Etiket arşivi: faşist

Bir Meta Anlati Olarak Kemalizm


Kemalistler bizim icin ne yapti?

YES, COME TO THINK OF IT, WHAT HAVE KEMALISTS EVER DONE FOR US?

Bugünlerde herkesin suçlamaya alışık olduğu Kemalizm 1930’lu yıllarda yabancı basında Türkiye’nin imajı için yazılmış birkaç eser dışında bahsi bile geçmeyen bir kavramdır. Kavramın ideolojik olarak popüler olması 1960 muhtırası sonrası kendini ilerici olarak tanımlayan gençlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlamasına rast gelir. Onun dışında birkaç uçuk kaçık istisnayı saymazsak eğer 1980’lerde post-modern kritiklere tabi tutulana kadar hakkında pek de eleştirel düşünce belirtilmemiştir. Kemalizm’in 1980’den sonra ise bir felaketler ideolojisi haline gelmesinin sebebi ise Türk entelektüel hayatındaki paradigma kayışlarında yatmaktadır. 1960’lara kadar Durkheim/Gökalp hülyalarıyla beslenen entelektüel klik, 1960’larda Marx 1970’lerde Weber ve son olarak 1980’lerde ise Foucault’nun tesiri altına girecektir. 1970-80 döneminde entelektüel kanatta zuhur eden bu paradigma kayması Postmodern Durum’a biat etmiş olduğu için o dönemden önceki tüm konseptleri büyük anlatı olduğu gerekçesiyle reddecektir ki Kemalizm kavramı da bundan nasibini alacaktır. Çok geriye gitmeye gerek yok. Daha 10 sene öncesine kadar birtakım köktendinci ya da aşırı solcu kaçıkları saymazsak Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetici elitten sokaktaki manava kadar herkes üzerindeki imajı bir founding father konumundadır. Iş bu kurucu baba durumu 1980’ler sonrası ülkenin yaşadığı çeşitli politik buhranları büyük anlatıların çöküşüne bağlayan ex-solcu yeni liberal postmodernist elitin Mustafa Kemal’e ait her şeyi Kemalizm titri altında birleştirmesine ve mevcut cumhuriyetin 50-60 yıllık birikimi sonucu oluşturduğu politik kurumların ve algının topa tutulmasına vesile olmuştur. 1980’ler sonrası entelektüel kliğe hakim olan postmodernist hava, mevcut cumhuriyetin geçmişte sahip olduğu birtakım negatif özellikleri özenle seçerek tüm bu olumsuzlukları Kemalizm adı ile bir meta-anlatı altında toplamıştır Bunun üstüne 1989’da Soğuk Savaş sonrası gelen çözülme ve rehavet ortamı Türkiye için pek de heyecanlı geçmeyecek ülke belki de Cumhuriyet tarihinin en kaotik 10 yılını geçirecekti. Bu kaos ortamında zaten ağır ağır dönüşüm geçiren Cumhuriyet de Kemalizm titri altında en ağır kritiklere tabi tutulacak ve hatta artık açık açık vadesinin dolduğu beyan ediliyor olacaktır. Burada bir parantez açmak istiyorum. Söz konusu Kemalizm eleştirilerinin spesifik olarak isabetli olduğu hususlar yok değildi ama buradaki problem yarım yüzyıllık bir geçmişi olan anayasal bir cumhuriyetin farklı dönemlerde farklı güçler tarafından yön verilmiş süreçlerini tek bir konsept ile izah edilmesinin hatalı olması idi. Daha sade olmak gerekirse 1923’ten günümüze kadar olan dönemde tüm yönetimsel ve hiyerarşik birimleri tek bir entite altında birleştirmenin kavramsal olarak hatalı olduğunu belirtmek istiyorum. 2000’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti çeşitli iktidar odaklarının güç savaşlarına tanık olmuş, zamana göre yönetim stili ve politika anlayışı da değişmiş ve revize olmuştur. Bu nedenle demem odur ki hem 1933’teki Korporatist-Solidarist politik anlayışı hem 1980’lerdeki ordu sponsorluğundaki arz yanlı politikaları tek bir başlık altında toplayıp kritiğini yapmak imkansız olduğu kadar bilahare bunu yapmaya çalışmak da saçmalıktır. Kaldı ki 1924’teki Kemal ile 1935’teki Atatürk arasında bile politik ve ahlaki olarak dağlar kadar fark vardır. Birbirinden farklı dinamikleri olan politik süreçleri bulundukları tarihi hazneden süzüp 1968 sonrası icat edilmiş postmodern edebi yöntemlerle eleştirmek pek de akıl alır cinsten olmasa gerek. İroniye bakınız ki postmodern dervişlerin diline doladıkları ‘Everything is a social construct’ geyiği esasında kendi kavramsallaştırmaları için geçerlidir. Kah Kemalizm kah 2004 sonrası popüler olmuş Ulusalcı kavramı postmodern değerlere biat etmiş kültürel liberaller tarafından üretilmiştir, daha doğrusu onların deyimiyle birer sosyal inşa ürünü basit kavramsallaştırmalardan öte bir şey değildirler. Bunun ötesinde CHP’nin altı ilkesi dışında Kemalizm diye tabir edebileceğimiz sistemli bir politik ajandaya sahip olan bir ideoloji ya da doktrin yoktur. Bu kavram 1968 havadislerinin yukarıda belirtilen iklimi yeşertmesi sonucu günah keçisi olmuş manasız bir yaftadan öte bir şey değildir. Peki Kemalizm ne oldu da bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde günah keçisi oldu diye sorarsanız birkaç nedeni var. 1) Değişen Entelektüel Paradigmalar: 1968 olayları aktivist sol için mühim olduğu kadar entelektüel sol için de bir kırılma noktasıydı. Bu tarihten sonra mevcut yapılar kökten bir şekilde sorgulanmaya başlanacak hatta yer yer Modernite adı verilen bir başka meta-anlatının reddiyesine kadar varan ateşli ve bir o kadar da fanatizan fikirler ana akim haline gelecekti. Foucault, Lyotard, Baudrillard, Derrida, Said, Kristeva, İrigaray gibi pseudo-entelektüellerin Aydınlanma Projesi’nden Modernite’ye kadar hemen hemen her şeyi yapisokume uğratma çabası akademik çevrelerde şok etkisi yaratmış ve modern dünyanın postmodern şeyhleri bu karambol ortamında Humanities disiplinlerinde akıl almaz tahribatlara yol açmışlardı. Zamanın postmodern şeyhleri içinden çıktıkları batı medeniyetinin birer ferdi olmayı reddedip onu bir Antichrist’a dönüştürmekle yetinmiyor aynı zamanda çeşitli olaylar ve olgular karşısında ciddi çelişkiler barındıran tutumlar sergiliyordu. İktidar üzerine düzdüğü tenkitleriyle ünlü Foucault bir yanda Marksist olarak başladığı entelektüel hayatını liberteryen piyasa taraftarı Hayek ve Mises’in fikirlerini kucaklayarak sürdürürken es zamanlı olarak İran Devrimi’nin ruhani önderi Humeyni’ye ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ diyordu. Keza Derrida’nin Nazilerle olan flörtüne ya da Baudrillard’in El-Kaide teröristlerine Le Monde’dan yolladığı selamına değinmeye gerek bile yok. Buradaki problem gayet sarih bir şekilde görünmektedir. Bunun Türkiye’deki yansıması olarak ise Birikim Dergisi etrafında şekillenen farklı eğilimlere sahip yeni solcu/kültürel Marksist’in Cumhuriyet karşısında takındığı gülünç tavır örnek gösterilebilir. Bu zatlara göre Cumhuriyet başarısız olmuş bir Aydınlanma Projesidir ve sahip olduğu iddia ettiği tepeden inmeci elitist üstünlüğü de Kemalizm adı altında ezilen halka dayatarak kendini yeniden üretmektedir. Kemalizm’e yönelik postmodern kritikleri kullanarak prim yapan zatların başında Murat Belge, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve Ahmet İnsel gibi Birikim Dergisi etrafında kümelenmiş kliği saymak pek de hatalı olmayacaktır. Bu zatların hepsinin de ortak özellikleri mahir olduklarını iddia ettikleri mesleklerinde vasat bir fikir işçisi konumunda olabilecek iken Kemalizm Antichrist’ini şahlandırmaları sayesinde hatırı sayılır bir entelektüel şöhret elde etmiş olmalarıdır. Katliam kıvamındaki çevirileri ve Kültürel Marksizm’den esinlenmiş edebi kritisizmi ile Murat Belge, üçüncü dünyacı tezlerle kafası bulanmış Baskın Oran, Özal ve Erdoğan gibi despotik eğilimler taşıyan liderlere sempatiyle yaklaşan gasteci parçası Cengiz Çandar ve Marksizm dinine biat etmiş bir kesin inançlı olarak Ahmet İnsel entelektüel kamuoyunda bir müddet sonra mainstream haline gelecek Anti Kemalizm korosunun popüler medyadaki başlıca figürleri olacaktı. Bu eleştirmenlerin hepsinin farklı bir çıkış noktası ve meşguliyeti vardı ama Kemalizm adlı Antichrist inşa edilirken el birliğiyle çalışmışlar ve bu uğurda kah köktendinci teröristler ile kah insan azmanı Marksist terör örgütleri ile entelektüel işbirliği yapmaktan çekince duymamışlardır. 
2) Değişen Ekonomik Dengeler: 1970’ler ile birlikte dünya yeni ekonomik krizler tecrübe ediyor ve bunun sonucunda 40 yıldır egemen olan Keynezyen paradigma mevziiye çekilirken Hayek/Friedman ekolünün on plana çıkardığı ve karşıtları tarafından neoliberalizm şeklinde tasnif edilen ekonomik görüş siyasi karar alıcılar tarafından hızla benimseniyordu. Bunun sonucunda 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte Türkiye de bu yeni sisteme adım atacak ve küçük istisnalar dışında 1930 yılından beri aynı şekilde çalışmakta olan iktisadi mekanizmasını reforma tabi tutacaktı. Düğümün çözülmeye başladığı yer de 1980’lerin sonunda başlıyordu zaten. Yeni kurulan cumhuriyetin yerli sermaye yoksunluğu ve beşeri sermayenin elverişsiz olması sebebiyle batı tarzı market-friendly bir kapitalizmle kalkınması imkânsızdı. Bu nedenle devlet güdümünde ve önceliğinde özel sektörle işbirliği ve dayanışma içerisinde olan Korporatist bir kalkınma stratejisinin benimsenmesi karar kılınmıştı. 1929 Krizi ve 2. Dünya Savaşı da genç cumhuriyetin bu iktisadi politikasını doğrular nitelikte ampirik vakalar olarak vuku bulmuştu zaten. 