Etiket arşivi: Duyarlılık

Bir Meta Anlati Olarak Kemalizm


Kemalistler bizim icin ne yapti?

YES, COME TO THINK OF IT, WHAT HAVE KEMALISTS EVER DONE FOR US?

Bugünlerde herkesin suçlamaya alışık olduğu Kemalizm 1930’lu yıllarda yabancı basında Türkiye’nin imajı için yazılmış birkaç eser dışında bahsi bile geçmeyen bir kavramdır. Kavramın ideolojik olarak popüler olması 1960 muhtırası sonrası kendini ilerici olarak tanımlayan gençlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlamasına rast gelir. Onun dışında birkaç uçuk kaçık istisnayı saymazsak eğer 1980’lerde post-modern kritiklere tabi tutulana kadar hakkında pek de eleştirel düşünce belirtilmemiştir. Kemalizm’in 1980’den sonra ise bir felaketler ideolojisi haline gelmesinin sebebi ise Türk entelektüel hayatındaki paradigma kayışlarında yatmaktadır. 1960’lara kadar Durkheim/Gökalp hülyalarıyla beslenen entelektüel klik, 1960’larda Marx 1970’lerde Weber ve son olarak 1980’lerde ise Foucault’nun tesiri altına girecektir. 1970-80 döneminde entelektüel kanatta zuhur eden bu paradigma kayması Postmodern Durum’a biat etmiş olduğu için o dönemden önceki tüm konseptleri büyük anlatı olduğu gerekçesiyle reddecektir ki Kemalizm kavramı da bundan nasibini alacaktır. Çok geriye gitmeye gerek yok. Daha 10 sene öncesine kadar birtakım köktendinci ya da aşırı solcu kaçıkları saymazsak Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetici elitten sokaktaki manava kadar herkes üzerindeki imajı bir founding father konumundadır. Iş bu kurucu baba durumu 1980’ler sonrası ülkenin yaşadığı çeşitli politik buhranları büyük anlatıların çöküşüne bağlayan ex-solcu yeni liberal postmodernist elitin Mustafa Kemal’e ait her şeyi Kemalizm titri altında birleştirmesine ve mevcut cumhuriyetin 50-60 yıllık birikimi sonucu oluşturduğu politik kurumların ve algının topa tutulmasına vesile olmuştur. 1980’ler sonrası entelektüel kliğe hakim olan postmodernist hava, mevcut cumhuriyetin geçmişte sahip olduğu birtakım negatif özellikleri özenle seçerek tüm bu olumsuzlukları Kemalizm adı ile bir meta-anlatı altında toplamıştır Bunun üstüne 1989’da Soğuk Savaş sonrası gelen çözülme ve rehavet ortamı Türkiye için pek de heyecanlı geçmeyecek ülke belki de Cumhuriyet tarihinin en kaotik 10 yılını geçirecekti. Bu kaos ortamında zaten ağır ağır dönüşüm geçiren Cumhuriyet de Kemalizm titri altında en ağır kritiklere tabi tutulacak ve hatta artık açık açık vadesinin dolduğu beyan ediliyor olacaktır. Burada bir parantez açmak istiyorum. Söz konusu Kemalizm eleştirilerinin spesifik olarak isabetli olduğu hususlar yok değildi ama buradaki problem yarım yüzyıllık bir geçmişi olan anayasal bir cumhuriyetin farklı dönemlerde farklı güçler tarafından yön verilmiş süreçlerini tek bir konsept ile izah edilmesinin hatalı olması idi. Daha sade olmak gerekirse 1923’ten günümüze kadar olan dönemde tüm yönetimsel ve hiyerarşik birimleri tek bir entite altında birleştirmenin kavramsal olarak hatalı olduğunu belirtmek istiyorum. 2000’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti çeşitli iktidar odaklarının güç savaşlarına tanık olmuş, zamana göre yönetim stili ve politika anlayışı da değişmiş ve revize olmuştur. Bu nedenle demem odur ki hem 1933’teki Korporatist-Solidarist politik anlayışı hem 1980’lerdeki ordu sponsorluğundaki arz yanlı politikaları tek bir başlık altında toplayıp kritiğini yapmak imkansız olduğu kadar bilahare bunu yapmaya çalışmak da saçmalıktır. Kaldı ki 1924’teki Kemal ile 1935’teki Atatürk arasında bile politik ve ahlaki olarak dağlar kadar fark vardır. Birbirinden farklı dinamikleri olan politik süreçleri bulundukları tarihi hazneden süzüp 1968 sonrası icat edilmiş postmodern edebi yöntemlerle eleştirmek pek de akıl alır cinsten olmasa gerek. İroniye bakınız ki postmodern dervişlerin diline doladıkları ‘Everything is a social construct’ geyiği esasında kendi kavramsallaştırmaları için geçerlidir. Kah Kemalizm kah 2004 sonrası popüler olmuş Ulusalcı kavramı postmodern değerlere biat etmiş kültürel liberaller tarafından üretilmiştir, daha doğrusu onların deyimiyle birer sosyal inşa ürünü basit kavramsallaştırmalardan öte bir şey değildirler. Bunun ötesinde CHP’nin altı ilkesi dışında Kemalizm diye tabir edebileceğimiz sistemli bir politik ajandaya sahip olan bir ideoloji ya da doktrin yoktur. Bu kavram 1968 havadislerinin yukarıda belirtilen iklimi yeşertmesi sonucu günah keçisi olmuş manasız bir yaftadan öte bir şey değildir. Peki Kemalizm ne oldu da bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde günah keçisi oldu diye sorarsanız birkaç nedeni var. 1) Değişen Entelektüel Paradigmalar: 1968 olayları aktivist sol için mühim olduğu kadar entelektüel sol için de bir kırılma noktasıydı. Bu tarihten sonra mevcut yapılar kökten bir şekilde sorgulanmaya başlanacak hatta yer yer Modernite adı verilen bir başka meta-anlatının reddiyesine kadar varan ateşli ve bir o kadar da fanatizan fikirler ana akim haline gelecekti. Foucault, Lyotard, Baudrillard, Derrida, Said, Kristeva, İrigaray gibi pseudo-entelektüellerin Aydınlanma Projesi’nden Modernite’ye kadar hemen hemen her şeyi yapisokume uğratma çabası akademik çevrelerde şok etkisi yaratmış ve modern dünyanın postmodern şeyhleri bu karambol ortamında Humanities disiplinlerinde akıl almaz tahribatlara yol açmışlardı. Zamanın postmodern şeyhleri içinden çıktıkları batı medeniyetinin birer ferdi olmayı reddedip onu bir Antichrist’a dönüştürmekle yetinmiyor aynı zamanda çeşitli olaylar ve olgular karşısında ciddi çelişkiler barındıran tutumlar sergiliyordu. İktidar üzerine düzdüğü tenkitleriyle ünlü Foucault bir yanda Marksist olarak başladığı entelektüel hayatını liberteryen piyasa taraftarı Hayek ve Mises’in fikirlerini kucaklayarak sürdürürken es zamanlı olarak İran Devrimi’nin ruhani önderi Humeyni’ye ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ diyordu. Keza Derrida’nin Nazilerle olan flörtüne ya da Baudrillard’in El-Kaide teröristlerine Le Monde’dan yolladığı selamına