Etiket arşivi: bireycilik

Bir Meta Anlati Olarak Kemalizm


Kemalistler bizim icin ne yapti?

YES, COME TO THINK OF IT, WHAT HAVE KEMALISTS EVER DONE FOR US?

Bugünlerde herkesin suçlamaya alışık olduğu Kemalizm 1930’lu yıllarda yabancı basında Türkiye’nin imajı için yazılmış birkaç eser dışında bahsi bile geçmeyen bir kavramdır. Kavramın ideolojik olarak popüler olması 1960 muhtırası sonrası kendini ilerici olarak tanımlayan gençlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlamasına rast gelir. Onun dışında birkaç uçuk kaçık istisnayı saymazsak eğer 1980’lerde post-modern kritiklere tabi tutulana kadar hakkında pek de eleştirel düşünce belirtilmemiştir. Kemalizm’in 1980’den sonra ise bir felaketler ideolojisi haline gelmesinin sebebi ise Türk entelektüel hayatındaki paradigma kayışlarında yatmaktadır. 1960’lara kadar Durkheim/Gökalp hülyalarıyla beslenen entelektüel klik, 1960’larda Marx 1970’lerde Weber ve son olarak 1980’lerde ise Foucault’nun tesiri altına girecektir. 1970-80 döneminde entelektüel kanatta zuhur eden bu paradigma kayması Postmodern Durum’a biat etmiş olduğu için o dönemden önceki tüm konseptleri büyük anlatı olduğu gerekçesiyle reddecektir ki Kemalizm kavramı da bundan nasibini alacaktır. Çok geriye gitmeye gerek yok. Daha 10 sene öncesine kadar birtakım köktendinci ya da aşırı solcu kaçıkları saymazsak Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetici elitten sokaktaki manava kadar herkes üzerindeki imajı bir founding father konumundadır. Iş bu kurucu baba durumu 1980’ler sonrası ülkenin yaşadığı çeşitli politik buhranları büyük anlatıların çöküşüne bağlayan ex-solcu yeni liberal postmodernist elitin Mustafa Kemal’e ait her şeyi Kemalizm titri altında birleştirmesine ve mevcut cumhuriyetin 50-60 yıllık birikimi sonucu oluşturduğu politik kurumların ve algının topa tutulmasına vesile olmuştur. 1980’ler sonrası entelektüel kliğe hakim olan postmodernist hava, mevcut cumhuriyetin geçmişte sahip olduğu birtakım negatif özellikleri özenle seçerek tüm bu olumsuzlukları Kemalizm adı ile bir meta-anlatı altında toplamıştır Bunun üstüne 1989’da Soğuk Savaş sonrası gelen çözülme ve rehavet ortamı Türkiye için pek de heyecanlı geçmeyecek ülke belki de Cumhuriyet tarihinin en kaotik 10 yılını geçirecekti. Bu kaos ortamında zaten ağır ağır dönüşüm geçiren Cumhuriyet de Kemalizm titri altında en ağır kritiklere tabi tutulacak ve hatta artık açık açık vadesinin dolduğu beyan ediliyor olacaktır. Burada bir parantez açmak istiyorum. Söz konusu Kemalizm eleştirilerinin spesifik olarak isabetli olduğu hususlar yok değildi ama buradaki problem yarım yüzyıllık bir geçmişi olan anayasal bir cumhuriyetin farklı dönemlerde farklı güçler tarafından yön verilmiş süreçlerini tek bir konsept ile izah edilmesinin hatalı olması idi. Daha sade olmak gerekirse 1923’ten günümüze kadar olan dönemde tüm yönetimsel ve hiyerarşik birimleri tek bir entite altında birleştirmenin kavramsal olarak hatalı olduğunu belirtmek istiyorum. 2000’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti çeşitli iktidar odaklarının güç savaşlarına tanık olmuş, zamana göre yönetim stili ve politika anlayışı da değişmiş ve revize olmuştur. Bu nedenle demem odur ki hem 1933’teki Korporatist-Solidarist politik anlayışı hem 1980’lerdeki ordu sponsorluğundaki arz yanlı politikaları tek bir başlık altında toplayıp kritiğini yapmak imkansız olduğu kadar bilahare bunu yapmaya çalışmak da saçmalıktır. Kaldı ki 1924’teki Kemal ile 1935’teki Atatürk arasında bile politik ve ahlaki olarak dağlar kadar fark vardır. Birbirinden farklı dinamikleri olan politik süreçleri bulundukları tarihi hazneden süzüp 1968 sonrası icat edilmiş postmodern edebi yöntemlerle eleştirmek pek de akıl alır cinsten olmasa gerek. İroniye bakınız ki postmodern dervişlerin diline doladıkları ‘Everything is a social construct’ geyiği esasında kendi kavramsallaştırmaları için geçerlidir. Kah Kemalizm kah 2004 sonrası popüler olmuş Ulusalcı kavramı postmodern değerlere biat etmiş kültürel liberaller tarafından üretilmiştir, daha doğrusu onların deyimiyle birer sosyal inşa ürünü basit kavramsallaştırmalardan öte bir şey değildirler. Bunun ötesinde CHP’nin altı ilkesi dışında Kemalizm diye tabir edebileceğimiz sistemli bir politik ajandaya sahip olan bir ideoloji ya da doktrin yoktur. Bu kavram 1968 havadislerinin yukarıda belirtilen iklimi yeşertmesi sonucu günah keçisi olmuş manasız bir yaftadan öte bir şey değildir. Peki Kemalizm ne oldu da bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde günah keçisi oldu diye sorarsanız birkaç nedeni var. 1) Değişen Entelektüel Paradigmalar: 1968 olayları aktivist sol için mühim olduğu kadar entelektüel sol için de bir kırılma noktasıydı. Bu tarihten sonra mevcut yapılar kökten bir şekilde sorgulanmaya başlanacak hatta yer yer Modernite adı verilen bir başka meta-anlatının reddiyesine kadar varan ateşli ve bir o kadar da fanatizan fikirler ana akim haline gelecekti. Foucault, Lyotard, Baudrillard, Derrida, Said, Kristeva, İrigaray gibi pseudo-entelektüellerin Aydınlanma Projesi’nden Modernite’ye kadar hemen hemen her şeyi yapisokume uğratma çabası akademik çevrelerde şok etkisi yaratmış ve modern dünyanın postmodern şeyhleri bu karambol ortamında Humanities disiplinlerinde akıl almaz tahribatlara yol açmışlardı. Zamanın postmodern şeyhleri içinden çıktıkları batı medeniyetinin birer ferdi olmayı reddedip onu bir Antichrist’a dönüştürmekle yetinmiyor aynı zamanda çeşitli olaylar ve olgular karşısında ciddi çelişkiler barındıran tutumlar sergiliyordu. İktidar üzerine düzdüğü tenkitleriyle ünlü Foucault bir yanda Marksist olarak başladığı entelektüel hayatını liberteryen piyasa taraftarı Hayek ve Mises’in fikirlerini kucaklayarak sürdürürken es zamanlı olarak İran Devrimi’nin ruhani önderi Humeyni’ye ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ diyordu. Keza Derrida’nin Nazilerle olan flörtüne ya da Baudrillard’in El-Kaide teröristlerine Le Monde’dan yolladığı selamına