1945 sonrası liberal demokrasiye geçen genç Cumhuriyet bu atılımla birlikte on yıldır gündemde yer alan Toprak Reformu’nu askıya alıyor ve daha serbesti yanlısı bir yönetime geçiyordu. Bununla birlikte dünyada Bretton Woods adında yeni bir iktisadi sistem kuruluyor ve bu sistem doğrultusunda finansal ve ekonomik istikrar başlıca hedef olarak gözetiliyordu. Strateji ise bugünlerde İthal-İkameci kalkınma olarak bildiğimiz İmport-Substitution modeli olarak belirleniyordu. Demokrat Parti 1950-54 arasında piyasa odaklı bir kalkınma stratejisi izlemiş olsa da iktidarının geri kalan yıllarında ithal-ikame stratejisini benimseyecek ve bu kalkınma modeli 1980 yılında alınan kararlara kadar geçerli olacaktı. 1980 sonrası gelen ekonomik liberalleşme, küreselleşme ve yerelleşme dalgası teknokrat ekonomistler tarafından ayakta alkışlanacak ve hatta bazı akademisyenler 1980 öncesi Cumhuriyet ekonomisini Nehru/Nasser çizgisinde üçüncü dünyacı, otarşik ve arkaik bir model olarak tasvir edeceklerdi. Liberalizasyon dalgası sadece ekonomiye değil politik ve kültürel hayata da tesir edecek ve ekonomik hayatta gerçekleşen polarizasyon ve atomizasyonun politik ve kültürel yansıması olduğu gerektiği yanılsaması vuku bulacaktı. Bunu Anti Kemalizm muhiplerinin Marx’in ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler tezine ya da Gramscian hegemonya konseptine bağlamak oldukça mümkün. Ekonomik altyapının üstyapıyı belirleyeceği tezinin doğruluğu tartışma konumuz değil ama Anti Kemalist cephenin ekseriya kültürel marksizmle hemhal olmuş kişilerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak pek de önemsiz bir nüans olmadığını belirtmek elzem. 3) Entelektüel Tutuculuk/Düşünsel Tembellik: Mevcut sistemdeki arızaları sistemin tüm geçmişine mal etmeye çalışan kültürel elit sistemi muhakeme edecek bilgiden yoksun olmasına rağmen postmodern diskurdan edindiği yöntemler ile kendine olmayan bir sistem(ya da canavar demek daha doğru olur sanırım) icat eder ve bunu olabildiğince yüzeysel bir şekilde kah çarpıtarak kah yanıltarak genelleştirmeye çabalar. Sadeleştirmek gerekirse sözüm ona entelektüel olan kişi mevcut arızaları aslında var olmayan bir X konseptine bağlayarak kendine her türlü problemde suçlayacak bir canavar yaratmış olur. Örneklerini saymakla bitiremem. Marksistlerin birbirinden farklı dinamikleri olan ve her ülkede/bölgede farklı şekillerde serpilen ekonomik sistemleri Kapitalizm konsepti altında birleştirmeleri ya da üçüncü dalgacı radikal feministlerin gündelik hayat ya da politik mevzularla alakalı hemen hemen her şeyi Patriyarka canavarına bağlamaları akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Böylelikle süreç entelektüel gelişimini asla tamamlayamamış, kantitatif düşünme stilini asla edinmemiş ve kelimelerle kafayı bozmuş sözüm ona edebi/kültürel eleştirmen vasfındaki birtakım pseudo-entelektüelin bu zayıflıklarını Kemalizm adı altında bir canavar ideolojisi yaratmasıyla sonuçlanmıştır 4) Yüzeysellik/İndirgemecilik: Bu da üçüncü maddeyle ilintili olsa da başka nüveler barındıran apayrı bir problem. Sözüm ona Kemalizm kavramsallaştırmasına a priori olarak biat etmiş akademik elit bu kavramsallaştırmayı ya oldukça indirgemeci bir şekilde yapmakta ya da olayları&olguları tarihsel cenderesinden çıkartıp 1968 sonrası icat edilmiş abuk kavramlarla etüt etmeye çalışmaktadır. Bunu 19. yüzyılın başından beri asayiş açısından sıkıntılı bir problem olagelmiş şark meselesinden aldıkları spesifik örneklerden ya da erken Cumhuriyet döneminde bugünün şartlarıyla oldukça komik geçen mizansenler aracılığıyla kavramsallaştırmalarını süslemelerinden anlayabiliriz. Ek olarak, birbirinden farklı gelişim orijinleri ve aşamaları olan modernleşme ve batılılaşma projesinin tek bir merkezden yönetilen şeytani bir sistem olarak görüyorsanız ya entelektüel açıdan düpedüz cahilsiniz ya da konseptleri kendi keyfince çarpıtan postmodern bir şarlatansınız (ya da Socialist Calculation Problem ve Use of Knowledge in Society dediğimiz konseptlerden zerre haberiniz yok). Eğer Kuzey Kore gibi Fanus vaziyetinde bir ülkede yasamıyorsanız tüm toplumsal dinamikleri tek bir merkezden tek bir amaç uğruna kontrol ve seferber etmeniz matematiksel olarak imkansızdır. Bu nedenlerledir ki Kemalizm Antichrist bir ideoloji olarak son 40 yılda entelektüel kamuoyunda ve sonrasında kitlesel medyada kendine oldukça sık yer bulan bir kavram haline gelmiştir. Ne yazık ki tüm araştırmalarıma rağmen Kemalizm adlı şeytani bir sistemin olduğunu iddia eden eleştirmenlerin bu konuda çeşitli edebi kelime oyunları, tarihi bağlamından koparılmış pejoratif örnekler ve soyut