değinmeye gerek bile yok. Buradaki problem gayet sarih bir şekilde görünmektedir. Bunun Türkiye’deki yansıması olarak ise Birikim Dergisi etrafında şekillenen farklı eğilimlere sahip yeni solcu/kültürel Marksist’in Cumhuriyet karşısında takındığı gülünç tavır örnek gösterilebilir. Bu zatlara göre Cumhuriyet başarısız olmuş bir Aydınlanma Projesidir ve sahip olduğu iddia ettiği tepeden inmeci elitist üstünlüğü de Kemalizm adı altında ezilen halka dayatarak kendini yeniden üretmektedir. Kemalizm’e yönelik postmodern kritikleri kullanarak prim yapan zatların başında Murat Belge, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve Ahmet İnsel gibi Birikim Dergisi etrafında kümelenmiş kliği saymak pek de hatalı olmayacaktır. Bu zatların hepsinin de ortak özellikleri mahir olduklarını iddia ettikleri mesleklerinde vasat bir fikir işçisi konumunda olabilecek iken Kemalizm Antichrist’ini şahlandırmaları sayesinde hatırı sayılır bir entelektüel şöhret elde etmiş olmalarıdır. Katliam kıvamındaki çevirileri ve Kültürel Marksizm’den esinlenmiş edebi kritisizmi ile Murat Belge, üçüncü dünyacı tezlerle kafası bulanmış Baskın Oran, Özal ve Erdoğan gibi despotik eğilimler taşıyan liderlere sempatiyle yaklaşan gasteci parçası Cengiz Çandar ve Marksizm dinine biat etmiş bir kesin inançlı olarak Ahmet İnsel entelektüel kamuoyunda bir müddet sonra mainstream haline gelecek Anti Kemalizm korosunun popüler medyadaki başlıca figürleri olacaktı. Bu eleştirmenlerin hepsinin farklı bir çıkış noktası ve meşguliyeti vardı ama Kemalizm adlı Antichrist inşa edilirken el birliğiyle çalışmışlar ve bu uğurda kah köktendinci teröristler ile kah insan azmanı Marksist terör örgütleri ile entelektüel işbirliği yapmaktan çekince duymamışlardır. 
2) Değişen Ekonomik Dengeler: 1970’ler ile birlikte dünya yeni ekonomik krizler tecrübe ediyor ve bunun sonucunda 40 yıldır egemen olan Keynezyen paradigma mevziiye çekilirken Hayek/Friedman ekolünün on plana çıkardığı ve karşıtları tarafından neoliberalizm şeklinde tasnif edilen ekonomik görüş siyasi karar alıcılar tarafından hızla benimseniyordu. Bunun sonucunda 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte Türkiye de bu yeni sisteme adım atacak ve küçük istisnalar dışında 1930 yılından beri aynı şekilde çalışmakta olan iktisadi mekanizmasını reforma tabi tutacaktı. Düğümün çözülmeye başladığı yer de 1980’lerin sonunda başlıyordu zaten. Yeni kurulan cumhuriyetin yerli sermaye yoksunluğu ve beşeri sermayenin elverişsiz olması sebebiyle batı tarzı market-friendly bir kapitalizmle kalkınması imkânsızdı. Bu nedenle devlet güdümünde ve önceliğinde özel sektörle işbirliği ve dayanışma içerisinde olan Korporatist bir kalkınma stratejisinin benimsenmesi karar kılınmıştı. 1929 Krizi ve 2. Dünya Savaşı da genç cumhuriyetin bu iktisadi politikasını doğrular nitelikte ampirik vakalar olarak vuku bulmuştu zaten. 1945 sonrası liberal demokrasiye geçen genç Cumhuriyet bu atılımla birlikte on yıldır gündemde yer alan Toprak Reformu’nu askıya alıyor ve daha serbesti yanlısı bir yönetime geçiyordu. Bununla birlikte dünyada Bretton Woods adında yeni bir iktisadi sistem kuruluyor ve bu sistem doğrultusunda finansal ve ekonomik istikrar başlıca hedef olarak gözetiliyordu. Strateji ise bugünlerde İthal-İkameci kalkınma olarak bildiğimiz İmport-Substitution modeli olarak belirleniyordu. Demokrat Parti 1950-54 arasında piyasa odaklı bir kalkınma stratejisi izlemiş olsa da iktidarının geri kalan yıllarında ithal-ikame stratejisini benimseyecek ve bu kalkınma modeli 1980 yılında alınan kararlara kadar geçerli olacaktı. 1980 sonrası gelen ekonomik liberalleşme, küreselleşme ve yerelleşme dalgası teknokrat ekonomistler tarafından ayakta alkışlanacak ve hatta bazı akademisyenler 1980 öncesi Cumhuriyet ekonomisini Nehru/Nasser çizgisinde üçüncü dünyacı, otarşik ve arkaik bir model olarak tasvir edeceklerdi. Liberalizasyon dalgası sadece ekonomiye değil politik ve kültürel hayata da tesir edecek ve ekonomik hayatta gerçekleşen polarizasyon ve atomizasyonun politik ve kültürel yansıması olduğu gerektiği yanılsaması vuku bulacaktı. Bunu Anti Kemalizm muhiplerinin Marx’in ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler tezine ya da Gramscian hegemonya konseptine bağlamak oldukça mümkün. Ekonomik altyapının üstyapıyı belirleyeceği tezinin doğruluğu tartışma konumuz değil ama Anti Kemalist cephenin ekseriya kültürel marksizmle hemhal olmuş kişilerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak pek de önemsiz bir nüans olmadığını belirtmek elzem. 3) Entelektüel Tutuculuk/Düşünsel Tembellik: Mevcut sistemdeki arızaları sistemin tüm geçmişine mal etmeye çalışan kültürel elit sistemi muhakeme edecek bilgiden yoksun olmasına rağmen postmodern diskurdan edindiği yöntemler ile kendine olmayan bir sistem(ya da canavar demek daha doğru olur sanırım) icat eder ve bunu olabildiğince yüzeysel bir şekilde kah çarpıtarak kah yanıltarak genelleştirmeye çabalar. Sadeleştirmek gerekirse sözüm ona entelektüel olan kişi mevcut arızaları aslında var olmayan bir X konseptine bağlayarak kendine her türlü problemde suçlayacak bir canavar yaratmış olur. Örneklerini saymakla bitiremem. Marksistlerin birbirinden farklı dinamikleri olan ve her ülkede/bölgede farklı şekillerde serpilen ekonomik sistemleri Kapitalizm konsepti altında birleştirmeleri ya da üçüncü dalgacı radikal feministlerin gündelik hayat ya da politik mevzularla alakalı hemen hemen her şeyi Patriyarka canavarına bağlamaları akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Böylelikle süreç entelektüel gelişimini asla tamamlayamamış, kantitatif düşünme stilini asla edinmemiş ve kelimelerle kafayı bozmuş sözüm ona edebi/kültürel eleştirmen vasfındaki birtakım pseudo-entelektüelin bu zayıflıklarını Kemalizm adı altında bir canavar ideolojisi yaratmasıyla sonuçlanmıştır 4) Yüzeysellik/İndirgemecilik: Bu da üçüncü maddeyle ilintili olsa da başka nüveler barındıran apayrı bir problem. Sözüm ona Kemalizm kavramsallaştırmasına a priori