Yazar arşivleri: sakizliohannes

Bir Meta Anlati Olarak Kemalizm


Kemalistler bizim icin ne yapti?

YES, COME TO THINK OF IT, WHAT HAVE KEMALISTS EVER DONE FOR US?

Bugünlerde herkesin suçlamaya alışık olduğu Kemalizm 1930’lu yıllarda yabancı basında Türkiye’nin imajı için yazılmış birkaç eser dışında bahsi bile geçmeyen bir kavramdır. Kavramın ideolojik olarak popüler olması 1960 muhtırası sonrası kendini ilerici olarak tanımlayan gençlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlamasına rast gelir. Onun dışında birkaç uçuk kaçık istisnayı saymazsak eğer 1980’lerde post-modern kritiklere tabi tutulana kadar hakkında pek de eleştirel düşünce belirtilmemiştir. Kemalizm’in 1980’den sonra ise bir felaketler ideolojisi haline gelmesinin sebebi ise Türk entelektüel hayatındaki paradigma kayışlarında yatmaktadır. 1960’lara kadar Durkheim/Gökalp hülyalarıyla beslenen entelektüel klik, 1960’larda Marx 1970’lerde Weber ve son olarak 1980’lerde ise Foucault’nun tesiri altına girecektir. 1970-80 döneminde entelektüel kanatta zuhur eden bu paradigma kayması Postmodern Durum’a biat etmiş olduğu için o dönemden önceki tüm konseptleri büyük anlatı olduğu gerekçesiyle reddecektir ki Kemalizm kavramı da bundan nasibini alacaktır. Çok geriye gitmeye gerek yok. Daha 10 sene öncesine kadar birtakım köktendinci ya da aşırı solcu kaçıkları saymazsak Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetici elitten sokaktaki manava kadar herkes üzerindeki imajı bir founding father konumundadır. Iş bu kurucu baba durumu 1980’ler sonrası ülkenin yaşadığı çeşitli politik buhranları büyük anlatıların çöküşüne bağlayan ex-solcu yeni liberal postmodernist elitin Mustafa Kemal’e ait her şeyi Kemalizm titri altında birleştirmesine ve mevcut cumhuriyetin 50-60 yıllık birikimi sonucu oluşturduğu politik kurumların ve algının topa tutulmasına vesile olmuştur. 1980’ler sonrası entelektüel kliğe hakim olan postmodernist hava, mevcut cumhuriyetin geçmişte sahip olduğu birtakım negatif özellikleri özenle seçerek tüm bu olumsuzlukları Kemalizm adı ile bir meta-anlatı altında toplamıştır Bunun üstüne 1989’da Soğuk Savaş sonrası gelen çözülme ve rehavet ortamı Türkiye için pek de heyecanlı geçmeyecek ülke belki de Cumhuriyet tarihinin en kaotik 10 yılını geçirecekti. Bu kaos ortamında zaten ağır ağır dönüşüm geçiren Cumhuriyet de Kemalizm titri altında en ağır kritiklere tabi tutulacak ve hatta artık açık açık vadesinin dolduğu beyan ediliyor olacaktır. Burada bir parantez açmak istiyorum. Söz konusu Kemalizm eleştirilerinin spesifik olarak isabetli olduğu hususlar yok değildi ama buradaki problem yarım yüzyıllık bir geçmişi olan anayasal bir cumhuriyetin farklı dönemlerde farklı güçler tarafından yön verilmiş süreçlerini tek bir konsept ile izah edilmesinin hatalı olması idi. Daha sade olmak gerekirse 1923’ten günümüze kadar olan dönemde tüm yönetimsel ve hiyerarşik birimleri tek bir entite altında birleştirmenin kavramsal olarak hatalı olduğunu belirtmek istiyorum. 2000’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti çeşitli iktidar odaklarının güç savaşlarına tanık olmuş, zamana göre yönetim stili ve politika anlayışı da değişmiş ve revize olmuştur. Bu nedenle demem odur ki hem 1933’teki Korporatist-Solidarist politik anlayışı hem 1980’lerdeki ordu sponsorluğundaki arz yanlı politikaları tek bir başlık altında toplayıp kritiğini yapmak imkansız olduğu kadar bilahare bunu yapmaya çalışmak da saçmalıktır. Kaldı ki 1924’teki Kemal ile 1935’teki Atatürk arasında bile politik ve ahlaki olarak dağlar kadar fark vardır. Birbirinden farklı