolojiler aldi ve bugune kadar cesitli kollara serpilerek geldi. Duyarli insan sadece hassas degildir, ayni zamanda kendisiyle birlikte herkesin de ayni raddede hassas olmasini amaclar. Duyarli insan, bilgiye bir erdem olarak benimseme yerine onu herkesle paylasilmasi gereken bir mesaj olarak kullanir ve boylelikle kendisini toplumu iyiye, guzele yonlendiren bir vaiz olarak gormeye baslar. Duyarlilar ya da eylem adamlari yerlesik duzeni elestirmekten muazzam bir zevk alir; dayanismanin, orgutlenmenin ne kadar muhim oldugunu sik sik vurgularlar. Anaakim olani surekli elestirirler ama kendi ortaya koyduklari alternatif akim yerin dibine soktuklari ana akimin yanina bile yaklasamaz. Fazla uzatmadan metaforik olarak betimlemek gerekirse gunumuzde her duyarli bir nevi ikonoklasttir, yerlesik olan putlari yikip yerine kendi putlarini koyan Peygamber Ibrahim’den farksizdir cogu, hatta yeri gelir bu ugurda kendi Ismaillerini bile feda edebilirler.

İçgüdüsel olarak putlara taptığımızdan, düşlerimizin ve çıkarlarımızın nesnelerini kayıtsız şartsız şeyler haline getiririz. Tarih, bir Sahte Mutlaklar Geçidi’nden, bahaneler adına dikilmiş bir tapınaklar dizisinden, zihnin Gayri Muhtemel önünde küçülmesinden ibarettir. Dinden uzaklaştığında bile insan dine tâbi kalır; bütün çabasıyla tanrı benzerleri yaratır, sonra da benimser bunları ateşlilikle: İçindeki kurgu ihtiyacı, mitoloji ihtiyacı, apaçık gerçeğin ve gülünçlüğün üstesinden gelir. Bütün cinayetlerinin sorumluluğu tapma gücündedir: Bir tanrıyı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar, buna razı olmazlarsa onları yok etmeye de hazırdır. Hiçbir hoşgörüsüzlük, ideolojik taviz vermezlik veya din yayıcılığı yoktur ki, şevkin hayvanî temelini açığa vurmasın. Hele insan ilgisizlik melekesi’ni bir yitirsin: Potansiyel bir katil haline gelir. Hele fikrini tanrıya dönüştürsün: Bunun sonuçları sayılamayacak kadar çoktur. Ancak bir tanrı ya da tanrı taklitleri adına insan öldürülür. Bir doğruyu, kendi doğrusunu elinde bulunduran kişinin yanında şeytan bile epey soluk kalır. Neronlar’a, Tiberiuslar’a karşı adaletsiz davranıyoruz: Ayrılıkçılık kavramını hiç de onlar icat etmemiştir: Katliamlarla kendini oyalayan, çığrından çıkmış hayalciler olmuşlardır sadece. Hakikî katiller, dinî veya siyasî düzeyde bir ortodoksluk kuranlardır; mümin ile mezhep sapkını arasında ayrım yapanlardır.

İslam’ın Problemi


Fanus


“Yoksul olan herkes hayal kırıklığına uğramış değildir. Şehrin kenar mahallelerinde yaşayan yoksullardan bâzıları, kendi uyuşmuş hayatlarından şikâyetçi değildirler. İçinde bulundukları çukurun dışındaki bir hayâtın düşüncesi, onların tüylerini ürpertir. Açlıktan ölmenin sınırında yaşayan yoksulların hayâtı, gâyeli bir hayattır. Yiyecek ve yatacak yer bulmanın amansız mücâdelesine girişmiş olanlar, boşuna çaba harcamış olma hissine hiçbir zaman yakalanmazlar. Varılacak amaçları maddî ve âcildir. Her yenen yemek, onlar için bir amacın gerçekleşmesidir; tok karna yatağa girmek bir zaferdir ve açıktan gelen her beleş şey bir mûcizedir. Köle hayâtı yaşayanlar yoksuldurlar; buna rağmen köleliğin yaygın olduğu ve uzun süre devâm ettiği yerlerde bir kitle hareketinin doğması zayıf ihtimaldir. Köleler arasındaki mutlak eşitlik ve köle mahallelerindeki samîmî sosyal ilişkiler, ferdin hayal kırıklığını önler. Köleliğin yerleşmiş âdet hâline geldiği bir toplumda başkaldıranlar, yeni köle olanlarla kölelikten hür bırakılanlardır.  (Eric Hoffer – Kesin İnançlılar)

Aşağı yukarı beş senedir aktif bir sosyal medya kullanıcısıyım ve bazen bu tarz ortamlardan çok sıkılıyorum. Sürekli kendini tekrarlayan benzer icerikte espriler ve gündemler görmek beni boğuyor. Hayatta yapabileceğimiz onca güzel şey varken niçin saatlerimizi ekran başında harcıyor olabiliriz ki? İnsan ilk başta bu kadar zaman harcadığımıza göre burada epey mühim işlerin döndüğünü düşünüyor, ama gün boyu gözümüzün önünden akan, sürekli ısıtılan ve birbirinin kopyası gündemlerden başka bir şey değil gibi duruyor. Gelgelelim, bunların hiçbiri sosyal medya ve internetin muazzam bir güce sahip olduğu gercegini gölgeleyen şeyler değil.