olarak biat etmiş akademik elit bu kavramsallaştırmayı ya oldukça indirgemeci bir şekilde yapmakta ya da olayları&olguları tarihsel cenderesinden çıkartıp 1968 sonrası icat edilmiş abuk kavramlarla etüt etmeye çalışmaktadır. Bunu 19. yüzyılın başından beri asayiş açısından sıkıntılı bir problem olagelmiş şark meselesinden aldıkları spesifik örneklerden ya da erken Cumhuriyet döneminde bugünün şartlarıyla oldukça komik geçen mizansenler aracılığıyla kavramsallaştırmalarını süslemelerinden anlayabiliriz. Ek olarak, birbirinden farklı gelişim orijinleri ve aşamaları olan modernleşme ve batılılaşma projesinin tek bir merkezden yönetilen şeytani bir sistem olarak görüyorsanız ya entelektüel açıdan düpedüz cahilsiniz ya da konseptleri kendi keyfince çarpıtan postmodern bir şarlatansınız (ya da Socialist Calculation Problem ve Use of Knowledge in Society dediğimiz konseptlerden zerre haberiniz yok). Eğer Kuzey Kore gibi Fanus vaziyetinde bir ülkede yasamıyorsanız tüm toplumsal dinamikleri tek bir merkezden tek bir amaç uğruna kontrol ve seferber etmeniz matematiksel olarak imkansızdır. Bu nedenlerledir ki Kemalizm Antichrist bir ideoloji olarak son 40 yılda entelektüel kamuoyunda ve sonrasında kitlesel medyada kendine oldukça sık yer bulan bir kavram haline gelmiştir. Ne yazık ki tüm araştırmalarıma rağmen Kemalizm adlı şeytani bir sistemin olduğunu iddia eden eleştirmenlerin bu konuda çeşitli edebi kelime oyunları, tarihi bağlamından koparılmış pejoratif örnekler ve soyut kavramsallaştırmalar dışında elle tutulur, ansiklopedik veriye dayalı bir şekilde incelediğini görmek bana nasip olmadı. Aksine bu entelektüellerin Kemalizm kavramını tüm kötülüklerin toplandığı bir meta-anlatı seklinde ele aldığı görülmektedir. Son 20 yılda Kemalizm’e eleştirel olarak yazılmış 3 akademik(pek de akademik değil esasında) çalışmaya değinmeden bu yazıyı bitirmenin yanlış olacağı niyetindeyim. Fikret Başkaya, Sevan Nişanyan ve Atilla Yayla son 20 yılda akademik olarak Kemalizm’i eleştiriye tabi tutan başlıca düşünürlerin başında geliyorlar. Başkaya malum kitabında 1968 sonrası oluşan etnik ve dini kimlik siyasetinin tesiriyle Kemalizm’i tekçi ve Bonapartist olmakla eleştiriyorken Nişanyan 1989 sonrasının getirdiği özgür ve liberal dünya perspektifi ile Kemalizm’i bir diktatörlük ideolojisi olarak betimliyor. Bu iki yazardan daha geç olarak Atilla Yayla ise muhafazakar-mukaddesatçı bir klikten geldiği için bu hususta 2000’lere kadar pek konuşmamayı tercih etse de bir aşamadan sonra Kemalizm konseptini liberal ve çoğulcu bir perspektiften eleştiren başlıca eleştirmenlerden biri olmuş ve bu sayede hatırı sayılır bir reputasyon da elde etmiştir. Bahsi geçen üç yazarın entelektüel eğilimlerini ayrı ayrı analiz etmekle yazıyı gereksiz yere uzatmış olurum ama sadece şunu söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Sözüm ona ‘bu’ akademisyenler Kemalizm üzerine yaptıkları çalışmalarda pek de titiz davranmamış ve Cumhuriyet projesini incelerken birtakım spesifik örnekleri pik ederek tarihsel realiteleri alenen çarpıtma girişimlerine mükerrer kereler başvurmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen üç kişinin de hem Kemalizm konseptine sundukları katkılar hem de diğer çalışmaları akademik açıdan şaibe doludur ve pek çoğu pervasızca intihal ürünü tezlerdir. Meselenin Türk tarafında yer alan ya da Enternasyonal boyutunu temsil eden postmodernist entelektüel kanadın Cumhuriyet tarihi üzerine titiz çalışmalar yapan Bernard Lewis, Andrew Mango, İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve Zafer Toprak gibi akademisyenlerle akademik kalite açısından boy ölçüşebilme şansı yoktur. Postmodern ve çoğulcu bir vizyon ile tek parti yönetimini ve sonrasını Kemalist tahakküme indirgeyen fikri tembellik mustaribi bu sözde-entelektüeller Lewis ya da Toprak gibi kendi alanlarının önde gelen akademisyenleriyle canlı yayına çıkıp bu kavramı tartışma kapasitesinden yoksundurlar çünkü her türlü kötülüğün müsebbibi olarak gördükleri Kemalist tahakküm kantitatif ya da ampirik herhangi bir bulgudan yola çıkarak değil, kavramlarla ve kelimelerle kafayı feci halde bozmuş birtakım kültürel/edebi çalışmalar muhibi akademisyenlerin takıntılarının mükerrer kereler dile getirilmeleri sonucu inşa edilmiştir. Evet, Kemalizm diye bir şey yoktur. Elbette dönemin kayıtlarında ve daha sonraları da bu kavram ara sıra tedavüle sokulacak ama asla 1968 sonrası değişen dünya paradigmaları sonucu ifade edildiği gibi şeytani bir düzen olarak tasvir edilmeyecekti. Kemalizm en fazla CHF’nin sahip olduğu altı ok ile kavramsal bir zemine oturtulup genelleştirilebilirdi ki, bu altı okun bile zamana ve mekana göre farklı yorumlara maruz kaldığını biliyoruz. Kemalizm 1968 sonrası kendisine yapisokume uğratılacak meta-anlatı arayan Kültürel Marksistler, mevcut anayasal ve laik rejime ilk başından beri düşmanlık besleyen İslamistler ve küreselleşmenin getirdiği ütopyacı fikirlerle müsemma olup hayali düzenlerle efsunlanmış Liberaller tarafından bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi ve o dönemden bugüne isminin önüne muhalif titrini yapıştıran her er kişi tarafından bol bol kullanıldı. Cumhuriyet tarihini hakikaten hakkaniyetle inceleyen akademisyenler geçmiş 80 yıla Kemalizm gibi cazibeli ve pejoratif bir sticker bulamadıkları için sesleri sürekli olarak cılız kaldı ya da görüşleri asla bütünsel bir şekilde ele alınmadı. bunun yerine ne dediğinden ziyade Kemalizm etiketini parola olarak kullanan sözüm ona muhalif düşünürler çalışmalarının yetkinliği sorgulanmadan el üstünde tutulur oldular ve akademik/medyatik şöhretin kapılarını aralarken; mevcut rejimle hesaplaşma güdüsüne sahip iktidar partisinden de sürekli ikbal beklentisi içerisinde bulundular. İşte  bu yüzdendir ki Kemalizm diye şeytani bir konseptin olmadığını düşünüyor ve ironiktir ki bunun 1968 sonrası hatalı varsayımlarla dünyayı anlamaya çalışan pseudo-akademisyenlerin entelektüel bir mühendislik ürünü olduğu sonucuna kani oluyorum.  