dinamikleri olan politik süreçleri bulundukları tarihi hazneden süzüp 1968 sonrası icat edilmiş postmodern edebi yöntemlerle eleştirmek pek de akıl alır cinsten olmasa gerek. İroniye bakınız ki postmodern dervişlerin diline doladıkları ‘Everything is a social construct’ geyiği esasında kendi kavramsallaştırmaları için geçerlidir. Kah Kemalizm kah 2004 sonrası popüler olmuş Ulusalcı kavramı postmodern değerlere biat etmiş kültürel liberaller tarafından üretilmiştir, daha doğrusu onların deyimiyle birer sosyal inşa ürünü basit kavramsallaştırmalardan öte bir şey değildirler. Bunun ötesinde CHP’nin altı ilkesi dışında Kemalizm diye tabir edebileceğimiz sistemli bir politik ajandaya sahip olan bir ideoloji ya da doktrin yoktur. Bu kavram 1968 havadislerinin yukarıda belirtilen iklimi yeşertmesi sonucu günah keçisi olmuş manasız bir yaftadan öte bir şey değildir. Peki Kemalizm ne oldu da bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde günah keçisi oldu diye sorarsanız birkaç nedeni var. 1) Değişen Entelektüel Paradigmalar: 1968 olayları aktivist sol için mühim olduğu kadar entelektüel sol için de bir kırılma noktasıydı. Bu tarihten sonra mevcut yapılar kökten bir şekilde sorgulanmaya başlanacak hatta yer yer Modernite adı verilen bir başka meta-anlatının reddiyesine kadar varan ateşli ve bir o kadar da fanatizan fikirler ana akim haline gelecekti. Foucault, Lyotard, Baudrillard, Derrida, Said, Kristeva, İrigaray gibi pseudo-entelektüellerin Aydınlanma Projesi’nden Modernite’ye kadar hemen hemen her şeyi yapisokume uğratma çabası akademik çevrelerde şok etkisi yaratmış ve modern dünyanın postmodern şeyhleri bu karambol ortamında Humanities disiplinlerinde akıl almaz tahribatlara yol açmışlardı. Zamanın postmodern şeyhleri içinden çıktıkları batı medeniyetinin birer ferdi olmayı reddedip onu bir Antichrist’a dönüştürmekle yetinmiyor aynı zamanda çeşitli olaylar ve olgular karşısında ciddi çelişkiler barındıran tutumlar sergiliyordu. İktidar üzerine düzdüğü tenkitleriyle ünlü Foucault bir yanda Marksist olarak başladığı entelektüel hayatını liberteryen piyasa taraftarı Hayek ve Mises’in fikirlerini kucaklayarak sürdürürken es zamanlı olarak İran Devrimi’nin ruhani önderi Humeyni’ye ‘ruhsuz dünyanın ruhu’ diyordu. Keza Derrida’nin Nazilerle olan flörtüne ya da Baudrillard’in El-Kaide teröristlerine Le Monde’dan yolladığı selamına değinmeye gerek bile yok. Buradaki problem gayet sarih bir şekilde görünmektedir. Bunun Türkiye’deki yansıması olarak ise Birikim Dergisi etrafında şekillenen farklı eğilimlere sahip yeni solcu/kültürel Marksist’in Cumhuriyet karşısında takındığı gülünç tavır örnek gösterilebilir. Bu zatlara göre Cumhuriyet başarısız olmuş bir Aydınlanma Projesidir ve sahip olduğu iddia ettiği tepeden inmeci elitist üstünlüğü de Kemalizm adı altında ezilen halka dayatarak kendini yeniden üretmektedir. Kemalizm’e yönelik postmodern kritikleri kullanarak prim yapan zatların başında Murat Belge, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve Ahmet İnsel gibi Birikim Dergisi etrafında kümelenmiş kliği saymak pek de hatalı olmayacaktır. Bu zatların hepsinin de ortak özellikleri mahir olduklarını iddia ettikleri mesleklerinde vasat bir fikir işçisi konumunda olabilecek iken Kemalizm Antichrist’ini şahlandırmaları sayesinde hatırı sayılır bir entelektüel şöhret elde etmiş olmalarıdır. Katliam kıvamındaki çevirileri ve Kültürel Marksizm’den esinlenmiş edebi kritisizmi ile Murat Belge, üçüncü dünyacı tezlerle kafası bulanmış Baskın Oran, Özal ve Erdoğan gibi despotik eğilimler taşıyan liderlere