kavramsallaştırmalar dışında elle tutulur, ansiklopedik veriye dayalı bir şekilde incelediğini görmek bana nasip olmadı. Aksine bu entelektüellerin Kemalizm kavramını tüm kötülüklerin toplandığı bir meta-anlatı seklinde ele aldığı görülmektedir. Son 20 yılda Kemalizm’e eleştirel olarak yazılmış 3 akademik(pek de akademik değil esasında) çalışmaya değinmeden bu yazıyı bitirmenin yanlış olacağı niyetindeyim. Fikret Başkaya, Sevan Nişanyan ve Atilla Yayla son 20 yılda akademik olarak Kemalizm’i eleştiriye tabi tutan başlıca düşünürlerin başında geliyorlar. Başkaya malum kitabında 1968 sonrası oluşan etnik ve dini kimlik siyasetinin tesiriyle Kemalizm’i tekçi ve Bonapartist olmakla eleştiriyorken Nişanyan 1989 sonrasının getirdiği özgür ve liberal dünya perspektifi ile Kemalizm’i bir diktatörlük ideolojisi olarak betimliyor. Bu iki yazardan daha geç olarak Atilla Yayla ise muhafazakar-mukaddesatçı bir klikten geldiği için bu hususta 2000’lere kadar pek konuşmamayı tercih etse de bir aşamadan sonra Kemalizm konseptini liberal ve çoğulcu bir perspektiften eleştiren başlıca eleştirmenlerden biri olmuş ve bu sayede hatırı sayılır bir reputasyon da elde etmiştir. Bahsi geçen üç yazarın entelektüel eğilimlerini ayrı ayrı analiz etmekle yazıyı gereksiz yere uzatmış olurum ama sadece şunu söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Sözüm ona ‘bu’ akademisyenler Kemalizm üzerine yaptıkları çalışmalarda pek de titiz davranmamış ve Cumhuriyet projesini incelerken birtakım spesifik örnekleri pik ederek tarihsel realiteleri alenen çarpıtma girişimlerine mükerrer kereler başvurmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen üç kişinin de hem Kemalizm konseptine sundukları katkılar hem de diğer çalışmaları akademik açıdan şaibe doludur ve pek çoğu pervasızca intihal ürünü tezlerdir. Meselenin Türk tarafında yer alan ya da Enternasyonal boyutunu temsil eden postmodernist entelektüel kanadın Cumhuriyet tarihi üzerine titiz çalışmalar yapan Bernard Lewis, Andrew Mango, İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve Zafer Toprak gibi akademisyenlerle akademik kalite açısından boy ölçüşebilme şansı yoktur. Postmodern ve çoğulcu bir vizyon ile tek parti yönetimini ve sonrasını Kemalist tahakküme indirgeyen fikri tembellik mustaribi bu sözde-entelektüeller Lewis ya da Toprak gibi kendi alanlarının önde gelen akademisyenleriyle canlı yayına çıkıp bu kavramı tartışma kapasitesinden yoksundurlar çünkü her türlü kötülüğün müsebbibi olarak gördükleri Kemalist tahakküm kantitatif ya da ampirik herhangi bir bulgudan yola çıkarak değil, kavramlarla ve kelimelerle kafayı feci halde bozmuş birtakım kültürel/edebi çalışmalar muhibi akademisyenlerin takıntılarının mükerrer kereler dile getirilmeleri sonucu inşa edilmiştir. Evet, Kemalizm diye bir şey yoktur. Elbette dönemin kayıtlarında ve daha sonraları da bu kavram ara sıra tedavüle sokulacak ama asla 1968 sonrası değişen dünya paradigmaları sonucu ifade edildiği gibi şeytani bir düzen olarak tasvir edilmeyecekti. Kemalizm en fazla CHF’nin sahip olduğu altı ok ile kavramsal bir zemine oturtulup genelleştirilebilirdi ki, bu altı okun bile zamana ve mekana göre farklı yorumlara maruz kaldığını biliyoruz. Kemalizm 1968 sonrası kendisine yapisokume uğratılacak meta-anlatı arayan Kültürel Marksistler, mevcut anayasal ve laik rejime ilk başından beri düşmanlık besleyen İslamistler ve küreselleşmenin getirdiği ütopyacı fikirlerle müsemma olup hayali düzenlerle efsunlanmış Liberaller tarafından bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi ve o dönemden bugüne isminin önüne muhalif titrini yapıştıran her er kişi tarafından bol bol kullanıldı. Cumhuriyet tarihini hakikaten hakkaniyetle inceleyen akademisyenler geçmiş 80 yıla Kemalizm gibi cazibeli ve pejoratif bir sticker bulamadıkları için sesleri sürekli olarak cılız kaldı ya da görüşleri asla bütünsel bir şekilde ele alınmadı. bunun yerine ne dediğinden ziyade Kemalizm etiketini parola olarak kullanan sözüm ona muhalif düşünürler çalışmalarının yetkinliği sorgulanmadan el üstünde tutulur oldular ve akademik/medyatik şöhretin kapılarını aralarken; mevcut rejimle hesaplaşma güdüsüne sahip iktidar partisinden de sürekli ikbal beklentisi içerisinde bulundular. İşte  bu yüzdendir ki Kemalizm diye şeytani bir konseptin olmadığını düşünüyor ve ironiktir ki bunun 1968 sonrası hatalı varsayımlarla dünyayı anlamaya çalışan pseudo-akademisyenlerin entelektüel bir mühendislik ürünü olduğu sonucuna kani oluyorum.  