değinmeye gerek bile yok. Buradaki problem gayet sarih bir şekilde görünmektedir. Bunun Türkiye’deki yansıması olarak ise Birikim Dergisi etrafında şekillenen farklı eğilimlere sahip yeni solcu/kültürel Marksist’in Cumhuriyet karşısında takındığı gülünç tavır örnek gösterilebilir. Bu zatlara göre Cumhuriyet başarısız olmuş bir Aydınlanma Projesidir ve sahip olduğu iddia ettiği tepeden inmeci elitist üstünlüğü de Kemalizm adı altında ezilen halka dayatarak kendini yeniden üretmektedir. Kemalizm’e yönelik postmodern kritikleri kullanarak prim yapan zatların başında Murat Belge, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve Ahmet İnsel gibi Birikim Dergisi etrafında kümelenmiş kliği saymak pek de hatalı olmayacaktır. Bu zatların hepsinin de ortak özellikleri mahir olduklarını iddia ettikleri mesleklerinde vasat bir fikir işçisi konumunda olabilecek iken Kemalizm Antichrist’ini şahlandırmaları sayesinde hatırı sayılır bir entelektüel şöhret elde etmiş olmalarıdır. Katliam kıvamındaki çevirileri ve Kültürel Marksizm’den esinlenmiş edebi kritisizmi ile Murat Belge, üçüncü dünyacı tezlerle kafası bulanmış Baskın Oran, Özal ve Erdoğan gibi despotik eğilimler taşıyan liderlere sempatiyle yaklaşan gasteci parçası Cengiz Çandar ve Marksizm dinine biat etmiş bir kesin inançlı olarak Ahmet İnsel entelektüel kamuoyunda bir müddet sonra mainstream haline gelecek Anti Kemalizm korosunun popüler medyadaki başlıca figürleri olacaktı. Bu eleştirmenlerin hepsinin farklı bir çıkış noktası ve meşguliyeti vardı ama Kemalizm adlı Antichrist inşa edilirken el birliğiyle çalışmışlar ve bu uğurda kah köktendinci teröristler ile kah insan azmanı Marksist terör örgütleri ile entelektüel işbirliği yapmaktan çekince duymamışlardır. 
2) Değişen Ekonomik Dengeler: 1970’ler ile birlikte dünya yeni ekonomik krizler tecrübe ediyor ve bunun sonucunda 40 yıldır egemen olan Keynezyen paradigma mevziiye çekilirken Hayek/Friedman ekolünün on plana çıkardığı ve karşıtları tarafından neoliberalizm şeklinde tasnif edilen ekonomik görüş siyasi karar alıcılar tarafından hızla benimseniyordu. Bunun sonucunda 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte Türkiye de bu yeni sisteme adım atacak ve küçük istisnalar dışında 1930 yılından beri aynı şekilde çalışmakta olan iktisadi mekanizmasını reforma tabi tutacaktı. Düğümün çözülmeye başladığı yer de 1980’lerin sonunda başlıyordu zaten. Yeni kurulan cumhuriyetin yerli sermaye yoksunluğu ve beşeri sermayenin elverişsiz olması sebebiyle batı tarzı market-friendly bir kapitalizmle kalkınması imkânsızdı. Bu nedenle devlet güdümünde ve önceliğinde özel sektörle işbirliği ve dayanışma içerisinde olan Korporatist bir kalkınma stratejisinin benimsenmesi karar kılınmıştı. 1929 Krizi ve 2. Dünya Savaşı da genç cumhuriyetin bu iktisadi politikasını doğrular nitelikte ampirik vakalar olarak vuku bulmuştu zaten. 1945 sonrası liberal demokrasiye geçen genç Cumhuriyet bu atılımla birlikte on yıldır gündemde yer alan Toprak Reformu’nu askıya alıyor ve daha serbesti yanlısı bir yönetime geçiyordu. Bununla birlikte dünyada Bretton Woods adında yeni bir iktisadi sistem kuruluyor ve bu sistem doğrultusunda finansal ve ekonomik istikrar başlıca hedef olarak gözetiliyordu. Strateji ise bugünlerde İthal-İkameci kalkınma olarak bildiğimiz İmport-Substitution modeli olarak belirleniyordu. Demokrat Parti 1950-54 arasında piyasa odaklı bir kalkınma stratejisi izlemiş olsa da iktidarının geri kalan yıllarında ithal-ikame stratejisini benimseyecek ve bu kalkınma modeli 1980 yılında alınan kararlara kadar geçerli olacaktı. 1980 sonrası gelen ekonomik liberalleşme, küreselleşme ve yerelleşme dalgası teknokrat ekonomistler tarafından ayakta alkışlanacak ve hatta bazı akademisyenler 1980 öncesi Cumhuriyet ekonomisini Nehru/Nasser çizgisinde üçüncü dünyacı, otarşik ve arkaik bir model olarak tasvir edeceklerdi. Liberalizasyon dalgası sadece ekonomiye değil politik ve kültürel hayata da tesir edecek ve ekonomik hayatta gerçekleşen polarizasyon ve atomizasyonun politik ve kültürel yansıması olduğu gerektiği yanılsaması vuku bulacaktı. Bunu Anti Kemalizm muhiplerinin Marx’in ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler tezine ya da Gramscian hegemonya konseptine bağlamak oldukça mümkün. Ekonomik altyapının üstyapıyı belirleyeceği tezinin doğruluğu tartışma konumuz değil ama Anti Kemalist cephenin ekseriya kültürel marksizmle hemhal olmuş kişilerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak pek de önemsiz bir nüans olmadığını belirtmek elzem. 3) Entelektüel Tutuculuk/Düşünsel Tembellik: Mevcut sistemdeki arızaları sistemin tüm geçmişine mal etmeye çalışan kültürel elit sistemi muhakeme edecek bilgiden yoksun olmasına rağmen postmodern diskurdan edindiği yöntemler ile kendine olmayan bir sistem(ya da canavar demek daha doğru olur sanırım) icat eder ve bunu olabildiğince yüzeysel bir şekilde kah çarpıtarak kah yanıltarak genelleştirmeye çabalar. Sadeleştirmek gerekirse sözüm ona entelektüel olan kişi mevcut arızaları aslında var olmayan bir X konseptine bağlayarak kendine her türlü problemde suçlayacak bir canavar yaratmış olur. Örneklerini saymakla bitiremem. Marksistlerin birbirinden farklı dinamikleri olan ve her ülkede/bölgede farklı şekillerde serpilen ekonomik sistemleri Kapitalizm konsepti altında birleştirmeleri ya da üçüncü dalgacı radikal feministlerin gündelik hayat ya da politik mevzularla alakalı hemen hemen her şeyi Patriyarka canavarına bağlamaları akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Böylelikle süreç entelektüel gelişimini asla tamamlayamamış, kantitatif düşünme stilini asla edinmemiş ve kelimelerle kafayı bozmuş sözüm ona edebi/kültürel eleştirmen vasfındaki birtakım pseudo-entelektüelin bu zayıflıklarını Kemalizm adı altında bir canavar ideolojisi yaratmasıyla sonuçlanmıştır 4) Yüzeysellik/İndirgemecilik: Bu da üçüncü maddeyle ilintili olsa da başka nüveler barındıran apayrı bir problem. Sözüm ona Kemalizm kavramsallaştırmasına a priori