Değişik bir zamanda yaşıyoruz. Ağzımızı kıpırdatmadan gün içerisinde binlerce kişiye seslenebiliyor ve onlarla iletişime geçebiliyoruz. Dışarıdan yalnızlık gibi görünen halimizin aslında daha önce hiçbir zaman elde edemediğimiz sosyalleşme ortamının ayağımıza gelmiş versiyonundan başka bir şey olmadigini soylemek mumkun. Evet bu sosyalleşmenin ta kendisi ancak geleneksel olanından biraz daha farklı; çünkü burada insanları çoğu kumar olan olasılıklar sonucunda değil bizzat kendi tercihlerinizle tanıyorsunuz ve bu da gündelik hayatınıza nazaran gayet steril bir (sanal) çevreniz olmasına imkan veriyor. İnternet sayesinde hayranı olduğunuz metal grubunun, desteklediğiniz siyasi partinin, taraftarı olduğunuz basketbol takımının, hoşlandığınız türde kızların bulunduğu çevreye dahil olmanız olaganustu bir şekilde kolaylaştı ve bu da bir müddet sonra internet müdavimleri için artık geri dönüşü olmayan bir gettolaşma sürecinin içerisine girmelerine sebebiyet verdi. Bir müddet sonra burası öyle bir yere geldi ki pek çok insan içinde bulunduğu dünyanın ya da toplumun değerlerini sadece buradaki dar çevresini göz önünde bulundurarak algılamaya başladı. Sosyal medya artık pek çok insan için bir fanustan farksız. Zamanımızın çoğunu burada neredeyse görüşlerinin cogunu bildiğimiz ve hemfikir oldugumuz insanlarla  aynı şeyleri tekrarlayarak harcıyoruz, daha da kötüsü bir müddet sonra içinde bulunduğumuz toplumu da bu şekilde algılamaya başlıyoruz.

Lafı iyice uzatmadan konuya gireyim. Bizim büyük birader her zamanki içtenliği ve samimiyetiyle  gene bir şeyler demiş ve bunun üzerine geçtiğimiz günlerde Twitter’da epey fırtına kopmuş. Başbakan gündem belirliyor lütfen gazına gelmeyin diyeni mi ararsın, bu demeçlere binbir kulp bulmaya çalışanı mı ararsın yoksa ağzına geleni RTE’ye söyleyen mi ararsın. Sosyal medya kullanicilarinin cogu dün gayet hararetli bir şekilde bu konuyu tartıştı. Açıkçası Tayyip Erdoğan’ın bu açıklamaları yaparken bazılarının iddia ettiği gibi gündem belirleme telaşı güttüğünü düşünmüyorum. Bana kalirsa kendisi bu tip açıklamalarında son derece içten davranıyor. Ne yazık ki ona tepki gösteren bizler için aynı şeyi söylemek mümkün değil.  Ne diyorduk? Aslında burada hepimiz kendi damak tadımıza göre derebeyliğimizi kurmuş insanlarız. Gün boyu kendi fikirdaşlarımızla cirit atınca bir müddet sonra gündelik hayatta gayet normal karşılaşabileceğimiz bir şey burada heyheylenmemize sebebiyet veriyor, yeri geliyor bizi çileden çıkarabiliyor. RTE’nin açıklamaları da bundan farklı değil. Hepimiz farkındayız ki aslında yakın çevremizde dahi RTE gibi düşünen sürüyle insan var. Ancak sosyal medya aracılığıyla o çevreden  o kadar soyutlanmışız ki buna benzer sözleri halkı temsilen kameralar karşısında konuşan birinden duyduğumuzda çıldırıyoruz. İşte içine hapsolduğumuz fanusun hikayesi de burada başlıyor. Çünkü bu artık sadece toplumda soyutlanmayı değil aynı zamanda olmayan bir dünyayı kurgulamamıza yol açıyor. Artık dünyamızı Twitter’da takip ettiğimiz 300 kişiye ve FB’taki 500 arkadaşımıza göre şekillendiriyor ve tüm toplumu buna göre okuyoruz. Hal böyle olunca bazen sekanslar uyuşmuyor ve dün olduğu gibi çatlaklar ortaya çıkıyor. Halbuki buradaki herkes farkında ki aslında yan komşusu emekli teyze de, her gün sigara aldığı büfeci de pek çok konuda benzer şekilde tahammül edilemez görüşlere sahip ama fanusa bir kere girince içinden çıkmak o kadar da mümkün olmuyor. Çoğumuz toplumun çevremizdeki insanlar gibi liberal, işçi hakları savunucusu ya da seküler olmasını umuyoruz, daha doğrusu böyle olduğunu kafamızda kuruyoruz ve bu kurgusallığa ilk başta da kendimiz iman ediyoruz. Esasında halimiz 1970’lerde dağa taşa parça yapan punk-rock gruplarının başa Iron Lady gelince kendilerine somut hale bürünmüş bir şeytan seçmelerinden pek de farksız değil. Hepimiz her gün defalarca kez karşılaştığımız ama gıkımızı dahi çıkaramadığımız şeyleri samimi bir şekilde ifade eden RTE gibi gayet popüler bir ikondan hincimizi çıkarıyoruz. Çünkü içinde bulunduğumuz fanusta herkes o kadar öfkeli ve bir o kadar kararlı ki Twitter’da yazdığımız 3-5 sinkaflı sözün mutakabiliyetinin olmadığının farkındayız.