Demokrasi Fanatizmi


“I am suspicious of all things that the avarage citizen believes.”

H.L. Mencken, A Second Mencken Chrestomathy

Buyuk Demokrat George Soros’un Piyasa Koktencisi etiketlemesi hala tartisiladursun Demokrasi’nin modern ve siyasi hayatta elestirilmesi teklif bile edilemez bir tanri konumunda oldugu bir cagda yasiyoruz. Soros’un ima ettiginin aksine 20. yuzyilin ve gunumuzun siyasal tanrisi olarak Demokrasi’yi gormekteyim. Her gun birbirini demokrat olmamakla suclayan insan surulerinin benim gozumde birbirlerini tekfir eden Selefi kaciklardan pek de farki oldugu soylenemez. Kaldi ki uygarligimizin son 300 yildaki muazzam gelismesinin Demokrasi’den ziyade  hukukun ustunlugu ve serbest ticaretin yukselisinden kaynaklandigi apacik ortada iken bu konseptin hala varligini surdurebiliyor olmasi ilginc. Gorunen o ki onumuzdeki yuzyilda da bizler azameti sorgulanamaz Demokrasi dininin kafirleri olarak anilmaya devam edecegiz. Demokrasi nasil olsa iyi kotu bir sekilde calisiyor, gerisini zaten kim umursar ki? Peki Demokrasi hakikaten calisiyor mu? Oyleyse gelin su temsili hikayecige bir bakalim.

Rivayet odur ki bundan epey bir zaman once Southwestern Universitesi’nde Butler Shaffer adinda bir hukuk profesoru ogrencilerine yuce uluslari icin secmeleri icin iki tane lider adayi onerir.

Aday A hukumet kavramina karsi karsi elestirel tutumlari bulunan, vergi karsiti protestolara onculuk etmis, mevcut devletten ayrilma taraftari hatta o devlete karsi isyan etme egiliminde olan hatta ve hatta hukumeti devirmeye calisan birisidir. Bu kisi ayni zamanda devletin atanmis memurlarina karsi silahli eylemler yapan bir milis grubuna da uyedir. Bu kisi hukumetin silah tekeline ve silah kontrollerine karsi cikmakla birlikte serbest goclerin engellenmesi taraftaridir. Bu aday mevcut servetini alkol ve tutun kacakciligindan elde etmesiyle de unludur.

Aday B ise savas gazisi, sigara icilmesine karsi cikan ve saglik sigortasinin kamusal olarak fonlanmasini isteyen birisidir. Bu kisinin sagliga ozel olarak bir ilgisi var olmakla birlikte kanser hastaligini yenme hususunda da oldukca kararli birisidir ama bu tip arastirmalarda hayvanlarin kullanilmasina kesinkes karsidir. Bu aday asbest, zararli tarim ilaclari ve radyasyon kullaniminin azaltimi hususunda bilhassa duyarlidir ve bilhassa temel gida maddelerinin icerigi hususunda kati bir hukumet denetiminden yanadir. Bu kisi herkesin silah sahibi olmasina karsi oldugu icin devletin siki bir sekilde silah-kontrolu yapmasi gerektigini dusunmektedir. Siki bir sigara ve tutun dusmani olarak, tutun urunlerinin kullanimini ve reklamini kapsamli bir sekilde kisitlama taraftaridir. Cevreci ve korumaci programlarin sampiyonu olan bu kisi, bu yuce amaclarin diger ulkelerde de yer bulmasi icin gerekirse askeri birliklerini o ulkelere gondermenin gerekli olduguna inanmaktadir.

Daha sonra ogrencilerinden bu iki adaydan birini secmelerini isteyen profesorun vardigi sonuc ilginctir. Bu basit anket yillar gecse de Aday B’nin yaklasik %75, Aday A’nin ise %25 oy almasi ile sonuclanmaktadir. Sonuclar duyurulduktan sonra ise profesor Aday A’nin Amerikanin kurucu babalari yani Sam Adams, John Hancock, Thomas Jefferson, George Washington oldugunu ote yandan Aday B’nin ise Adolf Hitler oldugunu duyurur. Bunun uzerine koca bir amfi kisa sureli bir sessizlikle birlikte derin bir sok yasamistir.

Peki ogrenciler nicin bu yonde oy kullanmistilar? Kuskusuz Aday B’nin politikalari herkesin kulagina hos geliyordu ama ogrenciler hocalarinin bu deney araciligiyla onlara sormak istedigi kilit soruyu kacirmislardi. Aday B’nin projelerinin dogrulugu ve yanlisligi kendi icersinde tartisilir ama onu asil tartismali hale getiren bu politikalari kamusal olarak kullanabilecek guc ve siddet tekelini elinde bulundurmasiydi. Unlu bir dusunurun de dedigi gibi ne yazik ki pek cok insan bu dunyada ozgurlukten ziyade guvence istemektedir ve bu guvence de onlara genis hukumet programlari tarafindan sunulmaktadir.