olarak biat etmiş akademik elit bu kavramsallaştırmayı ya oldukça indirgemeci bir şekilde yapmakta ya da olayları&olguları tarihsel cenderesinden çıkartıp 1968 sonrası icat edilmiş abuk kavramlarla etüt etmeye çalışmaktadır. Bunu 19. yüzyılın başından beri asayiş açısından sıkıntılı bir problem olagelmiş şark meselesinden aldıkları spesifik örneklerden ya da erken Cumhuriyet döneminde bugünün şartlarıyla oldukça komik geçen mizansenler aracılığıyla kavramsallaştırmalarını süslemelerinden anlayabiliriz. Ek olarak, birbirinden farklı gelişim orijinleri ve aşamaları olan modernleşme ve batılılaşma projesinin tek bir merkezden yönetilen şeytani bir sistem olarak görüyorsanız ya entelektüel açıdan düpedüz cahilsiniz ya da konseptleri kendi keyfince çarpıtan postmodern bir şarlatansınız (ya da Socialist Calculation Problem ve Use of Knowledge in Society dediğimiz konseptlerden zerre haberiniz yok). Eğer Kuzey Kore gibi Fanus vaziyetinde bir ülkede yasamıyorsanız tüm toplumsal dinamikleri tek bir merkezden tek bir amaç uğruna kontrol ve seferber etmeniz matematiksel olarak imkansızdır. Bu nedenlerledir ki Kemalizm Antichrist bir ideoloji olarak son 40 yılda entelektüel kamuoyunda ve sonrasında kitlesel medyada kendine oldukça sık yer bulan bir kavram haline gelmiştir. Ne yazık ki tüm araştırmalarıma rağmen Kemalizm adlı şeytani bir sistemin olduğunu iddia eden eleştirmenlerin bu konuda çeşitli edebi kelime oyunları, tarihi bağlamından koparılmış pejoratif örnekler ve soyut kavramsallaştırmalar dışında elle tutulur, ansiklopedik veriye dayalı bir şekilde incelediğini görmek bana nasip olmadı. Aksine bu entelektüellerin Kemalizm kavramını tüm kötülüklerin toplandığı bir meta-anlatı seklinde ele aldığı görülmektedir. Son 20 yılda Kemalizm’e eleştirel olarak yazılmış 3 akademik(pek de akademik değil esasında) çalışmaya değinmeden bu yazıyı bitirmenin yanlış olacağı niyetindeyim. Fikret Başkaya, Sevan Nişanyan ve Atilla Yayla son 20 yılda akademik olarak Kemalizm’i eleştiriye tabi tutan başlıca düşünürlerin başında geliyorlar. Başkaya malum kitabında 1968 sonrası oluşan etnik ve dini kimlik siyasetinin tesiriyle Kemalizm’i tekçi ve Bonapartist olmakla eleştiriyorken Nişanyan 1989 sonrasının getirdiği özgür ve liberal dünya perspektifi ile Kemalizm’i bir diktatörlük ideolojisi olarak betimliyor. Bu iki yazardan daha geç olarak Atilla Yayla ise muhafazakar-mukaddesatçı bir klikten geldiği için bu hususta 2000’lere kadar pek konuşmamayı tercih etse de bir aşamadan sonra Kemalizm konseptini liberal ve çoğulcu bir perspektiften eleştiren başlıca eleştirmenlerden biri olmuş ve bu sayede hatırı sayılır bir reputasyon da elde etmiştir. Bahsi geçen üç yazarın entelektüel eğilimlerini ayrı ayrı analiz etmekle yazıyı gereksiz yere uzatmış olurum ama sadece şunu söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Sözüm ona ‘bu’ akademisyenler Kemalizm üzerine yaptıkları çalışmalarda pek de titiz davranmamış ve Cumhuriyet projesini incelerken birtakım spesifik örnekleri pik ederek tarihsel realiteleri alenen çarpıtma girişimlerine mükerrer kereler başvurmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen üç kişinin de hem Kemalizm konseptine sundukları katkılar hem de diğer çalışmaları akademik açıdan şaibe doludur ve pek çoğu pervasızca intihal ürünü tezlerdir. Meselenin Türk tarafında yer alan ya da Enternasyonal boyutunu temsil eden postmodernist entelektüel kanadın Cumhuriyet tarihi üzerine titiz çalışmalar yapan Bernard Lewis, Andrew Mango, İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve Zafer Toprak gibi akademisyenlerle akademik kalite açısından boy ölçüşebilme şansı yoktur. Postmodern ve çoğulcu bir vizyon ile tek parti yönetimini ve sonrasını Kemalist tahakküme indirgeyen fikri tembellik mustaribi bu sözde-entelektüeller Lewis ya da Toprak gibi kendi alanlarının önde gelen akademisyenleriyle canlı yayına çıkıp bu kavramı tartışma kapasitesinden yoksundurlar çünkü her türlü kötülüğün müsebbibi olarak gördükleri Kemalist tahakküm kantitatif ya da ampirik herhangi bir bulgudan yola çıkarak değil, kavramlarla ve kelimelerle kafayı feci halde bozmuş birtakım kültürel/edebi çalışmalar muhibi akademisyenlerin takıntılarının mükerrer kereler dile getirilmeleri sonucu inşa edilmiştir. Evet, Kemalizm diye bir şey yoktur. Elbette dönemin kayıtlarında ve daha sonraları da bu kavram ara sıra tedavüle sokulacak ama asla 1968 sonrası değişen dünya paradigmaları sonucu ifade edildiği gibi şeytani bir düzen olarak tasvir edilmeyecekti. Kemalizm en fazla CHF’nin sahip olduğu altı ok ile kavramsal bir zemine oturtulup genelleştirilebilirdi ki, bu altı okun bile zamana ve mekana göre farklı yorumlara maruz kaldığını biliyoruz. Kemalizm 1968 sonrası kendisine yapisokume uğratılacak meta-anlatı arayan Kültürel Marksistler, mevcut anayasal ve laik rejime ilk başından beri düşmanlık besleyen İslamistler ve küreselleşmenin getirdiği ütopyacı fikirlerle müsemma olup hayali düzenlerle efsunlanmış Liberaller tarafından bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi ve o dönemden bugüne isminin önüne muhalif titrini yapıştıran her er kişi tarafından bol bol kullanıldı. Cumhuriyet tarihini hakikaten hakkaniyetle inceleyen akademisyenler geçmiş 80 yıla Kemalizm gibi cazibeli ve pejoratif bir sticker bulamadıkları için sesleri sürekli olarak cılız kaldı ya da görüşleri asla bütünsel bir şekilde ele alınmadı. bunun yerine ne dediğinden ziyade Kemalizm etiketini parola olarak kullanan sözüm ona muhalif düşünürler çalışmalarının yetkinliği sorgulanmadan el üstünde tutulur oldular ve akademik/medyatik şöhretin kapılarını aralarken; mevcut rejimle hesaplaşma güdüsüne sahip iktidar partisinden de sürekli ikbal beklentisi içerisinde bulundular. İşte  bu yüzdendir ki Kemalizm diye şeytani bir konseptin olmadığını düşünüyor ve ironiktir ki bunun 1968 sonrası hatalı varsayımlarla dünyayı anlamaya çalışan pseudo-akademisyenlerin entelektüel bir mühendislik ürünü olduğu sonucuna kani oluyorum.  