Aslında hiç yeri ve zamanı değil ama aynı tabloyu Gezi Parkı olaylarında da görmek mümkündü. Klişe olan “ilk 3 gün ben de destekledim” beyanının tersine ben Gezi Parkı olaylarının ilk uc günü için pek de müspet görüşlere sahip değildim. Benim için Gezi Parkı olayları her fırsatta tribünlere göz kırpan şovmen ruhlu bir vekilin çalışmayan dozerin önüne yatmasından; ekoterörist ve vejeseksüel birkac eylem adamının tantanasından başka bir şey değildi. Hatta olayların ilk alevlendiği 29 Mayıs gününde yandaki memeyi yapmış ve kurumsallaşmış bir diktatoryanın bu tip aktivist aksiyonlarıyla sarsılamayacağını belirtmiştim.

Gezi olayları ilk başladığında yaptığım bir meme

Gezi olayları ilk başladığında yaptığım bir meme

Benim için işin rengi ise gene çok farklı olarak beyaz yakalıların sokağa dökülmesinden sonra değil 1 Haziran günü Tayyip Erdoğan’ın olaylar başladıktan sonraki ilk verdiği demeçte değişmişti. Akaretler’deki evimin önünde her gün patlayan yüzlerce biber gazı kapsülüne karşı kılım kıpırdamazken RTE ne demiş olabilirdi de bir anda ben bile ürpermiş olabilirdi ki? Evet hepinizin de bildiği gibi ilk kez hepimiz 7/24 başımızda dikilen cadaloz bir dadıdan farksız olan bir başbakanın korktuğuna şahit olduk. RTE, korkmuştu hem de hiç beklemediğimiz bir anda korkmuştu. İşte Gezi eylemcileri için ilk kritik hata da burada başladı. Hemen hemen hepsi haklı, vicdanlı, onurlu, hassasiyet sahibi vs. oldukları için RTE’nin korktuğu gibi bir yanılgıya kapıldılar ama esasında RTE’yi korkutan şey eylemcilerin sahip olduğu güçtü. İktidarı boyunca defaatle darbe teşebbüsü ve cumhuriyet mitingleri gibi binbir kitlesel eylem atlatmış olan bir başbakan ilk defa dehşete kapılmıştı. Gezi olayları sırasında aktif olarak sosyal medyada yer almasam da bir diğer gözlemlediğin dokunaklı durum ise o anda olaylar içinde olanların ciddi ciddi bazı şeylerin değiştiğine olan inançlarıydı. Hemen hemen dakika başı “Bu ülkede artık devrim oluyor“, “Ya tayyip gidecek ya da biz artık geri dönüş yok” minvalinde yazılan şeyler okumak mümkündü. Eylemcilerin çoğu bu havadayken memleketlerindeki akrabalarının çoğunun hiçbir şeyden haberi olmaması içlerinde bulundukları fanusun onları nerelere kadar sürükleyebileceğinin göstergesiydi. Dile kolay benim açımdan da ironik bir durumdu. Aktivizmin serserilik ve hergelelikten başka bir şey olmadığını düşünen benim gibi biri için 1 Haziran’daki RTE oldukça yıkıcıydı. Zaten sonradan öğrendiğimize göre o günler RTE ve fanboylari için de epey dehşetli geçmişti. Gelin görün ki Gezi rüyası fazla uzun sürmedi. Haziran’ın ortalarına doğru eylemcilerin büyük kısmını oluşturan öğrenciler memleketlerine dağıldı, havalar ısındı ve olaylar duruldu. Hiç kimsenin ummadığı bir anda gayet de spontane ve güdümsüz gelişen olaylar, gene güdümsüz ve lidersiz olmasından dolayı uzun soluklu olamadı ve bir müddet sonra geriye sadece ölenler ve arkalarına bıraktıkları kültleri kaldı.