Dahasi Professor Shaffer ayni anketi baska bir sinifta yapmis ama bu sefer adaylarin tarihsel karsiliklarini sinifa aciklamamis ve ders olagan akisinda devam etmistir. Birkac hafta sonra konu fasist/sosyalist programlarin dunyanin farkli yerlerinde nasil bu kadar populer olduguna gelir. Bunun uzerine Profesor Shaffer, Churchill’in 1938 yilinda Gandhi, Nobel Baris Odulu adayi Gertrude Stein, Nazi lideriyle birlikte ortak calisma teklifi sunun Henry Ford’la birlikte Hitler’in ilham aldigi kisilerin basinda geldigini kamuoyuna duyurmasini anlatir. Bunun uzerine ogrencilerden biri dayanamayip nasil olur da milyonlarca insanin hatta entelektuellerin boylesine vahsi bir adami destekleyebildigini sorar. Bunun uzerine professorun cevabi ise sinifta gene South Park sessizligi yaratir: “Oysa sadece iki hafta once %78’niz Hitler icin oy vermisti.”

Elmayla armut birbirine karışırken..


Birgül Ayman Güler ismini malum olay olmadan önce ilk kez geçen sene duymuştum daha doğrusu görmüştüm. Yordam Kitap’tan çıkan Siyaset Bilimi derlemesinin “Yeni Sağ”la ilgili kısmında okuma önerisi olarak Güler’in “Yeni Sağ ve Devletin Değişimi: Yapısal Uyarlama Politikaları” adlı eseri önerilmekteydi. Konuyla ilgili olmam hasebiyle acaba bu kadın kimin nesi neyin fesiymiş diyerek Google’da aradığımda her ne kadar eserin kendisine ulaşamasam da Yeni Sağ’la ilgili yazılmış hemen hemen her eleştirel yapıta referans olduğunu gördüm. Sonrasında da merakım sönümlenince Güler’in “takoz sol”un bir başka çılgın akademisyeni olduğunu düşünerek kendi içimde Güler defterini kapattım.

Ocak ayının sonlarına doğru malum “Türk ulusu-Kürt milliyeti” olayı olduğunda ise bu tip olayların hemen hemen her gün çevremizde gerçekleşmesi hasebiyle “hımm sanırım gene birisi halkın sesi olmuş” şeklinde düşünerek meseleyi fazla önemsemedim. Sonrasında ise kendilerine ağızda sakız edilecek konu arayan alternatif medya ve artık kafa ağrıtan ezberleriyle ahkam kesme meraklısı sol liberallerin meseleyi uzatması üzerine acaba ne olmuş da bu kadar üzerine gidilmiş diyerek haber sitelerinde fink attığımda bu abartının sebebini anlamam geç olmadı. Malum sözleri eden kişi bir CHP’liydi. Ben olayı ilk duyduğumda böyle bir sözü herhangi bir partinin temsilcisinin edebileceğinden şüphem olmadığı için sözlerin sahibinin partisini pek önemsememiştim (kaldı ki eğer gerçekten art niyet aranacak bir söz varsa bunlardan birini de o sıralar Sırrı Sakık etmişti) ama gelin görün ki yurdum sol liberalleri bu nüansı kaçırmamış olsa gerek ki en uçuk fikirlerini dahi meşrulaştırmak için toplum/halk’ı kullanan bu insanlar bir meşrulaştırma aracı olarak gördükleri halkın ezici bir çoğunluğunun düşüncesini biraz öfkeli bir şekilde dile getirmiş bir parlamentere edilmedik laf bırakmıyordu. Gelgelelim beni asıl şaşırtan o sözleri eden kişinin aylar öncesinden  rastladığım ve enternasyonalist sol yayınevlerinden kitapları çıkmış, referanslara yer verilmiş bir sosyalist olmasıydı. Olayların sonrasında Güler’in Meclis’teki basın toplantısını izlediğimde kendisinin her gün sağda solda duyduğumuz türden ırkçı sözler etmek bir yana sosyal bilimlerde ciddi bir yer kaplayan ve Anayasa tartışmalarında da  en hararetli tartışmalara sahne olan “yurttaşlık kuramı”nın altını çizdiğini görünce meselenin kapanacağını düşünmüştüm ama o da ne ezberci sol liberallerimiz ve itaatkar muhafazakarlarımız Güler’i özür dilemediği için yerden yere vuruyorlar ve üstüne üstlük “işte cehape zihniyeti budur” demenin verdiği rahatlıkla meseleyi hiç olmadık şeylerle ilişkilendiriyorlardı. Beni asıl endişelendiren ve kızdıran ise Güler’i her fırsatta horlama merakı güden pseudo-entelektüellerin ulus ve milliyet arasındaki sosyolojik ayrım hususunda tek kelime etmemeleri oldu. Aslında bu yazıyı bu olay ilk patladığı sırada yazacaktım ama bir türlü fırsat bulamadığım için öylecene kaldı ta ki Umut Özkırımlı’nın Güler hakkındaki şu yazısını okuyana kadar.