Reklamlar

Solculugun Psikolojisi – Ted Kaczynski


Aşağı yukarı herkes, çok sorunlu bir toplumda yaşadığımızı kabul edecektir. Dünyamızın içinde bulunduğu çılgınlığın en yaygın göstergesi solculuk olduğu için, solculuğun psikolojisi üzerine bir tartışma, günümüz toplumunun sorunları konusunda genel bir tartışmaya bir giriş görevi yapabilir.

Peki ama solculuk nedir? Yirminci yüzyılın ilk yarısında solculuk pratikte sosyalizmle özdeşleştirilebilirdi. Bugün ise bu hareket parçalanmıştır ve kime tam anlamıyla solcu denilebileceği açık değildir. Biz, bu makalede solcu dediğimizde, temelde sosyalistleri, kolektivistleri, “politik açıdan dürüst” tipleri, feministleri, gay ve özürlü hakları savunucularını, hayvan hakları eylemcilerini ve benzerlerini düşünüyoruz. Ancak bu hareketlerin herhangi biriyle ilgisi olan herkes solcu değildir. Bizim bu tartışmada hedeflediğimiz, bir hareketin ya da ideolojinin psikolojik açıdan incelenmesi ya da bağlan- tılı tiplerin genel olarak incelenmesidir. Neyse, “solculuk” tan neyi kastettiğimiz, solcu psikolojisi üzerine tartışmamız ilerledikçe daha açık bir hal alacaktır.

Yine de, solculuk kavramımız açık olmaktan çok uzak olsa da, bu duruma bir çare bulunamayacak gibi görünüyor. Yapmaya çalıştığımız tek şey, çağdaş solculuğun temel dürtüsünü oluşturduğuna inandığımız iki psikolojik eğilimi kabaca ve yaklaşık olarak göstermek. Hiçbir şekilde solcu psikolojisi hakkındaki TÜM gerçeği anlattığımızı iddia etmiyoruz. Ayrıca, tartışmamız yalnızca çağdaş solculuğu ele almak kastında. Tartışmamızın, 19. yy.daki ve 20. yy.ın başındaki solculara ne derece uyarlanabileceği sorusunu tartışmaya açık bırakıyoruz.

Çağdaş solculuğun temelinde yatan iki eğilime “aşağılık duygusu” ve “aşırı toplumsallaşma” adını veriyoruz. Aşağılık duygusu, çağdaş solculuğun bütününde görülen bir özellikse de, aşırı toplumsallaşma, çağdaş sol- culuğun yalnızca belli bir kesiminde görülen bir özelliktir; ancak bu kesim oldukça etkilidir.

Aşağılık Duygusu

“Aşağılık duygusu”ndan kastımız, yalnızca katı anlamda aşağılık duygusu değil, buna ilişkin özelliklerin bütün bir yelpazesidir: Kendine az değer verme, güçsüzlük duyguları, depresif eğilimler, yenilmişlik, suçluluk, kendinden nefret etme vb. Bizce, çağdaş solcular (az ya da çok bastırılmış) böyle duygulara meyildirler ve bu duygular çağdaş solun yönünü belirlemede etkilidir.

Biri, kendisi (veya bağlı bulunduğu grup) hakkında söylenen her şeyi kötü anlarsa, onun aşağılık duygusuna sahip olduğuna veya kendisine az değer verdiğine kanat getiririz. Bu eğilim, hakkını savunduğu azınlığa ait olsun ya da olmasın, azınlık hakları savunucularında görülür. Onlar, azın- lıkları belirtmek için söylenen kelimeler ve azınlıklarla ilgili olarak söylenen her şey konusunda olağanüstü hassastırlar. Afrikalılar için kullanılan “negro”, Asyalılar için kullanılan “doğulu”, özürlüler için kullanılan “sakat” veya kadınlar için kullanılan “piliç” terimleri kökenlerinde hiçbir kötü çağırışım taşımıyorlardı. “Karı” ve “piliç”, yalnızca “herif ” veya “züppe”nin dişi karşılıklarıydı. Eylemciler, bu terimlere olumsuz anlamları kendileri yakıştırdılar. Bazı hayvan hakları savunucuları, “evcil hayvan” terimini reddedip, yerine “dost hayvan” denmesinde ısrar edecek kadar ileri gittiler. Solcu antropo- loglar, ilkel halklar üzerinde olumsuz olarak algılanabilecek herhangi bir şey söylemekten kaçınmak için büyük çaba sarf ediyorlar. “İlkel” sözcüğünün yerine “okuma yazması olmayan” sözcüğünü yerleştirmek istiyorlar. Herhangi bir ilkel kültürün bizimkinden daha aşağı olduğunu ima edebilecek herhangi bir şey konusunda neredeyse paranoyak gibi davranıyorlar. (Biz, ilkel kültürlerin bizimkinden daha aşağı OLDUĞUNU söylemek istemiyoruz. Yalnızca solcu antropologların aşırı hassasiyetine dikkat çekiyoruz.)