Aktivizm'in ABC'si

Aktivizm’in ABC’si

Buraya kadar her şey anlaşıldı sanırım, peki ne yapmalı? Ben öyle modellemeleri, uzun uzun ayrıntılı sistem analizlerini sevmem. Size söyleyeyim, kısa-orta vadede yapılacak şey belli: Lokalleşme ve ardından gelecek Gettolaşma.  Şunda hepimiz hemfikirizdir diye düşünüyorum: Aynı anda hem Kars’a hem Antalya’ya hükmeden tek merkezden yönetim şu an da içinde olduğumuz histeri krizinin en büyük sebebi. Onun için ister adını yerinden yönetim koyun ister adem-i merkeziyetçilik hepimize rahat nefes aldıracak çözüm buradan geçiyor. Bu günden sonra yüz milyonları ilgilendiren makro planlar üzerine kafa yormak yerine içinde bulunduğumuz fanusu daha müferreh kılmak için çalışmak gerekiyor. Nordik ülkeleri gibi başarısız olmaya mahkum çokkültürlü makro projeler peşinde koşmak yerine herkesin kendi gettosunda yaşadığı olabildiğince yerelleşmiş fanuslarda yaşamak hepimiz için daha iyi olacaktır.

Neoliberalizm’in yukarıda bahsettiğim Lokalleşme sürecini de içeren üç aşamalı bir projesi vardı. İlk aşamada ülkeler küreselleşecek, ikinci aşamada bunun sonucunda ulus devletler zayıflayacak ve son olarak lokalleşme gelecekti. İlki hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar başarılı oldu. Bugün Kuzey Kore dışında küresel ekonomiye entegre olmakta direnen bir ülke yok, Küba bile küreselleşmiş piyasanın bereketinden nasiplenebilmek için geçtiğimiz yıllarda bir dizi reformu yürürlüğe soktu. Ne yazık ki Neoliberalizm ulus devletlerin karizmasını sarsmakta pek de başarılı olamadı. Günümüzde ulus devletler hala daha güçlü ve her geçen gün uluslaşma sürecine giren etnisitelerin sayısı artıyor. Zaten 2008 Bankacılık Krizi’nden sonra Neoliberalizm de eskisi kadar seksi değil. 2008 sonrası reçete olarak görülen Refahçı sistem ise makyajla süslenilmiş 65’lik fahişeden farksız. Obamacare tartışmaları sırasında da açık açık gördük. Illinois ile Kansas’ı aynı kefeye koyup 300 milyon insanı bir torbaya sokmak artık pek başarılı bir politika sayılmaz. Avrupa Birliği vatandaşı olan bir Polonyalının Yunanistan’ın ücra bir kasabasında kanserden bitap düşmüş birini pek umursamadığını artık açıktan itiraf etmenin zamanı geldi. Yüz milyonları içine alan nesiller arası sosyal sözleşme teorilerinin pek de sürdürelebilir olmadığı önümüzdeki yıllarda daha yüksek sesle dillendirilecektir. İnsanların tesadüfen içlerinde doğdukları milyonların kaderine rıza göstermesi de bundan sonra pek de mümkün olmayacak. İnsanlık durumunu geliştirmeye yönelik makro projeler peşinde koşanlar hep vardı bundan sonra da olacaklar ama özgürlüğün tadını sanal dünyada da olsa bir kere tadan insanları bundan sonra milyonlarla beraber yürümeye ikna etmek pek de kolay olmayacaktır. İnternet ve sosyal medya aracılığıyla hepimiz kendi çapımızda bir yerelleşme ve polarizasyon süreci yaşadık. Hepimiz artık gündelik hayatımıza göre daha mutlu olduğumuz fanuslar içinde her gün birtakım insanlarla etkileşim halindeyiz. Halihazırda durum buyken Büyük Birader’in çıkıp içinde Nişantaşılı Club Boy’un da Batmanlı Mele’nin de yer aldığı geniş bir havuz hakkında kafasına göre ahkam kesmesi dün olduğu gibi pek çoğunuzun şalterlerinin devre dışı kalmasına sebebiyet veriyor. RTE böyle şeyler söyleyemez, böyle saçmalık mı olur diye çıkışmak oldukça gereksiz. Hepimiz biliyoruz ki Anadolu erenleri arasında böyle düşünen milyonlar var ve bu durumda yapılması gereken şey herkesin kendi kaderini tayin etmesinden başka bir şey değil. Bırakınız Konyalı hacı amcalar kendi gettolarında kimin nasıl yaşayacağına karar versin, zaten ömrümüzde bir kere bile yolumuzun düşmeyeceği hatta varlığından bile bihaber olduğumuz yerler hakkında endişe duymanın da artık ne kadar gereksiz olduğu yakında anlayacaksınız.