Elit Vicdan Kukumalari


Gectigimiz hafta AKP mitingine katilan bir capulcunun yazisini okurken boylesine deli sacmasi bir yazinin sadece apolitik ve gezi eylemleri sonrasi politikaya heves etmis bir cuhelanin kaleminden dokulebilecegini dusunup yarisinda sikilip kapatmistim. Bu yazinin sosyal medyada paylasim rekoru kirdigini gordukten sonra donup tekrar okuma geregi duydum ve AKP neden kazanir muhalifler nicin kaybeder sorusunun cevabini tekrardan gormus oldum.

Öncelikle kitleden bahsetmek lazım. Kim bu bir milyon insan?

Onlar görmezden gelinenler…evet, bugüne kadar gözümüzün önünde olan ama görmezden geldiğimiz insanlar var ya, hani farkına varmadığımız, hani iki kelime konuşmaktan sıkıldığımız…

İşte onlar…

Çoçuğumuzun bakıcısı Nermin Abla…

Sitemizin güvenlik görevlisi Kadir…

Tekstil atölyesinde günde 12 saat sigortasız çalışan Hatice…

Annesi Meliha…

Kardeşi Sanlı…

Yazinin bu kismindaki pejoratif ifadeler bir yana yazarin bu tespitlerinin sosyolojik olarak sahane tespitler oldugunu one suren akademisyenlerin de ne kadar suurlu ve hakkaniyet sahibi oldugunu gormek mumkun. Oncelikle AKP secmeninin agirlikli bir kisminin lise mezunu dahi olmayan ve gorece muhafazakar-mukaddesatci hayatlar yasadigi herkesin malumu ama bu durum ust-orta sinifin ya da beyaz yakali beyaz turklerin zulumlerinden ziyade AKP secmeninin hakikaten de toplumun kisir denebilecek bir kismini temsil ediyor olmasindan kaynaklaniyor yani AKP secmeni genellikle orta-alt tabakaya mensup insanlar ancak bu durumlarinin pek de acinasi oldugunu soylemek guc. Bundan yaklasik 3 sene once Gallup’un anketinin de ortaya koydugu gibi Turkiye’de yasayanlarin %75’i halinden memnun. Memnun olmayanlarin agirlikli kismi ise ulkenin Beyaz Turk olarak nitelendirilen beyaz yaka ust-orta sinif uyelerinde olusmakta.

Iste halinden ve durumundan gayet memnun olanlara karsi hep bir yari-acima hali ile bakan zavallilara ise Elit Vicdan Kukumalari diyoruz. AKP secmeninin aslinda acinacak durumda olan kutlelerden ziyade kisiliksiz mevdudiyetlerini ve kifayetsizliklerini tek bir adamin pesinde kosarak gidermeye calisan inanmislar grubu oldugunu gormeleri icin ise daha firinlar dolusu ekmek yemeleri gerekecek gibi duruyor.

AKP’nin Beyaz Turkler’den ve ust-orta siniflardan zorbalikla ve her sene arttirarak aldigini yeniden dagitimla bu alt sinif Anadolu magandalarini ihya ettigini, dahasi bu beslenip semirilen magandalarin sayilarinin milyonlara vardigini ve her 4 senede bir basina “milli irade” olarak patladigini gormekten yoksun bu kisilere Elit Vicdan Kukumalari adi veriyoruz.

Peki kim bunlar? Onlar fazla beslendikleri icin boylari 3 metreyi bulan dev adamlar degil elbette ama gorece kurtarilmis bir yerde yetismis, ust siniflara mensup ve yaygin suclamanin da dedigi gibi halk konusunda hakikaten bilgisiz ya da daha dogru bir sekilde soylemek gerekirse iyimser olan insanlar. Ulkenin kaderini tayin eden %5’lik dilimin birer uyesi olmakla birlikte ayni zamanda asla gidip gormedikleri, gidip gorse bile kavrayamadigi Anadolu hakkinda romantik duslere sahip insanlar demek pek de hatali sayilmaz. Bu insanlarin karakteristik ozelligi ise normalde kendileriyle kiyaslayinca epey dusuk profile sahip insanlarin ahvalinden uzuntu duymalaridir. Buraya dikkat etmenizi istiyorum. Dunya tarihi boyunca midir bilemem ama modernite dedigimiz icinde bulundugumuz surecte ezilen oldugu iddia edenlerin sozcusu hakikaten ezilenlerden ziyade o ezilenlerin durumunu gorup vicdaniyla hesaplasamayan ust sinif mensuplaridir. Karl Marx, Edward Said, Michel Foucault, Jean Paul Sartre, Naom Chomsky ve daha niceleri…

“AKP, nüfusun modernleşmeden dışlanmış ve hor görülmüş çoğunluğunu temsil ediyordu. Onlara bir şans verilmesi gerektiğini düşündük. Ayrıcalıklı ve Batılılaşmış bir çevreden geliyorum, fakat bir Sartre’cı olarak kendi sınıfıma ihaneti meşru buldum. Böylece AKP’yi destekledim”  – Siyaset bilimci ve eski UNESCO bürokratı Ali Kazancıgil

 

Öte yandan, Batılılaşmış sol elit kendini —İstanbul’un şık semtlerinde, hükümete gelen Anadolulular için kullanılan tabirle— bu “köylüler” karşısında suçlu hissediyordu. Başbakanın aralarından çıktığı muhazakârlar nezdinde Batılılaşmış elitlerin vicdanı rahatsızdı. Zira, laik ve askeri düzenin demir yumruğu altında bu dindar ve mütevazı kesimlerin türbanlı kızlarıyla alay edilmiş ve bu kesimler birçok dini özgürlükten mahrum bırakılmışlardı.

Elit Vicdan Kukumalari sadece AKP karsisinda degil Dunya’nin dort bir yaninda ezilen, hor gorulen ve dusuk gelirli insanlara karsi ontolojik olarak sempati besler gerekirse onlarin kendi kazandigindan ihya edilmesi icin elinden geleni yapar. Bu kisiler sadece 50 yillik kitle iletisim araclari sayesinde haberdar olduklari Afrika’daki insanlik dramlarina lanet okurlar hatta belli bir yastan sonra kendilerini sadece fakir ve ac insanlarin durumlarinin iyilestirilmesine adarlar. Onlara gore Afrikalilarin ac kalmasinin sorumlusu Afrika ulkelerinin baslarindaki diktatorlar degil-ki gorunen o ki Afrikalilar baslarindaki diktatorlerden oldukca memnunlar- vahsi kapitalist bati uygarliginin alcak kar gudusudur.