“Politik ahlaksızlık” terminolojisine karşı en hassas insanlar, gettolarda yaşayan zenciler, Asyalı göçmenler, tacize uğrayan kadınlar ya da özürlüler değil, bu “baskı gören” gruplardan birine bile ait olmayan, aksine toplu- mun ayrıcalıklı kesimlerinden gelen eylemci azınlıktır. “Politik dürüstlük” en çok, yüksek maaşlarıyla güvenleri, işleri olan ve çoğunu üst sınıf ailele- rinden gelen Heteroseksüel beyaz erkeklerin oluşturduğu üniversite profe- sörleri tarafından savunulur.

Çoğu solcuda, bir şekilde aşağı bir imaja sahip grupların problemleriyle yoğun bir özdeşleşme vardır: Örneğin, zayıf (kadınlar), yenilmiş (Kızılderililer), tiksindirici (homoseksüeller) imajları gibi. Solcuların kendileri de bu grupların aşağı olduğunu hisseder. Bunu asla kendilerine itiraf edemeseler de, onların problemleriyle özdeşleşmeleri, kesinlikle bu grupları aşağı görmelerindendir. (Kadınların, Kızılderililerin vb. aşağı OLDUĞUNU ileri sürmek istemiyoruz; sadece solu psikolojisi hakkında bir noktaya açıklık getiriyoruz.)

Feministler, kadınların da erkekler kadar güçlü ve yetenekli olduğunu ispatlamak için umutsuzca hevesleniyorlar. Açıkça görülüyor ki, kadınların erkekler kadar yetenekli ve güçlü OLMAYABİLECEKLERİNDEN için için korkuyorlar.

Solcularda, güçlü, iyi ve başarılı imaja sahip her şeyden nefret etme eğilimi vardır. Amerika’dan nefret ederler, Batı uygarlığından nefret eder- ler, beyaz erkeklerden nefret ederler, akılcılıktan nefret ederler. Solcuların, Batı’dan vb. den nefret etmek için öne sürdükleri nedenler, gerçek nedenle- riyle aynı değildir. Batı’dan, savaşçı, emperyalist, cinsiyetçi vb. olduğu için nefret ettiklerini SÖYLERLER; ancak aynı hatalar sosyalist ülkelerde veya ilkel kültürlerde ortaya çıktığında, bir solcu onlar için bahaneler bulur veya en iyi koşulda, İSTEMEYEREK bunların varlığını kabul eder ve büyük bir ATEŞLİLİKLE bu hataların Batı’da da bulunduğunu belirtir (ve genel- de çok abartı). Böylelikle, açıktır ki, bu hatalar, bir solcunun Amerika ve Batı’dan nefret etmek için gerçek nedenleri değildir. O, güçlü ve başarılı olduğu için Amerika ve Batı’dan nefret etmektedir.

“Kendinden emin olmak”, “kendine güven”, “öncelik”, “girişim”, “iyimserlik” vb. gibi kelimeler liberal ve solcu sözcük dağarcığında çok küçük yer alır. Solcu, bireycilik karşıtı, kollektivist taraftarıdır. O, toplumun, herkesin problemini çözmesini, herkesin ihtiyaçlarını karşılamasını, onlara bakması- nı ister. Kendi problemlerini çözebilme ve kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme yetisine güvenebilen biri değildir. Solcu, rekabet kavramına muhaliftir çünkü içten içe kendini yenilmiş gibi hisseder.

Çağdaş solcu entelektüellere çekici gelen sanat şekilleri genelde sefalet, yenilgi ve umutsuzlu üzerinde odaklanmaya meyillidir, ya da sanki akılcı hesaplamalarla hiçbir şey başarma ümidi yokmuş ve yapılabilecek tek şey insanın kendisini o anki duygulara bırakmasıymış gibi bir hava takınır.

Çağdaş solcu düşünürler, akıl, bilim ve nesnel gerçekliği reddedip her şeyin kültürel olarak göreceli olduğunda ısrar etme eğilimindedirler. Bi- limsel bilginin kökenleri ve nesnel gerçekliğin nasıl tanımlanabildiği (eğer tanımlanabilirse) konusunda ciddi sorular sorulabileceği doğrudur. Ancak, çağdaş solcu düşünürlerin, bilginin kaynaklarını sistematik bir biçimde çözümleyen, soğukkanlı birer mantıkçı olmadığı da açıktır. Onlar, gerçekliğe ve doğruya yönelttikleri bu saldırıya gönülden bağlıdırlar.bu kavramlara, kendi psikolojik ihtiyaçlarından ötürü saldırırlar. Bir kere, onların saldırıları düşmanlıklarının dışa vurumudur ve başarılı olduğu ölçüde de, güç dürtülerini tatmin eder. Daha da önemlisi solcu, bilimden ve akılcılıktan nefret eder; çünkü bunlar bazı inançları doğru (başarılı, üstün vb.) olarak, diğerlerini ise yanlış (başarısız, aşağı vb.) olarak sınıflandırırlar. Solcunun aşağılık duygusu o derece derindir ki, bazı şeylerin başarılı veya üstün, diğerlerinin ise başarısız veya aşağı olarak sınıflandırılmasına tahammül edemez. Birçok solcunun akıl hastalığı kavramını ve IQ testlerin yararını reddetmesinin temelinde bu yatar. İnsanların yetenek ve davranışların genetik açıklamaların solcular karşıdır; çünkü böyle açıklamalar, bazı insanları diğerlerin karşı üstün veya aşağı gösterir. Solcular bir bireyin yeteneğinin veya yeteneksizliğinin faturasını topluma çıkarmayı yeğlerler. Yani, eğer bir insan “aşağı” ise, o kişi iyi yetiştirilmediğindendir, bu kendi hatası değil toplumun hatasıdır.