Lokalleşme hususunda kendimden örnek vermek gerekirse mesela ben İslam’la yıldızı kesinlikle barışmayacak biriyim, kişisel çevremde de Müslümanların olmasından huzursuzluk duyuyorum(Kaldı ki onlar da bana bayılmıyorlar). Bu durumda elime AK-47 alıp dünyada sayısı milyarı bulan 72 mezhepten Müslüman’ı vuramayacağıma göre bir noktadan sonra yolların ayrılması her iki kutup için de faydalı olacaktır. Bırakınız Müslüman kendi gettosunda şeriat hukukunu da çağ dışı ritüellerini de uygulasın. Üstelik zamanla çok merkezli hukuk sisteminin de önü açılacaktır. Tek ve bütün bir Türkiye’dense özgür, kapalı, sansürcü vs. gibi mini bölgelere bölünen bir Federe Türkiye şimdikinden kat be kat daha evladır. Onun içindir ki AKP iktidarından ve bilahare tüm beylik iktidarlardan sıkılanlar için kurtuluş yolu daha planlı, daha büyük, daha refahçı, daha paternalist ve daha demokratik yönetimlerden ziyade daha özerk, düşük vergi alan, katastrofik durumlara biraz daha hoşgörülü bir yönetimden geçiyor.

Esasında sadece son 30-40 senedir uydu yayınları ve araştırmacı habercilik sayesinde parası olmadığı için Erzurum’da kanserden vefat edenlerin dramını izleyebiliyoruz ve benzer trajedilerden haberdar oluyoruz -ki aslında gerçekte orada ne olup bittiği pek de umurumuzda sayılmaz. Hal böyleyken ömrümüzde bir kere bile görmeyeceğimiz insanlarla ve topluluklarla aynı sosyal ve ekonomik politika havuzunda buluşmak oldukça absürd kaçıyor.

İnternet sayesinde hepimiz daha önce sahip olamadığımız fanuslara sahip olduk. İnternete bağımlı olduk çünkü gündelik hayatta hiç olamadığımız kadar burada özgürdük ve özgürlük de bağımlılık yapan bir şeydir. Gündelik hayatın binbir türlü absürdlüğünden burada oluşturduğumuz dar çevreyle sıyrılmaya çalışan insanlar kümesinden başka bir şey değiliz ve görünen o ki en azından sosyal medya üzerinde hiçbirimiz bu durumdan rahatsız değiliz. Normalde canımızı sıkacak bir dolu zırvalıktan münezzeh steril bir ortam yaratmanın tadını bir kere tattık, bundan sonra geriye sadece fanusumuzu yaşamımızın değişmez bir parçası haline getirmek kalıyor.

Not: Bu yazi yayinlandiktan 3 ay sonra Twitter’daki siyasi polarizasyon uzerine yapilmis cesitli arastirmalar yayinlandi. Ingilizcesi olanlar icin linkleri asagida paylasiyorum:
1) Turns out Twitter is even more politically polarized than you thought

2) The Filter Bubble: What the Internet is Hiding From You

3) Mapping Twitter Topic Networks: From Polarized Crowds to Community Clusters

Batı Düşmanlarının Karakteristikleri-1: Modernite Karşıtlığı


Amerika’nın liderliğindeki bu Batılı uygarlığın değerleri yok edilmiştir. Özgürlük, insan hakları ve hümanizmadan söz eden o nefret yüklü sembolik kuleler yok edilmiş, yanıp gitmiştir. – Usame Bin Ladin

Oksidentalizm, Avrupa ve İngilizce konuşan ülkeler hakkında karşıtları tarafından yapılan ayrımcı ve yer yer insanlık dışı görüşlere yer verilmesine verilen ad ve genellikle batılı olmayan ülkelerdeki Batı karşıtlığını ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Başlamadan önce çok yapılan bir kavram kargaşasını düzeltmek gerekirse Oksidentalizm(Garbiyatçılık), Oryantalizm’in(Şarkiyatçılık) zıttı değildir. Oryantalizm, Batı’nın Doğu’yu çarpık bir biçimde algılayarak yanlış yansıtmasının genel adı iken çoğu zaman Doğu’ya getirilen eleştirileri baştan savmak için bir kılıf olarak kullanılmaktan ibarettir. Oksidentalizm ya da bir başka deyişle Garbiyatçılık, kısaca Batı düşmanlarının Batı hakkındaki tahlillerinin çarpıklığına odaklanır ama burada dikkat edilmesi gereken husus “Batı” kavramının coğrafi bir anlamdan ziyade manevi bir anlama sahip olmasıdır. Keza Şarkiyatçılıkta Doğu düşmanlarının Batılı olduğu vurgulanırken Oksidentalizm için aynı şey geçerli değildir. Az önce de bahsedildiği gibi Batı coğrafi bir betimlemeden ziyade bir kültürü ve uygarlık düzeyini temsil etmektedir. Bundan ötürü Avustralya ve 2.Dünya Savaşı sonrası Japonya sık sık Batı olmakla itham edilirken Oryantalizm’in Batılıların Latin Amerika üzerine olan çarpık düşünceleri için kullanılmasının mümkünatı yoktur. Oksidentalizm, Batı’nın kendi içindeki eleştirel çevrelerden çıkmış iken Oryantalizm için aynı şey söz konusu değildir. Bu ikisi arasındaki kavram kargaşasına bir nebze olsun açıklık getirebildiysek eğer Batı düşmanlarının belli başlı karakteristiklerini anlatabiliriz.