Uluslaşma ve milliyetçilik gibi konularda güzel çalışmalara imza atmış ve Smith, Hutchinson gibi milliyetçilik üzerine devasa kitaplar yazmış otörlerin övgüsünü almış olması hasebiyle Özkırımlı’ya yönelik geliştirdiğim hayranlık; yukarıdaki yazısından sonra kayboldu. Üstüne üstlük ulus ve milliyetçilik üzerine en azından bir sosyal bilimciye yaraşır şekilde konuşmasını beklediğim biri olan Özkırımlı’nın sol liberal heveslere kendini kaptırarak “işte cehape zihniyeti budur”cular kervanına katılması üzerine onun ve nicesinin bahsetme gereği bile duymadığı birtakım noktaları dillendirme gereği duydum. Söz konusu meselenin özünden ve bağlamından koparılarak tamamen bir sidik yarışı ve birbirini faşist ilan etme yarışına dönmesine kepçeyle desteklerini sunan Özkırımlı gibiler de umarım bu satırları okuyup utanır. Az sonra yapacağım ve Güler’in de aslında altını çizdiği ırk, milliyet-etnisite, millet ve ulus ayrımlarının pek çoğunda Özkırımlı’nın kitaplarından faydalandığımı belirteyim. Kendi yazdığı kitaba dahi hakim olamamasının utancı ona yeter de artar diye düşünüyorum.

Her ne kadar Türkçe’de hepsi birbiri için kullanılsa da ulus, milliyet, ırk ve millet akademik anlamda farklı anlamları ihtiva etmektedirler. Zaten Güler’in malum meclis demecinde biraz öfkeli bir şekilde dile getirdiği “Türk ulusu-Kürt milliyeti” ayrımı da Güler’in ırkçı, kafatasçı ve faşist bir zihniyete sahip olmasından ziyade bu kavramlar arasında bulunan nüanslara dikkat çekmekti. Neyse daha fazla uzatmadan bunların aralarındaki farklılıklara geçelim.

Irk, gruplar arasındaki anatomik, kültürel, etnik, genetik, coğrafi, tarihi, dilsel, dini veya sosyal farklılıklara göre insan türünün sınıflandırılmasıdır. Kavram 17. yüzyıldan itibaren bazı ulusların fiziksel özellikleriyle ilişkilendirilerek kullanılırken 20. yüzyıldan itibaren taksonomik bir anlam kazanarak insan topluluklarının fenotiplere göre genetik olarak farklılığını belirtmek için kullanılagelmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilhassa 1960’larda insan hakları oluşumlarının ve anti-kolonyal hareketlerin yükselişe geçmesiyle paralel olarak ırk kavramı sosyal bir yapı anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Venter ve Collins’in yaptığı araştırmalara göre insan genomunun haritalandırılmasıyla ulaştıkları sonuç insan cinsinin %99’unda sadece %1 ila %3 arasında farklılık olduğunu tespit etmişler ve böylelikle ırkın sosyal bir kavram olduğunu belirtmişlerdir. Irk kavramı sosyal bilimler içerisinde hala bir nebze de olsa müphemliğini korurken antropologlar ve evrimci bilim adamları tarafından sosyal ögelerden ziyade genetik farklılıklara göre gruplanmış topluluklar olarak ele alınmaktadır.

Etnisite, ortak bir kültüre ve milliyete/uyruğa dayanan topluluğun sosyal olarak kategorize edilmesinden ibarettir. Hepsi bir arada olmamak koşuluyla etnisite ortak soyu, dış görünümü, mutfağı, giyim-kuşam geleneğini, tarihi, dili, şiveyi, dini, sembolleri, geleneği ve pek çok kültürel faktörü kapsar. Etnik kimlik, ortak bağlılıkları pekiştirerek diğer gruplarla aradaki farkı belirginleştirmenin bir aracısı olmuştur. Sıklıkla karıştırılmasına ve birbirlerinin yerine kullanılmasına rağmen etnisite ve ırk aynı şeyler değildir buna mukabil aralarında net bir sınır da yoktur. Berkeley Üniversitesi’nden Raman Grosfoguel’e göreyse “ırklaştırılmış etnisiteler” ve “etnisiteleştirilmiş ırklar” bulunmaktadır.

Ulus, fiziksel olarak sınırlanmış ortak bir bölgede yaşayan, bir devlete yurttaşlık bağıyla aidiyet duyan çok etnili topluluğa verilen addır. Ulus tabiri etnisite gibi ortak kültüre ve tarihe referans verir ama aynı zamanda kendiliğinden oluşmuş bir şeyden ziyade kurumlar tarafından desteklenerek yaratılmıştır. Ulus yaratılmış, seküler bir kavramdır, ulusu oluşturan bireylerin dini inançları ya da yaşam biçimleri, o ulusta oluşlarına bir halel getirmez. Örneğin, ulus “içindeki” bir birey, ateist ya da dinsiz olabilir, dinini değiştirebilir daha önce o ulus içinde bulunan hiç kimsenin benimsemediği bir dini benimseyebilir yeni bir inanç yaratabilir ancak hala o ulusun bir parçasıdır.

Millet ise çoğu yerde ulus, etnisite veya yer yer ırk anlamında kullanılsa dahi özünde topluluklar arasındaki yaptığı ayrım dini bir karaktere sahiptir. Çok etnili bir millet mümkündür ama çok mezhepli veya dinli bir milletten söz etmek imkansızdır. Millet kelimesinin dini muhteviyatıyla ilgili en güzel kullanım Osmanlı Devletinde farklı dinsel grupları tanımlarken kullanılmasıdır (Rum milleti, Ermeni milleti, Yahudi milleti vs.).