Solcu aşağılık duygusunun etkisiyle bir övüngen, egoist, palavracı, yalnızca acımasız bir rekabetçi haline gelen bir kişi değildir. Bu tip insan kendisine olan güvenini daha tamamıyla kaybetmiş değildir. Bu insanın kendi gücü ve değeri konusunda biraz şüphesi olsa da, kendini hala güçlü olma yetisi olan birisi olarak görür ve kendini güçlü biri yapma çabaları bu hoş olmayan davranışlarına neden olur.( Ancak, bir solcu bu durumun çok ötesindedir. Onun aşağılık duygusu öylesine kökleşmiştir ki, kendisinin bir birey olarak güçlü ve değerli olduğunu düşünemez bile. Sonra da solcu kolektivizmi. O, yalnızca kendisini özdeşleştirdiği büyük bir örgütlenmenin ya da kitle hareketinin bir üyesi olarak güçlü hisseder.

Solcu taktiklerin mazoşist eğilimlerine dikkat edin. Solcular protestolarını araçların önüne yatarak yaparlar ya da polisi veya ırkçıları kendileri- ne saldırmaları için tahrik ederler. Bu taktikler çoğunlukla etkili olabilir, ama pek çok solcu bunları bir sonuca varmak için değil, mazoşist taktikleri TERCİH ETTİKLERİNDEN kullanır. Kendinden nefret etme, bir solcu özelliğidir.

Solcular eylemliliklerinin şefkatten veya ahlaki prensiplerden kaynaklandığını iddia edebilirler; ahlaki prensipler aşırı toplumsallaşmış solcu tipinde gerçekten de bir yere sahiptir. Ancak, şefkat ve ahlaki prensipler solcu eylemliliğin temel nedenleri olamaz. Düşmanlık solcu tavırda çok önemli bir yer tutar; güç dürtüsü de öyle. Üstelik, solcu tavrın önemli bir parçası, solcuların yardım etmeye çalıştıklarını iddia ettikleri insanlara yararlı olma- sı için mantıken hesaplanmamıştır. Örneğin eğer olumlayıcı eylemin zenci- ler için iyi olacağı düşünülüyorsa, düşmanca veya dogmatik bir olumlayıcı eylemde ısrar etmek mantıklı mıdır? Olumlayıcı eylemin kendilerine karşı ayrımcılık yaptığını düşünen beyazlara en azından sözel ve sembolik jest anlamına gelebilecek diplomatik ve uzlaştırıcı bir yaklaşım açıkça daha verimli olacaktır. Ancak solcu eylemciler böyle bir yaklaşıma girmezler; çünkü bu onların duygusal gereksinimlerini karşılamayacaktır. Amaçları zencilere yardım etmek değil, tersine, ırklar arası sorunlar, onların kendi düşmanlık- larını ve karşılanmamış güç ihtiyaçlarını ifade etmek için bir bahane teşkil ediyor. Böyle yaparak zencilere aslında zarar veriyorlar; çünkü, eylemcilerin beyaz çoğunluğa karşı takındıkları düşmanca tavır, ırklar arası nefreti yoğunlaştırıyor.

Eğer toplumumuzun hiçbir sorunu olmasaydı bile, solcular, yaygara koparmak için bir neden bulmak üzere sorun İCAT ETMEK zorunda kalacaklardı.

Bu anlattıklarımızın, solcu olarak görülen herkesin kesin bir tanımı olma iddiasında bulunmadığını vurguluyoruz. Bu, yalnızca solculuğun genel eğiliminin belirtilmesidir.

Dogville


İş bu oldukça az güncellenen blogda genellikle politik/iktisadi konularda kafa siksiki yapılırken bugün size bambaşka bir kulvardan sesleneyim istedim.(Yurt dışı gezisine çıkmış  az tutulan heyecanlı bir gazeteci gibi giriş yaptım kabul) Neyse size filmi anlatayım o zaman biraz.

Baştan söyleyeyim filmin ABD’ye yönelik sosyal bir eleştiri veya oldukça başarılı bir anti-hümanizm propagandası olduğu fikrine katılmıyorum. Bence bu film Dogville ahalisinde vücut bulmuş komünal ve aynı zamanda insan doğası gereği(buraya daha sonra tekrardan geleceğim) kötülüklerin uygun ahval ve şeraitte nasıl da spontane şekilde hiçbir dışsal etkiye maruz kalmadan gelişebileceğini suratımıza tokat gibi çarpmaktadır. Film aslında son anlarına kadar pek sezdirmese de buram buram bireyci bir egoizm karşı propagandası üzerine oturtulmuş yönetmen tarafından.

Şimdi öncelikle karakterler üzerinden gidelim. Her ne kadar filmde zaman içerisinde konumları yer değiştirse de film aslında Grace-Dogville ahalisi arasındaki gene süreç içerisinde rollerin değişeceği mazlumlık-mezalimlik dikotomisinde ki ondan da öte yüzyıllardır tartışma konusu olagelmiş birey-toplum çatışması ana ekseninde seyrediyor. Bu nedenle karakterler derken Grace ve diğerleri şeklinde bir sınıflandırma yapmak pek de yanlış olmasa gerek diye düşünüyorum. Şimdi burada her ne kadar filmde pek keskin bir şekilde işlenemese de Grace’te vücut bulmuş bir birey ve onun zıt kutbunda da birlikte yaşayıp, ortak kararlar alan ve küçük şeylerle mutlu olan(aşırı uç bir örnek olarak Stalin dönemi sovyet hükümeti propaganda afişlerindeki ideal toplumun ete kemiğe bürünmüş halini tahayyül edin) bir köy(?) ahalisi. Kurgu Grace dediğimiz bu sonradan john galt‘tan hallice olacak(tamam tamam alakası yok vurmayın) pollyannacı karakterimizin peşi sıra gelmekte olan mafya kılıklı insanlardan kaçısı sırasında Dogville denen 15-20 kişinin yaşadığı bir köye(?) yarı-zorunlu yarı-gönüllü ilticası ile başlıyor ve olaylar gelişiyor. ilk başta ufak tefek pürüzler olsa da Grace ablamız ortak, küçük amaçlarıyla hep beraber uyum içinde geçinip giden Dogville ahalisine uyum sağlamakta güçlük çekmiyor. şimdi buraya kadar karakter ve olay örgüsü gayet sıradan bir kurgudaki gibi ilerlerken bu Grace-Dogville ahalisi kaynaşması/bütünleşmesinden sonra olaylar karmaşıklaşıyor ve artık karakterler arasındaki ilişkiler olağan dışı hallere bulanmaya başlıyor, ki zurnanın zurtlayıp dananın kuyruğunun infilak ettiği yer de burası işte. az önce karakterlerin birey ve toplumu temsil edecek şekilde aslında iki ana ögeye ayrıldığından bahsetmiştim ama bu bahsettiğimiz Grace’in Dogville ahalisi ile kaynaşmasından sonra filmde uzun müddet rüzgarını estirecek komünal yapılanmanın dayanılamaz ve engellenemez birlikte hareket etme fetişi hakim oluyor ve bu süreçte birey olarak tasvir ettiğimiz Grace karakterinin tüm etkinlikleri neredeyse filmin sonuna kadar minimize ediliyor hatta bir noktaya geliyor ki sıfırlanıyor. ki bence burada asıl gözden kaçırılmaması gereken nokta ise tüm ahalinin yararına olacak ortak faydalar hususunda -daha politik bir şekilde ifade etmek gerekirse biz buna kamu yararı diyoruz- bireyi temsil eden Grace’in en tabii haklarının bile hunharca çiğnenmesi ve bu rezilliğin ortak iyilik adına her biri kişilerden oluşan toplum tarafından adeta tek bir organizmanın azalarıycasına yapılmasıdır.