sempatiyle yaklaşan gasteci parçası Cengiz Çandar ve Marksizm dinine biat etmiş bir kesin inançlı olarak Ahmet İnsel entelektüel kamuoyunda bir müddet sonra mainstream haline gelecek Anti Kemalizm korosunun popüler medyadaki başlıca figürleri olacaktı. Bu eleştirmenlerin hepsinin farklı bir çıkış noktası ve meşguliyeti vardı ama Kemalizm adlı Antichrist inşa edilirken el birliğiyle çalışmışlar ve bu uğurda kah köktendinci teröristler ile kah insan azmanı Marksist terör örgütleri ile entelektüel işbirliği yapmaktan çekince duymamışlardır. 
2) Değişen Ekonomik Dengeler: 1970’ler ile birlikte dünya yeni ekonomik krizler tecrübe ediyor ve bunun sonucunda 40 yıldır egemen olan Keynezyen paradigma mevziiye çekilirken Hayek/Friedman ekolünün on plana çıkardığı ve karşıtları tarafından neoliberalizm şeklinde tasnif edilen ekonomik görüş siyasi karar alıcılar tarafından hızla benimseniyordu. Bunun sonucunda 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte Türkiye de bu yeni sisteme adım atacak ve küçük istisnalar dışında 1930 yılından beri aynı şekilde çalışmakta olan iktisadi mekanizmasını reforma tabi tutacaktı. Düğümün çözülmeye başladığı yer de 1980’lerin sonunda başlıyordu zaten. Yeni kurulan cumhuriyetin yerli sermaye yoksunluğu ve beşeri sermayenin elverişsiz olması sebebiyle batı tarzı market-friendly bir kapitalizmle kalkınması imkânsızdı. Bu nedenle devlet güdümünde ve önceliğinde özel sektörle işbirliği ve dayanışma içerisinde olan Korporatist bir kalkınma stratejisinin benimsenmesi karar kılınmıştı. 1929 Krizi ve 2. Dünya Savaşı da genç cumhuriyetin bu iktisadi politikasını doğrular nitelikte ampirik vakalar olarak vuku bulmuştu zaten. 1945 sonrası liberal demokrasiye geçen genç Cumhuriyet bu atılımla birlikte on yıldır gündemde yer alan Toprak Reformu’nu askıya alıyor ve daha serbesti yanlısı bir yönetime geçiyordu. Bununla birlikte dünyada Bretton Woods adında yeni bir iktisadi sistem kuruluyor ve bu sistem doğrultusunda finansal ve ekonomik istikrar başlıca hedef olarak gözetiliyordu. Strateji ise bugünlerde İthal-İkameci kalkınma olarak bildiğimiz İmport-Substitution modeli olarak belirleniyordu. Demokrat Parti 1950-54 arasında piyasa odaklı bir kalkınma stratejisi izlemiş olsa da iktidarının geri kalan yıllarında ithal-ikame stratejisini benimseyecek ve bu kalkınma modeli 1980 yılında alınan kararlara kadar geçerli olacaktı. 1980 sonrası gelen ekonomik liberalleşme, küreselleşme ve yerelleşme dalgası teknokrat ekonomistler tarafından ayakta alkışlanacak ve hatta bazı akademisyenler 1980 öncesi Cumhuriyet ekonomisini Nehru/Nasser çizgisinde üçüncü dünyacı, otarşik ve arkaik bir model olarak tasvir edeceklerdi. Liberalizasyon dalgası sadece ekonomiye değil politik ve kültürel hayata da tesir edecek ve ekonomik hayatta gerçekleşen polarizasyon ve atomizasyonun politik ve kültürel yansıması olduğu gerektiği yanılsaması vuku bulacaktı. Bunu Anti Kemalizm muhiplerinin Marx’in ekonomik altyapı kültürel üstyapıyı belirler tezine ya da Gramscian hegemonya konseptine bağlamak oldukça mümkün. Ekonomik altyapının üstyapıyı belirleyeceği tezinin doğruluğu tartışma konumuz değil ama Anti Kemalist cephenin ekseriya kültürel marksizmle hemhal olmuş kişilerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak pek de önemsiz bir nüans olmadığını belirtmek elzem. 