Oksidentalistlerin başlıca özelliği Aydınlanma ve Modernizm karşıtı olmalarıdır. Modernizmin getirdiği sanayileşme ve ardından gelen kentleşme, yığınları kentlerin varoşlarına yığmış; köyünde, kasabasında huzur içinde yaşayan kitleler daha önce benzerine hiç rastlamadıkları sorunlarla yüzleşince bu kültüre yabancılaşmış ve yer yer ona düşman kesilmişlerdir. Gelgelelim, Modernizm karşıtlığı her ne kadar yapısal olarak varoşlarda kendine yer edinse de entelektüel olarak bizzat Modernizm’in göbeğinde filizlenmiştir. 19. yüzyılın sonlarında nihilist filozof Nietzsche‘yle doğmaya başlayan anti-modernist tavır 20. yüzyılda pek çok filozofun ve köktendincinin başlıca şiarı haline gelmiştir. Frankfurtçu eleştirel kuramcılar, başta Faşizm ve Nazizm olmak üzere pek çok aşırılığı kapitalist modernleşmenin içine girdiği buhranın kaçınılmaz sonucu olduğunu belirterek Modernite’nin getirilerini naif bir şekilde sorgulama içerisine girerken onların peşi sıra gelen postmodernist düşünürler ise Batı uygarlığını acımasızca eleştirdiler. Heidegger, Amerikanismus adını verdiği modern anlayışın yeminli bir düşmanıydı; çünkü ona göre bu anlayış Avrupa ruhunun özsuyunu soğurmaktaydı. Üçüncü Reich kavramının entelektüel babası Arthur Möller van den Brück Amerikanertum‘un(Amerikanlık) “coğrafya olarak değil manevi olarak anlanması gerektiği” düşüncesini ileri sürmüştü. Jacques Derrida, Modernite kavramının getirilerine öylesine eleştirel yaklaşıyordu ki dekonstrüksiyon (yapısöküm) kuramını geliştirdi. Herhangi bir metinde tek bir anlamın olmadığını ifade eden bu kavram; metinlerin yere ve zamana göre çeşitli şekillerde yorumlanabileceğini ifade eden hermönetikçi bir yaklaşımdı. Bu mantığa göre eğer bütün metinleri farklı şekillerde yorumlamak mümkünse, önemli olan okurun ona yüklediği anlam olur. Diğer bir deyişle, anlam güç ve arzuyla oluşur. Doğru yorum, akademik güç mücadelesini kazananın yorumudur. Derrida ve takipçilerine göre mantık bir baskı aletiydi. Görünüşte her mantıklı kararın altında Nietzschevari bir güç arzusu vardır. Derrida, Modernitenin ve Aydınlanmanın üstündeki örtüyü kaldırıp altındaki “logomerkezciliği” meydana çıkarmayı umuyordu. Derrida’nın akıl hocası Paul de Man, Modernizmin ve felsefesinin 1.Dünya Savaşı’ndan sonra çöktüğünü söylemiş ve 1920’lerde zirveye tırmanan anti-semitik söyleme methiyeler düzmüştür. 2.Dünya Savaşı sırasında bir Belçika gazetesi için Nazi muhabirliği yapan Man, Yahudilerin toplumdan soyutlanması gerektiğini ve hatta mümkünatı varsa tecrit edilmeleri gerektiğini dile getirmişti(Man, bu tecrit işlemi için Madagaskar adasının uygun olduğunu düşünüyordu). Tüm bu rezaletler maalesef ki Man’in ölümünden sonra bir doktora öğrencisi tarafından açığa çıkarılmış ama buna rağmen Derrida hocası Man’in ve Heidegger’in sonuna kadar arkasında olduğunun defaatle altını çizmişti. Bir diğer postyapısalcı felsefeci Michel Foucault, Aydınlanma ve Modernizm fikrinden öylesine tiksiniyordu ki tüm modern değerleri alt üst edeceği ümidi ile 1979’daki İran Devrimi’ni uzun bir süre desteklemiş hatta ilerleyen zamanlarda Devrim muhafızlarının kadınlara ve eşcinsel aktivistlere olan saldırıları yoğunlaşmasına rağmen İran Devrimi’ni ve Humeyni’yi övmüş bu nedenle pek çok feminist ve ortodoks marksistle sert tartışmalara girmiş ve kendisine sorulan soruların büyük bir kısmını cevapsız bırakmak zorunda kalmıştı. Devrimden önce Paris’te Humeyni ile bir görüşme gerçekleştiren Foucault, Humeyni’nin kendisini oldukça heyecanlandırdığını belirtmiş ve ertesi günlerde bir İtalyan gazetesine “İran ve İslam ruhsuz dünyanın ruhudur” başlıklı bir yazı yazmıştır. Tüketim Toplumu ve Simülakr kuramlarının müellifi olan ve Matrix gibi pek çok film için esin kaynağı olan fikirlerin babası Jean Baudrillard, 11 Eylül 2001’deki terörist saldırıların ardından Modernizm’in kulelerini ve dolayısıyla karizmasını yok ettiği için başta Usame Bin Ladin olmak üzere Müslüman teröristlere selam durmuştur. Faşizm’in ve Anarko-sendikalizmin entelektüel babası ve fikirleriyle Mussolini, Lenin, Gramsci gibi sosyalistlere ilham veren Georges Sorel’in düşün hayatının en karakteristik özelliklerinden biri de Modernite’ye, elitizme ve bilime düşman olmasıydı. Sorel’e göre Modernite’nin can suyu bilim, çoğu zaman bir reçete olmaktan ziyade egemenin borusu konumunda iken insan doğasının mükemmelliği ile kıyaslandığında bir hiçtir ve aynı zamanda bu safsataların(bilimin) gerçekle bir alakası yoktur. Benzer örnekler paragraflarca çoğaltılabilir ama her bir örnekte açıkça görülen şudur ki Modernite karşıtlarının neredeyse hepsi boğazlarına kadar Oksidentalizm batağına saplanmışlardır. Nietzschevari nihilizmin ve Heidegger tarzı varoluşçuluğun direkt ve tavizsiz bir formunu benimseyen postmodernistler için iyi-kötü, güzel-çirkin, uygar-ilkel gibi dikotomiler çocukça denebilecek kadar saçmaydı. Modernizmin bu yeminli düşmanlarına göre önemli olan istek ve seçimdi. Bu mantık, herkes kendi gerçeğini yapar ve kendi ahlakını belirler felsefesinin saldırı mirasının varisiydi. Böylece kendi fikrinde ısrar en yüksek değerdi. Seçimler ancak konvansiyonel ahlaktan çekinmeyen gerçek, güvenli seçimler olduklarında değer kazanırlardı. Bu bölümü bitirirken Modernizm karşıtı oksidentalistlerin en gözde filozoflarından olan Heidegger’in kişisel ricasını alıntılamak hiç de fena olmayacaktır:

Batının ruhani gücünün tükeneceği, can çekişir gibi görünen kültürünün çökeceği, bütün güçleri karmaşaya iteceği ve çıldırtacağı günleri bekliyorum.

İslam, Muhammed ve İfade Özgürlüğü


İş bu yazı bir Ekşi Sözlük entrysi olmakla birlikte söz konusu yazı yayınlandıktan bir müddet sonra ilgili başlığın (bkz: orospu çoçuğu muhammed) sözlük yönetimi tarafından kaldırılması nedeniyle arada kaynamaması hasebiyle buraya alıyorum. Yer yer düzenlemeler yapsam da kah sözlüğün hafifmeşrep üslubundan; kah yazının sözlükte bambaşka bir bağlamda kullanılan cümleler nedeniyle yer yer kopukluk olabilir. Başlamadan önce meseleyi izah etmek gerekirse söz konusu başlıkta bir yazar tarafından “orospu çocuğu muhammed, yan komşum hep çoluk çocuk yaşındaki karıya kızaya sarkıyor” minvalinde bir şeyler yazılmış, haliyle diğer pek çok yazar da bu ifadeye yerli yersiz tepkilerini göstermiş. Ben de konu üzerine aşağıda okuyacaklarınızı yazdım, bundan sonraki kısım birebir sözlükten kopyalanmıştır.

heyt sipiçç!!!!!!

En başta şunda anlaşalım bu ifade ediş biçimi nefret söylemi değildir.

Vicdan, merhamet, saygı, adab vs. üzerinden yapılan eleştirileri bir kenara koyalım ve aşama aşama ilerleyelim.

1) Burada aslında kaba bir satirizmle ima edilenin İslam peygamberi olduğu iddia edilen Muhammed olduğu ayan beyan ortada olsa bile doğrudan onu betimleyen veya tanımlayan bir sıfattan yoksun olduğumuz için(mesela başında “Hazreti” ifadesi olsaydı en azından kimin kastedildiği konusunda daha az şüphemiz olurdu) hukuki olarak bu ifade bir problem teşkil etmez. Ha ismi Muhammed olan üst komşum veya ofis arkadaşım bunu üzerine alınıp soluğu adalet sarayında alabilir ama zaten 14. yüzyıl önce yaşamış birisinin fiziki olarak böyle bir şey yapma şansı matematiksel olarak basit bir şekilde ifade etmek gerekirse yüzde sıfır.