Bunun dışında filmde özellikle Türkiye’de de bir dönem iyi ekmek kapısı olmuş “köy yaşamı”nın hiç de toplumcu gerçekçiler tarafından romantize edilip, lirikleştirildiği gibi olmadığını göstermektedir. Köylü dediğimiz insanlar her ne kadar bilhassa popülist liderler tarafından yüzeysel ve sloganist laflarla bilinçaltımıza kutsanmış bir öge olarak kodlanmış olsa da aslında kafası çok da basmayan, çetrefilli meseleler konusunda vurdumduymaz/sinist, genel geçer meseleler konusunda bir anda külhanbeyi gibi oluveren insanlar olduğu gerçeği alttan alta güzel işlenmiş filmde. Öte yandan artık vasat ortamların geyiği olmaya yüz tutmuş “eşek siken anadolu köylüsü” metaforunun da sadece bu topraklara özgü olmadığını ondan ziyade kır yaşamının toplumsal baskı ortamında bir nevi kişisel ihtiyaçların kolektif tatmini olduğunu görebiliriz. Ki filmde birey kavramının tüm yükünü üzerine yüklediğimiz Grace ahalinin gündelik işlerini gideren biri olması yanısıra toplumun erkek üyelerinin tümünün(burda kalıbımı basarım hepinizin aklına Smurfslardaki “tüm şirinler şirine’ye mi kayıyor yea” geyiği gelmiştir) cinsel ihtiyaçlarını da gideren bir aygıt olagelmiştir ve bir nevi içinde yaşadığı komünal yapı tarafından hissizleştirilmiş ve tepki veremez bir konuma sürüklenmiştir bu kadıncağız -madem bol vuruşlu yazı yazıyorum birazcık olsun favori karakterimin içler acısı ahvalini dramatize etme hakkım da olmalı.

Gelelim en başta bahsettiğim “insan doğası gereği kötüdür” konusuna. Meseleyi çok kusursuz ve eksiksiz bir şekilde kavramsal veya zorunlu olarak muhteva ettiği şekilde felsefi bir çözümleme yoluna giderek açıklama gibi bir yol seçmeyeceğim tabi ki de ama öncelikle bir şerh düşerek meseleye girmeyi düşünüyorum. İnsan doğası gereği kötüdür dedik tamam ama insan bu kötülük hedesini uygulayabilecek bir nesneye ihtiyaç duymaktadır(nesne derken burada kişinin kendisi dışındaki canlı varlıklar nezdinde insan ve hayvan öznelinde düşünelim konuyu şimdilik). Ha bu demek değildir ki insan doğası gereği nötrdür içinde bulunduğu sosyal yapı onun daha sonra özüne işleyecek bir vasıf kazandırır, alakası yok. İnsanın doğası gereği içinde kötülük vardır diyoruz ama biz buna iki özne arasındaki etkileşimi dışarıdan değerlendiren 3. bir göz olarak tarafları iyi-kötü dikotomisinde ele alıyoruz, ki meselenin en can alıcı kısmı da bu olsa gerek ki filmde de bu çok güzel anlatılmış zaten. Dışarıdan bir gözle baktığımızda biz tarafları iyi veya kötü olarak tanımlayabilecek bir vasfa sahibiz, tamam buruda bir sorun yok zaten ama aslolan filmin sonuna kadar Dogville ahalisinde vücut bulan ama filmin en sonunda tam tersine dönen madalyonla birlikte kötülük eylemi sürekli bir şekilde vuku bulurken eylemi icra eden öznelerin sürekli değişmesidir. ve burdan da şuraya varıyoruz. evet insan doğası gereği kötüdür ama bizim dışarıdan üçüncü bir şahış olarak gözlemci sıfatıyla kötü olarak nitelendirdiğimiz şeylerin kötülüğü bizzat gerçekleştiren özneler tarafından bilinçli bir şekilde mi yapıldığıdır. daha doğru bir şekilde sormak gerekirse kötülüğü icra eden kişi kötülük yaptığının farkında mıdır? Mesela Dogvilledeki nakliyeci -dışarıdan bakınca tiksinti duyduğumuz bir şekilde- yardım ettiği kadına tecavüz ederken kötü bir şey yaptığının bilincinde midir yoksa içinde bulunduğu topluluğa dayanan aidiyet duygusunun verdiği özgüven ve minnetle bir şekilde borcunu mu ödemektedir? hah şimdi burda şuraya geliyorum kötülük problemi insanın doğası gereği vardır ve aslında uygar insanı iyiye çeviren tüm etkenler modernizmin ona bir şekilde dikte ettiği değerlerdir(burada dikte etmeyi olumlu anlamda kullanıyorum). Modern insan şık giyimli,iyi görünüşlü,kültürlü ve bakımlı vs. olmak zorunda ama modernizmin dayattığı iyi değerleri kötülüğü bastırabilmiş midir? Tabii ki de hayır! Tam tersine kötülük akıl almaz şekilde kitleselleştirilmiş ve böylelikle algılarımızda normalleştirilmiştir. Dogville ahalisi örneğinde de çok güzel tasvir edildiği gibi kötülük kolektif bir hale getirilerek tüm toplumca normalleştirilmiştir. Grace’e aşık olan ve nispeten sıradan bir Dogville’li olarak niteleyemeyeceğimiz tom’un bile olanların meşruluğu konusunda bir sorgulamaya gitmemesi bunun en güzel örneğidir. Mesela film boyunca Dogville ahalisinin esas kızımın Grace’e yaptığı namertlikleri izleyip adeta bize yapılırmışcasına öfkelendik, eminim o anlarda hepimizi içten içe bir intikam ateşi sarmıştır. filmin en sonunda Grace ve babasının o müthiş diyaloglarından sonra Grace’in tüm Dogville ahalisinin öldürülmesini emrettiğinde filmi izleyen herkes eminim “işte olması gereken de buydu, helal olsun be Grace’e!!.” demiştir ve hatta Grace’in “çocuklu aileler var. önce anne babalarının gözleri önünde çocukları öldürün” emri ile hepimiz bu intikam duygusunun asaleti karşısında tuz buz olduk. Şimdi bir de başka bir pencereden bakalım olaya. Diyelim ki bu dogville vakası olduktan 100 sene sonra meseleyi adeta bir lise tarih ders kitabı donukluğunda ve ruhsuzluğunda ele alalım. Elimizde ne var?