3) Entelektüel Tutuculuk/Düşünsel Tembellik: Mevcut sistemdeki arızaları sistemin tüm geçmişine mal etmeye çalışan kültürel elit sistemi muhakeme edecek bilgiden yoksun olmasına rağmen postmodern diskurdan edindiği yöntemler ile kendine olmayan bir sistem(ya da canavar demek daha doğru olur sanırım) icat eder ve bunu olabildiğince yüzeysel bir şekilde kah çarpıtarak kah yanıltarak genelleştirmeye çabalar. Sadeleştirmek gerekirse sözüm ona entelektüel olan kişi mevcut arızaları aslında var olmayan bir X konseptine bağlayarak kendine her türlü problemde suçlayacak bir canavar yaratmış olur. Örneklerini saymakla bitiremem. Marksistlerin birbirinden farklı dinamikleri olan ve her ülkede/bölgede farklı şekillerde serpilen ekonomik sistemleri Kapitalizm konsepti altında birleştirmeleri ya da üçüncü dalgacı radikal feministlerin gündelik hayat ya da politik mevzularla alakalı hemen hemen her şeyi Patriyarka canavarına bağlamaları akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Böylelikle süreç entelektüel gelişimini asla tamamlayamamış, kantitatif düşünme stilini asla edinmemiş ve kelimelerle kafayı bozmuş sözüm ona edebi/kültürel eleştirmen vasfındaki birtakım pseudo-entelektüelin bu zayıflıklarını Kemalizm adı altında bir canavar ideolojisi yaratmasıyla sonuçlanmıştır 4) Yüzeysellik/İndirgemecilik: Bu da üçüncü maddeyle ilintili olsa da başka nüveler barındıran apayrı bir problem. Sözüm ona Kemalizm kavramsallaştırmasına a priori olarak biat etmiş akademik elit bu kavramsallaştırmayı ya oldukça indirgemeci bir şekilde yapmakta ya da olayları&olguları tarihsel cenderesinden çıkartıp 1968 sonrası icat edilmiş abuk kavramlarla etüt etmeye çalışmaktadır. Bunu 19. yüzyılın başından beri asayiş açısından sıkıntılı bir problem olagelmiş şark meselesinden aldıkları spesifik örneklerden ya da erken Cumhuriyet döneminde bugünün şartlarıyla oldukça komik geçen mizansenler aracılığıyla kavramsallaştırmalarını süslemelerinden anlayabiliriz. Ek olarak, birbirinden farklı gelişim orijinleri ve aşamaları olan modernleşme ve batılılaşma projesinin tek bir merkezden yönetilen şeytani bir sistem olarak görüyorsanız ya entelektüel açıdan düpedüz cahilsiniz ya da konseptleri kendi keyfince çarpıtan postmodern bir şarlatansınız (ya da Socialist Calculation Problem ve Use of Knowledge in Society dediğimiz konseptlerden zerre haberiniz yok). Eğer Kuzey Kore gibi Fanus vaziyetinde bir ülkede yasamıyorsanız tüm toplumsal dinamikleri tek bir merkezden tek bir amaç uğruna kontrol ve seferber etmeniz matematiksel olarak imkansızdır. Bu nedenlerledir ki Kemalizm Antichrist bir ideoloji olarak son 40 yılda entelektüel kamuoyunda ve sonrasında kitlesel medyada kendine oldukça sık yer bulan bir kavram haline gelmiştir. Ne yazık ki tüm araştırmalarıma rağmen Kemalizm adlı şeytani bir sistemin olduğunu iddia eden eleştirmenlerin bu konuda çeşitli edebi kelime oyunları, tarihi bağlamından koparılmış pejoratif örnekler ve soyut kavramsallaştırmalar dışında elle tutulur, ansiklopedik veriye dayalı bir şekilde incelediğini görmek bana nasip olmadı. Aksine bu entelektüellerin Kemalizm kavramını tüm kötülüklerin toplandığı bir meta-anlatı seklinde ele aldığı görülmektedir. Son 20 yılda Kemalizm’e eleştirel olarak yazılmış 3 akademik(pek de akademik değil esasında) çalışmaya değinmeden bu yazıyı bitirmenin yanlış olacağı niyetindeyim. Fikret Başkaya, Sevan Nişanyan ve Atilla Yayla son 20 yılda akademik olarak Kemalizm’i eleştiriye tabi tutan başlıca düşünürlerin başında geliyorlar. Başkaya malum kitabında 1968 sonrası oluşan etnik ve dini kimlik siyasetinin tesiriyle Kemalizm’i tekçi ve Bonapartist olmakla eleştiriyorken Nişanyan 1989 sonrasının getirdiği özgür ve liberal dünya perspektifi ile Kemalizm’i bir diktatörlük ideolojisi olarak betimliyor. Bu iki yazardan daha geç olarak Atilla Yayla ise