Aslinda biraz dikkatli bakinca onlara hemen hemen her yerde rastlayabilirsiniz. Davos Zirvesi’nde Kuresel Adaletsizlik ve Fakirlik uzerine konferanslar verirler, Nisantasi’nda Hakkari’deki bir koy okulu icin kitap kampanyalari yaparlar hatta bazilari o kadar ileri gider ki “devlet nicin benden daha fazla gelir vergisi alip fakirlere dagitmiyor” diye veryansin ederler. Bu turun uzun yillardir karikaturlesmis bir baska versiyonu ise caretta carettalar icin yardim sergisi duzenleyen salon beyfendileridir ki onlardan bahsetme geregi bile duymuyorum.

Gorunen manzara o ki Beyaz Turk’un bu durumun farkina varmasi oldukca zaman alacak ve o zamana kadar da baslarindaki diktatore delilercesine tapan bu azgin guruha karsi dokunakli ve acikli dusler beslemeye devam edecekler. Umalim da 30 Mart 2014’te alinan agir yenilgi Beyaz Turk icin bir silkinme evresini baslatsin zira AKP/RTE su anda hic olmadigi kadar guclu ve bu gucunu onumuzdeki senelerde surdurebilecek vizyondan yoksun olmasina ragmen Beyaz Turk’lerin icinde mevzilenmis Elit Vicdan Kukumalari sayesinde gucunu korumaya devam edecek. Beyaz Turk her durumda kendini suclu goren psikolojiden kurtulup karsisindaki canavarin azametini gormedigi surece RTE gibi binlercesinin daha zulmune maruz kalmaya devam edecek ve en dokunaklisi da siyasetin kurallari icersinde bunca haksizliga ragmen oldukca naif bir yaklasima sahip oldugu icin ezilmeyi ve somurulmeyi bir nebze de olsa hak edecektir. Beyaz Turk sunu unutmamali ki gectigimiz Haziran’da Eskisehir’de 19 yasindaki bir cocugu doverek olduren 5 kisiden 3’u isci biri kucuk esnaf oburu ise gariban, halk cocugu(?) polisti. O aciyarak baktiginiz sefiller, sizden daha az para kazandigi icin degil sizin yetkinliginizi ve hakikaten basarili olmanizi kompleks yaptigi icin size saldiriyor.

Gerisini de birakalim ustad tamamlasin:

Muhafazakar ve gecekondu gençliğinin zengin üst sınıf olarak nitelendirilenlere karşı hem aşağılık kompleksi hem de öfkesi vardır. Muhafazakar çizgilerine rağmen bu öfke onları mafyavari şiddete baş vurmaktan alıkoymaz. Ezildikleri kadar ezme mantalitesine sahiptirler. Karakteri birilerine sığınmaya meyilli olan aşağılık kompleksine sahip gençler özdeşim kuracakları lider profili ararlar. BB, mafya babalarına özenen gençlerin kendilerini tanımlayabildikleri lider konumuna gelmiştir. AKP gençliği BB’ye reis diye hitap eder. BB’nin gölgesinde kalan partinin büyükleri ona beyefendi demeyi tercih ederler ‘Reis’ ve ‘Beyefendi’ BB’nin en çok haz aldığı hitaplardır. Dış politikanın sarpa sardığı değerli yalnızlık günlerinde ‘Reis’ ve ‘Beyefedi’ kavramları kabile devletine dönüştüğümüzün resmi olmuştur. Partinin politikalarıyla beraber kullandığı dil ve yeni gençliğin kendini tanımlama şekli de son yıllarda tamamiyle değişmişti. Bir çok ilde maalesef toplum içerisinde dikkate alınmayıp değersizleştirilen gençler AKP gençlik kollarına üye olup kendine yer edindi. Gücün sembolü olan Erdoğan onlar için mukaddesti ve mutlak biat edilen liderdi. AKP rozeti takmak gücü elinde tutmak anlamına geliyordu. Ankara Yeni Mahalle’de sokağın suça meyilli gençleri AKP gençlik kollarına üye olarak özel kimlik çıkarıp, polislere kafa tutuyorlar. Türkiye’nin bir çok yerinde suça bulaşan AKP gençliği Ankara’dakiler gibi partinin gücünü kendilerine kalkan yapmış durumdalar. Yozlaşan ve aşağılık kompleksi taşıyan zayıf karakterli ve heyecanlı her genç, kendine en yakın lider olarak Erdoğan’ı görüyor. Erdoğan, bilerek ve isteyerek yaptığı mağdur edebiyatı ve arabesk tavırlarıyla AKP gençliğini kendine bağlamış durumda. BB’nin medya patronunu ağlatması ne kadar içimizi acıtmışsa bu insanlar karşısında kendini aşağılanmış hissedenleri o kadar memnun etti. A. Öymen ve N. Ilıcak karşısında, A.Selvi, N. Alçı ne kadar eğrelti durursa dursun AKP gençliği için özlenen ve beklenen bir duruştur. Abdulkadir Selvi’nin, Kadri Gürsel’e ‘Siz Beyaz Türkler’ diye çıkışı yarım asırlık bir kompleksin dışa vurumuydu. Ezilmişlik sendromu. BB, Türkiye’nin değil ezilmişlik sendromu yaşayan entellektüel görünümlü kısır fikirlilerin ve itibarı olmayan gençlerin lideridir. – Fuat Avni

Trans Bireylere Karşı Linç Girişimi


İstanbul Avcılar Denizköşkler Mahallesi Meis Sitesi’nin önüne gelen bir grubun transseksüellere karşı linç girişiminde bulunduğu öğrenildi. Gruptan, ‘Defolun buradan dönmeler’ ‘PKK’yla mı savaşacağız, sizinle mi?’ seslerinin yükseldiği ve bir ateş yakılarak tencere ve tavalarla transseksüellerin protesto edildiği alınan bilgiler arasında. Grubun emekli savcı olan sitenin yöneticisi tarafından galeyana getirildiği sanılıyor.