1) Küçük bir mezrada ahali tarafından her türlü insanlık dışı muameleye maruz bırakılmış bir kadın
2) İçinde sabi sübyanında yer aldığı yaklaşık 20 masum(?) insanı öldüren cevval bir kadın(Grace)

Bu durumda meseleyi ajitatif bir hale büründürmeden somut verilerle hareket ederek yorumlamaya kalkıştığımızda 100 sene sonra bir tarih ders kitabından okuyan birisi Grace denilen kadının çok adi,şerefsiz,kötü,kaka(en azından Dogville ahalisine nispeten) birisi olduğundan şüphe dahi etmeyecektir. Ee ne oldu şimdi diye sorduğunuzu biliyorum. Film esnasında normalde haberi bile kanımızı donduracak bir hadise cereyan ederken hepimiz Grace’e arka çıkarken meselenin edebi ve ajitatif yanı gözardı edilip bir tarih kitabı edasıyla ele alındığında Grace Dogville ahalisinden bin kat daha gaddar biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Noldu peki burada? Filmin esas kızı Grace yaptığı kötülükten önce yaşadıklarıyla hepimizi yanına çekti ve adeta film kendi içindeki bir kötülüğü izleyiciler nezdinde kitleselleştirilerek çok cani bir katliamı hepimizin nazarında meşru kıldı.(hepiniz ters köşeye yattınız dimi ipneler hehehe)

Buraya kadar mesele çok karmaşık ve dağınık gelmiş olabilir, problem yok. İçimizden bir basit örnekle açıklama yolunu tercih edeyim. Mesela türkiye’nin batısında herhangi bir şehirde yaşayan orta sınıfa mensup ve çevresiyle ilişkileri de gayet iyi giden bir aile babasını düşünün. Bu baba figürünün her ne kadar çevresiyle ilişkileri olağanüstü olacak şekilde iyi olsa bile genel geçer birtakım “ortak düşman/nefret odakları” söz konusu olduğundan firavunvari bir adama dönüşebileceği kuşku götürmez bir gerçek. Söz gelimi Türkiye’de her yelpazeden,fraksiyondan türk kamuoyunun ortak nefretini çekmede en iyi örnek olarak PKK’yı verebiliriz diye düşünüyorum. İş bu iyi aile babası her ne kadar harikulade bir sosyal ilişkiler bütünlüğüne sahip olsa bile bu ortak nefret reseptörlerine dokunacak bir mesele hakkında çok çok iyimser bir şekilde ifade etmek gerekirse en iyi ihtimalle “orozpu çocuu pekaka, apo piçini asın ulan asın!” yorumunu yapacak ve bu durum hiç yadırganmayacakken normalde çevresini saran o toplum dediğimiz yapının bir mensubuna benzer sözleri sarf etse belki de bunun bedelini canıyla ödeyecektir. Her şey bir yana figürümüz modern toplumun ondan umduğu şekilde çok iyi bir baba, eş, patron, işadamı, emekçi olabilir ama ne olamayacağı aşikardır ki o da iyi bir insan olamayacağıdır. Burada asıl vurgulamak istediğim de her insan doğası gereği kötüdür önermesinin insanın sosyal bir varlık olarak arz-ı endam etmesi dahilinde geçerli olduğudur. Buraya girecek ne zamanım ne de dermanım kaldı ama örneğin tek başına bir mağarada yaşayan birini düşünürsek bu insan için doğası gereği kötüdür tezi otomatikmen geçersiz hale gelecektir zira kötülük fiilini üzerinde hayata geçirebileceği bir obje söz konusu değildir. Kişi kendi kendisine iyilik veya kötülük olarak tanımlayabileceğimiz bir eylem de gerçekleştiremeyeceğine göre default olarak kötülük probleminin tek bir insan için bir geçerliliği olmayacaktır. Kötücüllüğün kitleselleşmesi ve normalleşmesi kısmına burada nokta koyuyorum belki ilerde bu konuyu daha derli toplu bir şekilde işleyen bir yazı yazarsam editlemeyi de ihmal etmem.

Lise yıllarından kalma klişedir “edebi bir eser her okuyucuya farklı lezzetler sunar” diye ama Dogville için bu gerçekten de böyle. Benden önce yazılmış şeylere şöyle bir göz gezdirdim de birkaç istisna haricinde benim zihnimi meşgul edecek şekilde bir etki yaratmamış çoğu kişide bu film. Pek çok kişi filmi bir anti-hümanizm propagandası olarak nitelemiş. bu bence hatalı bir değerlendirme zira ortada insanlar birbirini assın kessin herkes tuttuğunu siksin gibi bir durum söz konusu değil. Bilakis Dogville bugüne kadar her ortalamanın üstü seviyede bir entelektüel tartışmanın içinde müzmin olarak kabul etmek zorunda bırakıldığımız hümanist mitosları haksız çıkarması yanı sıra aslında insanlardan oluşan topluma ayna tutuyor. bugüne kadar idrakimize yerleştirilmiş olan “insanlar iyidir” genellemesini tarumar ettiği için olsa gerek herkes tarafından anti-hümanizm propagandası olarak nitelendirilmiş. öte yandan filmi “Amerikayı eleştiriyor be helal olsun yönetmene” şeklinde yorumlayanlara elimden kabul edersiniz ki gülüp geçmekten başka bir şey gelmiyor. Hoş saving private ryan filminin başında ve sonunda dalgalanan abd bayrakları nedeniyle “bu film baştan aşağı amerigan propagandası yeaa” diyen zihni ishal geçirmişlerin filmi başka şekilde anlamasını beklemek de hata olsa gerek. Filmi bu iki pencere dışından izlerseniz eminim siz de filme ilmek ilmek işlenmiş metafor zenginliği nedeniyle filmden büyük bir haz alacaksınız ki zaten bu yazıyı hiç atlamadan buraya kadar okuduysanız uzun yazı yazma konusunda çok fena bir üşengeçliği olan yazı sahibine bile bunu yazdırabilecek bir filmi indirmeye çoktan başlamışsınızdır demektir e bu durumda haliyle bana da iyi seyirler dilemekten başka bir şey kalmıyor o zaman.