muhafazakar-mukaddesatçı bir klikten geldiği için bu hususta 2000’lere kadar pek konuşmamayı tercih etse de bir aşamadan sonra Kemalizm konseptini liberal ve çoğulcu bir perspektiften eleştiren başlıca eleştirmenlerden biri olmuş ve bu sayede hatırı sayılır bir reputasyon da elde etmiştir. Bahsi geçen üç yazarın entelektüel eğilimlerini ayrı ayrı analiz etmekle yazıyı gereksiz yere uzatmış olurum ama sadece şunu söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Sözüm ona ‘bu’ akademisyenler Kemalizm üzerine yaptıkları çalışmalarda pek de titiz davranmamış ve Cumhuriyet projesini incelerken birtakım spesifik örnekleri pik ederek tarihsel realiteleri alenen çarpıtma girişimlerine mükerrer kereler başvurmuşlardır. Yukarıda bahsi geçen üç kişinin de hem Kemalizm konseptine sundukları katkılar hem de diğer çalışmaları akademik açıdan şaibe doludur ve pek çoğu pervasızca intihal ürünü tezlerdir. Meselenin Türk tarafında yer alan ya da Enternasyonal boyutunu temsil eden postmodernist entelektüel kanadın Cumhuriyet tarihi üzerine titiz çalışmalar yapan Bernard Lewis, Andrew Mango, İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve Zafer Toprak gibi akademisyenlerle akademik kalite açısından boy ölçüşebilme şansı yoktur. Postmodern ve çoğulcu bir vizyon ile tek parti yönetimini ve sonrasını Kemalist tahakküme indirgeyen fikri tembellik mustaribi bu sözde-entelektüeller Lewis ya da Toprak gibi kendi alanlarının önde gelen akademisyenleriyle canlı yayına çıkıp bu kavramı tartışma kapasitesinden yoksundurlar çünkü her türlü kötülüğün müsebbibi olarak gördükleri Kemalist tahakküm kantitatif ya da ampirik herhangi bir bulgudan yola çıkarak değil, kavramlarla ve kelimelerle kafayı feci halde bozmuş birtakım kültürel/edebi çalışmalar muhibi akademisyenlerin takıntılarının mükerrer kereler dile getirilmeleri sonucu inşa edilmiştir. Evet, Kemalizm diye bir şey yoktur. Elbette dönemin kayıtlarında ve daha sonraları da bu kavram ara sıra tedavüle sokulacak ama asla 1968 sonrası değişen dünya paradigmaları sonucu ifade edildiği gibi şeytani bir düzen olarak tasvir edilmeyecekti. Kemalizm en fazla CHF’nin sahip olduğu altı ok ile kavramsal bir zemine oturtulup genelleştirilebilirdi ki, bu altı okun bile zamana ve mekana göre farklı yorumlara maruz kaldığını biliyoruz. Kemalizm 1968 sonrası kendisine yapisokume uğratılacak meta-anlatı arayan Kültürel Marksistler, mevcut anayasal ve laik rejime ilk başından beri düşmanlık besleyen İslamistler ve küreselleşmenin getirdiği ütopyacı fikirlerle müsemma olup hayali düzenlerle efsunlanmış Liberaller tarafından bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi ve o dönemden bugüne isminin önüne muhalif titrini yapıştıran her er kişi tarafından bol bol kullanıldı. Cumhuriyet tarihini hakikaten hakkaniyetle inceleyen akademisyenler geçmiş 80 yıla Kemalizm gibi cazibeli ve pejoratif bir sticker bulamadıkları için sesleri sürekli olarak cılız kaldı ya da görüşleri asla bütünsel bir şekilde ele alınmadı. bunun yerine ne dediğinden ziyade Kemalizm etiketini parola olarak kullanan sözüm ona muhalif düşünürler çalışmalarının yetkinliği sorgulanmadan el üstünde tutulur oldular ve akademik/medyatik şöhretin kapılarını aralarken; mevcut rejimle hesaplaşma güdüsüne sahip iktidar partisinden de sürekli ikbal beklentisi içerisinde bulundular. İşte  bu yüzdendir ki Kemalizm diye şeytani bir konseptin olmadığını düşünüyor ve ironiktir ki bunun 1968 sonrası hatalı varsayımlarla dünyayı anlamaya çalışan pseudo-akademisyenlerin entelektüel bir mühendislik ürünü olduğu sonucuna kani oluyorum.  