Bu haberin üzerine internet dediğimiz mecrada artık mynet okey’de bile rastlayabileceğiniz “duyarlı” ve “slaktivist” kişiler de artık temcit pilavından hallice olan “nefret söylemi suç sayılsın!!!” meselesi hakkında ahkam kesmeye hiç hız kesmeden devam ettiler. Bu menfur olaya karşı verilen tepkileri bir kenara koyup meselenin kendisine dönelim. Avcılarda söz konusu linç olayında translara karşı gösterilen muamelenin elbette kabul edilebilir veya tolere edilebilir bir yanı yok. Lakin birtakım LBTTQ aktisvistinin kamuoyuna “linçci” olarak sunduğu insanların translara şu noktada itiraz ettiği söyleniyor. İtiraz noktası da şu insanların: ‘Müşteriler kapıları şaşırıp, diğer apartman sakinlerinin zilini çalarak fiyat soruyormuş o apartmandaki diğer dairelere dadanıyormuş sarhoş müşteriler’

Tamam yani cinsel çeşitlilik, toplumsal cinsiyetin yerle yeksan edilmesi felan bunlar iyi hoş da yani meskun mahalde bu tür şeylere itiraz edilmesi de kimsenin zoruna gitmemeli. Kabul edersiniz ki hiç kimse yaşadığı apartmanın kerhaneye dönmesini arzulamaz. Sonuçta öyle bir yerin müşteri kitlesi belli. Sırf çokkültürcü politik fantezilerim uğruna ben yaşadığım yerin it, kopuk, sarhoş dolmasına müsamaha gösteremem mesela. Burada sözkonusu olan durum salt “trans bireylere karşı olan nefretin şiddet yoluyla tezahürü”nden ziyade “kamu güvenliği ve huzuru”nun toplum nezdinde marjinal tiplerce suistimal edilmesi sonucu oluşan bir tepkiye benziyor. Yani öyle “nefret söylemi var hııııııaaaaaağ” diye sızlanacak bir olay değil bu. Ha bir de olay bi raddeden sonra tamamen homofobi mitingine dönmüş olabilir tabi. Ama 14 yüzyıl önce yaşamış birinin ayı ikiye böldüğünü iddia eden, farklı cinsel yönelimlere sahip kavimlerin helak edildiğini telkin eden bir dine inanan insanların %99 olduğu bir ülkede yaşıyorsun. Bu tip insanların hele de toplu haldeyken akıl ve mantık çerçevesinde hareket edip sizin hoşgörüyle ilgili vaazlarınıza kulak asacağınızı zannediyorsanız epey yanılıyorsunuz. Madem içinde bulunduğun sosyal yapı için bir şeyler yapmayı bu kadar arzuluyorsun nefret söylemi diye yeni nesil sansürcülüğün yatağına su taşımak yerine o nefret söyleminin kaynak noktalarıyla mücadele etmeye cesaret etseniz pek iyi olur.

Duyarlı Olmanın Verimsizliği


Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar. Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. Her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz. Çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: Başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi “benliği”ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak “benliği”ni yok sayar. Fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak’tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir. Bütün fiiliyatımız –soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar– kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan, bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki?

Emil Cioran, Curumenin Kitabi

Ofkeli olmanizi, ilkeli olmaya cabalamanizi ve bir seyler basarma askinizi anliyorum, hatta bunu yer yer takdir bile ediyorum. Ahir zamanda icinizdeki peygamberin vaazlarinin onunuzdeki klavyeden bir caglayan gibi gurul gurul akmasini da bir nebze olsa da anliyorum ama gelin su sonraki bes dakika biraz farkli dusunelim.

Baslamadan once bir muphemlige aciklik kazandiralim: “Duyarci” olmak ile “Duyarli” olmak ayni sey degil. Duyarli olmak herhangi bir hususta hassasiyetlerin olaganustu bir sekilde ima edilmesi, gosterilmesi olarak ozetlenebilecekken; duyarci olmak hali hazirda var olan bir hassasiyeti ozgul amaclara kanalize etmek demek. Bu baglamda benim icin duyarci olmak ahlaken onaylanabilir ve son derece makul iken duyarli olmak ise sadece bir genclik eglencesinden ibaret. Ben hususi gayeler icin bazi insanlarin bazi hassasiyetlerinin kullanilmasini yadirgamiyorum, aksine karsi ciktigim sey tam olarak ilkeli, vicdanli ve onurlu durmayi ibadet haline getirmis modern zaman evliyalarinin kendileri ve bizatihi eylemleri. Kisisel olarak kendi onceliklerim icin halihazirda var olan kutleleri ya da hassasiyetleri kullanmakta ahlaki olarak bir sakinca goremiyorum, bunu bilincli bir sekilde yapanlara icten ice hayranlik da duyuyorum ama kendi davasini asan ya da kisisel olarak alakasiz meseleler uzerine ahkam kesip, bunun uzerine hassasiyet olusturan duyarlilari sadece useful idiots olarak goruyorum. Mesela guncel bir ornek vermek gerekirse Turkiye’nin halihazirdaki icler acisi durumunda Mustafa Sarigul ve turevlerinin desteklemeyi son derece akillica buluyorum cunku Sarigul benzeri kisilerin sahip oldugu kitleyi kendi kisisel cevremin amaclari icin mobilize edebilirim dahasi iyi bir iletisim agi kurulmasi dahilinde policy-making surecine bile dahil olabilirim. Benim icin Turkiye oncelinde en muhim problemler olan Sekularizm ve yuksek tuketim vergileri hususundaki memnuniyetsizligimi siyasal araclarla giderme yolunda Sarigul benim icin oldukca kullanisli birisi olabilir. Bu ugurda gayet bilincli bir sekilde yapildigi surece basariya giden yolda her turlu ajitasyonu ve manipulasyonu mesru goruyorum. Sarigul’un kazanmasi ve siradan insanlarin gozunde bir oneme sahip olmasi icin mitler ve kultler yaratmayi da son derece akillica bir hamle olarak goruyorum ama gel gelelim ki duyarlilarin yaptiklari eylemleri gercekten bu bilinc icersindeki gerceklestirdiklerini soylemek oldukca guc. Kaldi ki eger yarattigim Sarigul mitosuna ilk basta kendim inanirsam su beyfendiden bir farkim kalmamis olur sanirim. Oysa duyarlilar iclerindeki inanclarini, davalarini, genclik ateslerini ve kutsallarini herkese benimsetmek isteyen gafillerden ote bir ehemmiyete sahip degiller. Onlar acziyetlerini kendileriyle alakali olmayan problemleri diger herkese benimsetmeye calisirken gosterirler. Onurlu, ilkeli ve vicdanli bir durus sergilemekle takintili olduklari icin dunyadaki en asagilik ve kokusmus seyleri bile savunmayi kendilerine gorev edinirler. Burada duyarliligin psikolojisine girmeyecegim, sadece yaziyi tamamladiktan sonra gelecek alakasiz elestirileri bertaraf etmek icin yazdigim bu kismi burada sonlandiriyorum ama duyarli olmanin ardinda yatan psikolojiyi merak ediyorsaniz su yaziya goz atmak son derece faydali olabilir. Duyarli olmakla duyarci olmak arasindaki nuanslarin altini guzel bir sekilde cizdigiysek eger simdi duyarli olmanin nicin politik bir eylem/davranis olarak verimsiz oldugu meselesine gecebiliriz.