2) Burada orospu çocuğu denilerek aslında doğrudan olmasa da dolaylı olarak İslam peygamberine hakaret edildiği ve bunun cezalandırılması gerektiği iddiası da gülünç. Ne yani hakaret edilen İslam peygamberi değil de ilkel bir Afrika kabilesinin totemi olsa tolere mi edecektiniz? Kaldı ki İslam’ın peygamberi olduğu iddia edilen bu zat hakkında yapılan olumsuz yorumların sevenlerini üzmesi, incitmesi, kahretmesi, yerin dibine sokması, çılgın attırması bu hakareti(?) eden kişinin cezalandırılması için bir sebep teşkil etmiyor. Eğer ortada bir hakaret varsa da hakaretin bizzat muhatabı olan kişi gidip sonuna kadar hakkını arayabilir burada bir problem yok, ama varlığı üzerine soru işaretleri olan bir adam üzerine dönen provokatif ithamların sevenlerini, hayranlarını veya takipçilerini perperişan etti diye cezalandırılmasını istemek nereden baksan ahmaklık.

3) Bir de bu hakaret kavramının da biraz altını kazımak gerekiyor. Bu ülkedeki pek çok kişi için Muhammed adlı şahısın adının önüne sayın anlamına gelen “hazreti” ifadesininin koyulmamasının bile başlı başına büyük bir edepsizlik örneği olarak kabul görmesi bir yana hakaretin nicel bir ölçütünün olmaması sorunuyla da karşı karşıyayız. Ee dolayısıyla dilin de kemiği olmuyor. Hem bana göre de Barış Manço’ya benzetilmek bir hakaret iken orta yaşlı bir hanıma teyze demek de başlı başına bu tip tabirlerin muhattabı için bir hakaret olabilir. Gelgelelim bir hukuk devletinde yaşadığımız varsayımından hareketle ve görece özerk ve yetkin bir kurum olan TDK’yı kıstas alacaksak orospu çoçuğu küfür ve argo kategorisinde olduğu için bir hakaret, evet amma velakin mesele burada da bitmiyor.

4) İfade özgürlüğünün sınırı bir başkasına fiziki olarak zarar vermeye başladığı yerde biter. Daha lümpen bir şekilde açıklamak gerekirse ifade özgürlüğü, tarihi kişiliklere ana bacı sövmek, kaymak, sikmek, sokmak vb. ve dilediğince hakaret edebilmeyi kapsar. Yukarıda da yazdığım gibi eğer tarihi bir kişilik, hakkında edilen olumsuz ifadelerden rahatsızsa bağımsız tc mahkemeleri zaten emrine amade olacaktır, buyursun şikayet dilekçesini en yakındaki adliyeye versin.

hoşgörülü islam….

5) Her yerde karşımıza çıkan kutsala saygı fetişizminin hala etkili bir argüman olarak sunuluyor olması da komik. Kutsal diye bir şey yok, senin değer verip putlaştırdığın imgeler, simgeler, kişiler veya olaylar var. Bir insanın krem peynire çok değer verip ona kutsallık atfettiğini varsayalım; bu insanın ona sadece basit bir kahvaltı mezesi olarak bakanları kutsalına hakaret etmekle suçlaması ne kadar absürd ise Müslümanların veya Brahmanların da bu kutsal fetişizmi o kadar saçma.

her şey sadece ve sadece sizin seçiminiz.

6) Son olarak “Bir ateist olarak benim bile….” insanlarının ise artık iliklerine işleyen politik doğruculuk illetinden tez elden kurtulmalarını tavsiye ediyorum. Kavramların içerdiği olumsuz çağrışımlar yüzünden gündelik ve akademik dilde kullanımdan atılmasına sebebiyet veren bu hastalık yüzünden pek çok kişi aslında kendini düşünmediği şekilde konuşmaya zorluyor hatta yer yer ortaya oldukça komik durumlar da çıkıyor. “Siktir git!” ifadesinin tarihselliğini ve yerelliğini göz ardı edip salt cinsiyet temelli okumasını yaparak dildeki tüm argo sözcükleri aforoz eden bu seküler hahamlar yüzünden insanlar yapay bir üslupla konuşmaya zorlanıyor, kendilerini ifade etme özgürlükleri otosansür uygulama suretiyle sınırlanıyor. Neyse velhasılı kelam öyle üzerinde pek düşünmeden “buncha yıllıq atheistim ama bhence herkez khardesche yhasamalı ve therbiye shınırlarını zorhlamamalı :)” vasatlığını bırakmanın zamanı geldi de geçiyor.

7) İfade özgürlüğü ve sınırlarını güzel bir şekilde araştırın.

8) İfade özgürlüğü sizin kutsalınıza göre değil “Harm principle”a göre sınırlanır.

9) Ben bunlardan hiç anlamayıp hariçten gazel okuyan öküzün tekiyim diyorsanız John Stuart Mill‘in On Liberty adlı eserini okumaya başlayarak meseleye yumuşak bir giriş yapabilirsiniz.

Ben sizi tanıyorsam gidip de hiçbiriniz bunu Google’da aratma zahmetinde dahi bulunmazsınız o nedenle özet geçiyorum:

Dünyada bütün insanlar biri dışında aynı fikirde olsa, o karşıt düşüncedeki tek kişinin iktidarı ele geçirip tüm insanları susturma hakkı ne kadar varsa, tüm insanların da o tek kişiyi susturma hakkı aynı derecede vardır.