Mesele üzerindeki kavram kargaşasına bir nebze açıklık getirebildiysek eğer tekrar Güler olayına dönebiliriz. Ulus ve milliyet ayrımından dahi bihaber olan kişilerin Güler’in anayasal vatandaşlık bağlamında yaptığı ayrımı anlayabilmelerini beklemiyorum. Benzeri konular üzerine yaşanan herhangi bir ikilemde veya aykırılıkta başını sol liberallerin çektiği bu sözde-entelektüel kitle “faşist”,”ırkçı”,”kafatasçı” gibi hakaretleriyle fikirsel mastürbasyonunu fırsat buldukça yapmaktadır.

Sol’un kendi içerisindeki tartışmalardan mümkün mertebe uzak kalmaya çalışırım ama gene de meseleyle alakalı olduğu için birkaç cümle de olsa sarf etmek gerekiyor. Türkiye Solu 1980 sonrası kendisine kitle desteği bulamadığı için ulusallığı ön planda tutan ve halihazırda ciddi bir oy potansiyeline sahip olan PKK’ya endeksli Kürt sosyalistlerine angaje oldu -kaldı ki Kürt sosyalistleri de seçim barajı sebebiyle 1980’lerin sonunda Türk sosyal demokratlarıyla işbirliğine gitmiş ve söylemlerindeki aşırılığı kırpmaya çalışmışlardı. Türk Solu’nun Kürt hareketine olan bu eklemlenmesi onlara enternasyonel bir nitelik kazandırırken söylemlerinde de sık sık bunu vurgulamaya dikkat ettiler. Buna mukabil kürt hareketine yamanan sosyalistlerdeki enternasyonalizm vurgusu yerini pek çok kez ulusallığa, yerelliğe, milliyetçiliğe referans veren sola küstahça burun kıvırmaya bıraktı ama enternasyonalist solcuların atladığı çok mühim bir nokta vardı ki dünyada halihazırdaki sosyalist hareketlerin ve ülkelerin ezici bir çoğunluğu ulusallığı, yurtseverliği veya milliyetçiliği kendilerine rehber edinmekteydi. Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybedince ardından yas tutulan Chavez’in Bolivarcı sosyalizmi, Che ve Castro’nun Küba’daki sosyalizmi, Arap sosyalizmi, Juche rejimi, Sovyet ve Çin tecrübeleri göstermiştir ki her ne kadar entelektüel sosyalistler ısrarla aksini vurgulasa da Sosyalizm’in ulusallıkla çok güçlü bir bağı vardır. Kaldı ki şu anda ulusallığı ve yurtseverliği yerden yere vuran sol liberallerin çoğu 1980 öncesi Kemalizm’i rehber edinen devrimci hareketlerin üyesiydiler. Bugün arkasından ağıtlar yakılan Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi 80 öncesi solcularının hepsi sosyalizmin ulusallıkla olan bağının defaatle altını çizmişlerdi. Bu nedenle Sol’un ekonomik temelli olmayan ayrılıklarının ciddiyetten yoksun olduğunu ve kakofonik durumlar yaratmaktan öteye geçemediğini düşünüyorum. Mücadele vurgusunu sınıf savaşından ziyade ezilenlere kaydıran Yeni Sol’un “ulusallık”la flört eden Sol’a çemkirmesinin ise küstahlık olduğunu düşünüyorum.

Faşizm, konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir kaidesinden hareketle olsa böyle açıklamalardan nefret ederim ama Birgül Ayman Güler’e herhangi bir sempati beslemiyorum. Buradaki amacım Güler’in sol liberal ezberlerle veya muhafazakar küstahlıklarla “faşist” ilan edilmesinin haksız bir itham olduğunu aksine Güler’in onu faşist veya ırkçı ilan eden sosyalistlerden pek de farkı olmadığını anlatmaya çalışmaktı. Birgül Ayman Güler, her ne kadar anayasal yurttaşlık kavramı gibi birtakım hususlarda enternasyonalist solcularla pek anlaşamasa da özünde sosyalist biri zaten kendisi de kendini sosyalist olarak takdim ediyor. Pek basit sayılmasa da alakasız bir yurttaşlık olayı olmadan önce kendisinin pek çok mecmuada solcu olduğu vurgulanırken ulusallıkla pek de bağı olmayan imge ve yordam yayınevleri tarafından da kitapları basılmaktaydı. Kürt hareketine angaje olmuş Sol, ezberci tanımlarla yakışıksız bir şekilde kendisine saldırsa da Güler daha önceki çalışmaları ve kendini tanımlama şekliyle bir sosyalisttir, faşist veya ırkçı değil.

Birgül Ayman Güler hakkındaki kişisel kanaatim kendisinin sosyalizmin ulusalcılğa angaje olmuş versiyonunu temsil etmesi, Yeni Sağ hakkında temcit pilavından hallice sağdan soldan aparılmış tahliller içeren eleştirel tezleriyle meşhur olması ve Jürgen Habermas için “Küresel emperyalizmin felsefecisi” demesi sebebiyle pek de olumlu değil ama sırf Ocak ayının sonundaki malum TBMM konuşması yüzünden kendisi hiç olmadık sıfatlarla anılmayı kesinlikle haketmiyor.

Sol’un kendi içerisindeki kuru gürültüden ibaret ve binbir kavram kargaşasıyla piç edilmiş ayrılıkları için çok sevdiğim bir söz var:  “You are all bunches of a socialist

En nihayetinde hepiniz kardeşsiniz, hadi öpüşüp barışın.