Duyarlilik verimsiz cunku duyarli olmak muhatabini dogrudan sarsacak bir guc iliskisi gelistermeyi engelliyor. Duyarliligin getirdigi haklilik ve vicdani ustunluk durumu reel guc iliskilerinde neredeyse sifir cekmelerine ragmen duyarlilarin davalarina var gucuyle baglanmalarina sebep oluyor. Duyarli olmak verimsiz cunku duyarlilik nesnesi olan konu, dava -ya da her neyse iste- stratejik adimlardan yoksun ve tamamen spontane bir sekilde kitlenin aldigi ruzgara gore degisen bir amaclar grubuna sahip. Bu esvapta duyarlilik reelpolitik dengelerden kopuk, kesin inancli ve hakliliklarinin su goturmez oldugunu dusunen kisilerin elinde guncel/artci gelismeleri okumakta oldukca sorun yasayan ve bir muddet sonra meselenin analiz boyutunda bir cuval inciri berbat etmeye kadar giden yolda masturbatif bir meze olmaktan fazla bir oneme sahip degil. Dahasi bu durum guncel politik sartlarda ise muhatabinin seni kaale almamasi icin yeterli bir koz olurken, uygun stratejik hamlelere sahip olmadigin surece goze batacagin icin karsit oldugun guc odagi tarafindan Gezi’de ve 2011’deki Internet eylemlerinde oldugu gibi “marjinal” olarak damgalanip politik arenanin legal sahasindan dislanman isten bile degil. Sanirim cok teorik oldu, birkac ornekle durumun ne olduguna bakalim.

ImageDun 19 Ocak 2007’de oldurulen gazeteci Hrant Dink’in olum yildonumu vesilesiyle Taksim’den Agos’a anma yuruyusu vardi. Dink’in ruhu sad olsun amma velakin onu anmaya giden eylemciler icin ayni seyleri soylemek pek mumkun degil. Bilhassa olaydan 7 sene gecmesine ragmen ve cinayetin faili belli iken Gulenist zerzevatin gazina gelip cinayet arkasinda kumpas ve mafyoz orgutler arayan kiymet-i harbiyesi kendinden menkul Hrant’in Arkadaslari adli grubun mesele uzerinden acik acik prim yapma amaci guden eylemleri, konuyla alakasiz zilyonlarca grubun meseleye dahli basit bir istihbaratla ve sorusturmayla cozulebilecek bir cinayeti karmasiklastirdi ve icinden cikilmaz bir hale burunmesine sebep oldu. Hrant’in arkadasi, yoldasi, seveni, fanatigi olmakla ovunen bir guruhun meseleye pozitif acidan yaklasmak yerine kendi kutsallariyla hemhal olup asiri hassasiyet gostermeleri 7 sene aradan sonra ellerinde kocaman bir sifirdan baska bir sey birakmamis gorunuyor. Hakli ve magdur olmaktan baska hicbir sermayesi olmayan bu duyarli guruh yeri geldi binbir tezviratla tezgahlanmis davalarda iktidar odaginin isine yarayacak sekilde meze oldu, yeri geldi ifade ozgurlugunu kullandigi icin oldurulmus bir adamin uzerinden kisisel masturbasyonunu yapmak isterken politik dogruculuk mahzenine mahkum oldu.

1996 yilindan beri kaybolan ogullarinin bulunmasini talep eden Cumartesi Anneleri de duyarliligin nicin verimsiz bir cozum yolu oldugunun en nadide orneklerinden biri. Hakli ve vicdanli olmaktan baska hicbir sermayesi olmayan bu grubun hicbir kosulda siddete basvurmama ilkesi ise sadece davalarinda ne kadar hakli olduklarini kendilerine ispatlamaktan baska bir ise yaramadi. Aradan gecen 18 senede buyuk basbakan RTE’den sembolik bir gorusme koparmak disinda hicbir yasal ve politik kazanimlari olmadi.

Keza Gezi eylemlerinin nicin basarisiz olmaya mahkum oldugunu ve de oldugunu Fanus baslikli yazimda irdelemistim. Duyarli olma fiilinin aktif olarak talep gordugu bir yerde meseleleri sarih bir sekilde analiz etmekten yoksun bireylerin birbirini atesleyen ve illuzyonda yasayan hayal objesi olmaktan baska bir vasiflari yok. “En etkili afrodizyak olan guc“u kavrayamamis duyarli kitleler politik acidan sadece ne kadar hakli ve vicdanli olduklari masallariyla birbirlerini pohpohlamaktan oteye gidemezler. Keza Gezi sonrasi artci dalga olarak gelen merdiven boyama eglenceleri, #dirensort senlikleri ve orantisiz zeka ornekleri de duyarlilik kisvesi altinda yapilan binbir sacmaligin en karikaturize hali olmasi yanisira duyarlilik fiilinin kendini rahatlatmak ve ofke bosaltmaktan baska bir ehemmiyetinin olmadigini kanitlamaktadir. Turkiye’nin hemen hemen her sehrinde spontane olarak gelisen ve genis katilim goren (sl)aktivist baskaldiri hareketleri yaklasik bir ay sonra tamamen goygoya donusup eve hicbir kazanimla donemezken; ulke nufusunun sadece %1’lik bir kismini olusturan Gulenistler ise cok kisa bir zamanda 12 senedir hicbir sekilde bilegi bukulmemis bir iktidara kok sokturmektedirler. Yuzlerce kitlesel protestonun, cumhuriyet mitinglerinin ve gezi protestolarinin yerinden bile oynatamadigi iktidar toplam populasyonun sadece minik bir kismini olusturan ama elinde guc bulunduran bir yapi karsisinda cil yavrusu gibi dagiliverdi.
Image

Meselenin vicdanlarin sesi ve hakli olmaktan ziyade gucle alakali oldugunu anlamak icin kah 200 bin rutbeli personeli bulunan TSK’nin icindeki asi bir subayin bir radyo binasini isgal ederek ulkeye hukmedisinin hikayesini kah vakti zamaninda “DEP’e oy vermeyenin tavugunu bile oldurun” diyen Abdullah Ocalan’in su anda herkesin ofke kustugu guc odaginin baslica muttefiki haline gelerek baris elcisi konumuna yukselmesinin hikayesine bakilabilir. Ocalan’in yaninda PKK da reelpolitik olarak 1980 sonrasi Turk Siyasi hayatina konjenkturel olmayan ve ozgun bir baskaldiri kulturu getirmis ve hakli olmanin degil guclu olmanin kendilerini felaha erdireceginin bilincine ulasmisti. PKK ilk kuruldugu andan itibaren “biz hakliyiz oyleyse elimizi pislige bulastirmayalim” ya da “hakliyken haksiz duruma dusmeyelim” diyerek degil can alip can vererek gunumuz reelpolitiginde kaale alinir bir aktor oldu. Acikcasi terorizm’in politik olarak farkindalik yaratmada duyarlilik ve aktivist hareketlere gore kat be kat daha verimli ve basarili oldugu kusku goturmez bir gercek. Bunun bir baska ornegini de yaklasik 150 yildir Batili degerlere karsi surekli eylem pozisyonunda olan Siyasal Islam’in sadece belirgin ve guclu bir siyasi aktor olarak 1990’larda terorist yontemlerle rustunu ispatlamasi sonucu dunyanin gundemine oturmasidir. Aslinda 19. yuzyil sonundan itibaren irili ufakli gruplarla moderniteye savas acan Siyasal Islam sadece hakikaten reelpolitige etki edebilecek guce sahip oldugu farkedildigi anda hot-topic olmayi basarabildi. Hatta El-Kaide sohretini biraz da Amerikali dis politika uzmanlarinin islami teroru 1990’larda genel olarak El-Kaide diye etiketlemesine borclu olabilir yoksa bugun El-Kaide olarak adlandirdigimiz olusumun altindaki orgutlerin ortak karar alarak birlesmeleri gibi bir sey soz konusu bile degildi. Bu cerceveden bakinca Suriye’de son gunlerde El-Kaide gudumlu gruplar arasinda cikan catismalarin sebebi de daha net anlasiliyordur sanirim.

Konudan kopmamak gerekirse gelin bir de madolyonun oteki yuzunden duyarliligin verimsizligi meselesine bakalim. Aslinda durumun ne derece vahim oldugunu entelektuel kamuoyunun sahip oldugu hassasiyetlerin bosa esen ruzgardan oteye anlam tasimadigini anlamak icin meselelere PKK saldirilari sonucu sehit olan insanlarin aileleri ve artci etkileri ustunden bakilabilir. Neredeyse halkin %90’una yakini son 25 yilda PKK icin tezyiflerini ve tahkirlerini eksik etmemesine ragmen bunun reelpolitige etkisi asla beklenildigi gibi sert olmamistir. Aksine elinde herhangi bir guc bulundurmaktan yoksun halk kutlesi sadece kitlesel hezeyanlarda, histeri krizlerinde kendi belli etmis ve siyasetin kendisine asla sirayet edememistir. Gectigimiz sene baslayan baris surecinin halkin buyuk kesiminin karsi cikmasina ragmen medyada ve siyasette etkin bir rolu olmayan PKK karsitlarinin binbir gurultusune ragmen hala suruyor olmasi da gucten yoksun herhangi bir hareketin etkisiz ve kaybetmeye mahkum oldugunun gostergesidir.

Duyarliligi verimsiz kilan bir baska husus da duyar objesinin bir nevi ortak mal olmasidir ki bu da bir muddet sonra common goods tragedy‘ye yol aciyor. Ortak bir mal olarak duyar objesi cogu zaman konunun tarafi olmayan ucuncu kisilerce suistimal edilecegi icin mesele bir muddet sonra asil amacindan sapar ve isin icinden cikilmaz bir hal alir. Acikcasi herhangi bir politik problemin magdurlari tarafindan savunulmasinda bir beis gormuyorum ama Edirne’de olan haksizligin Kilisliler tarafindan protesto edilmesi ne kadar sacmaysa bir konunun dogrudan magduru ya da tarafi olmayan birinin de bunu dava edinmesi kulaga ayni sekilde sacma geliyor. Bu baglamda LGBTQ aktivizminin, Turban yasaginin vs.’nin konunun taraflari disinda olan kesimlerin derdi olmamasi gerektigini dusunuyorum. Keza her cikar grubu kendi cikarini savunursa daha saglikli isleyen bir politik yapiya sahip olabilme ihtimalimiz daha fazla olur gibi duruyor. Ornegin evinin onunde dinsiz oldugu icin oldurulmus bir yazarin mezalimini bir muslumanin dert edinmesi bize politik dogrucu zevzekliklerle zaman oldurmek disinda bir sey sunmaz. Tam tersi sekilde gecmiste turbanlilarin haklarini savunan sekulerlerin aslinda sadece useful idiots islevi gordugu de zamanla ortaya cikti.

Adina ister duyarlilik ister politically correctness ister (sl)aktivizm diyin ama ben bu benzeri eylemleri bir tur hastalik olarak goruyorum. Duyarli olmak su raddeden sonra ne yazik ki cagimizin vebasi haline gelmistir. Peki kundaktaki bebekten bir duyarli ve eylem adami yaratan karanlik nedir? Ben bu mevzunun insanin icgudusel olarak putlara tapinma ve bir seylere inancla baglanmasiyla alakali oldugunu dusunuyorum. Insan her ne kadar dinden kopsa da bazi seylere inancla baglanmadan kolay kolay yasayamiyor. Aslinda bu zamana kadar bu ihtiyaci hep dinler karsiliyordu, son 200 yildir onun yerini ideolojiler aldi ve bugune kadar cesitli kollara serpilerek geldi. Duyarli insan sadece hassas degildir, ayni zamanda kendisiyle birlikte herkesin de ayni raddede hassas olmasini amaclar. Duyarli insan, bilgiye bir erdem olarak benimseme yerine onu herkesle paylasilmasi gereken bir mesaj olarak kullanir ve boylelikle kendisini toplumu iyiye, guzele yonlendiren bir vaiz olarak gormeye baslar. Duyarlilar ya da eylem adamlari yerlesik duzeni elestirmekten muazzam bir zevk alir; dayanismanin, orgutlenmenin ne kadar muhim oldugunu sik sik vurgularlar. Anaakim olani surekli elestirirler ama kendi ortaya koyduklari alternatif akim yerin dibine soktuklari ana akimin yanina bile yaklasamaz. Fazla uzatmadan metaforik olarak betimlemek gerekirse gunumuzde her duyarli bir nevi ikonoklasttir, yerlesik olan putlari yikip yerine kendi putlarini koyan Peygamber Ibrahim’den farksizdir cogu, hatta yeri gelir bu ugurda kendi Ismaillerini bile feda edebilirler.

İçgüdüsel olarak putlara taptığımızdan, düşlerimizin ve çıkarlarımızın nesnelerini kayıtsız şartsız şeyler haline getiririz. Tarih, bir Sahte Mutlaklar Geçidi’nden, bahaneler adına dikilmiş bir tapınaklar dizisinden, zihnin Gayri Muhtemel önünde küçülmesinden ibarettir. Dinden uzaklaştığında bile insan dine tâbi kalır; bütün çabasıyla tanrı benzerleri yaratır, sonra da benimser bunları ateşlilikle: İçindeki kurgu ihtiyacı, mitoloji ihtiyacı, apaçık gerçeğin ve gülünçlüğün üstesinden gelir. Bütün cinayetlerinin sorumluluğu tapma gücündedir: Bir tanrıyı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar, buna razı olmazlarsa onları yok etmeye de hazırdır. Hiçbir hoşgörüsüzlük, ideolojik taviz vermezlik veya din yayıcılığı yoktur ki, şevkin hayvanî temelini açığa vurmasın. Hele insan ilgisizlik melekesi’ni bir yitirsin: Potansiyel bir katil haline gelir. Hele fikrini tanrıya dönüştürsün: Bunun sonuçları sayılamayacak kadar çoktur. Ancak bir tanrı ya da tanrı taklitleri adına insan öldürülür. Bir doğruyu, kendi doğrusunu elinde bulunduran kişinin yanında şeytan bile epey soluk kalır. Neronlar’a, Tiberiuslar’a karşı adaletsiz davranıyoruz: Ayrılıkçılık kavramını hiç de onlar icat etmemiştir: Katliamlarla kendini oyalayan, çığrından çıkmış hayalciler olmuşlardır sadece. Hakikî katiller, dinî veya siyasî düzeyde bir ortodoksluk kuranlardır; mümin ile mezhep sapkını arasında ayrım yapanlardır.