Reklamlar
Bağlantı

Elit Vicdan Kukumalari


Gectigimiz hafta AKP mitingine katilan bir capulcunun yazisini okurken boylesine deli sacmasi bir yazinin sadece apolitik ve gezi eylemleri sonrasi politikaya heves etmis bir cuhelanin kaleminden dokulebilecegini dusunup yarisinda sikilip kapatmistim. Bu yazinin sosyal medyada paylasim rekoru kirdigini gordukten sonra donup tekrar okuma geregi duydum ve AKP neden kazanir muhalifler nicin kaybeder sorusunun cevabini tekrardan gormus oldum.

Öncelikle kitleden bahsetmek lazım. Kim bu bir milyon insan?

Onlar görmezden gelinenler…evet, bugüne kadar gözümüzün önünde olan ama görmezden geldiğimiz insanlar var ya, hani farkına varmadığımız, hani iki kelime konuşmaktan sıkıldığımız…

İşte onlar…

Çoçuğumuzun bakıcısı Nermin Abla…

Sitemizin güvenlik görevlisi Kadir…

Tekstil atölyesinde günde 12 saat sigortasız çalışan Hatice…

Annesi Meliha…

Kardeşi Sanlı…

Yazinin bu kismindaki pejoratif ifadeler bir yana yazarin bu tespitlerinin sosyolojik olarak sahane tespitler oldugunu one suren akademisyenlerin de ne kadar suurlu ve hakkaniyet sahibi oldugunu gormek mumkun. Oncelikle AKP secmeninin agirlikli bir kisminin lise mezunu dahi olmayan ve gorece muhafazakar-mukaddesatci hayatlar yasadigi herkesin malumu ama bu durum ust-orta sinifin ya da beyaz yakali beyaz turklerin zulumlerinden ziyade AKP secmeninin hakikaten de toplumun kisir denebilecek bir kismini temsil ediyor olmasindan kaynaklaniyor yani AKP secmeni genellikle orta-alt tabakaya mensup insanlar ancak bu durumlarinin pek de acinasi oldugunu soylemek guc. Bundan yaklasik 3 sene once Gallup’un anketinin de ortaya koydugu gibi Turkiye’de yasayanlarin %75’i halinden memnun. Memnun olmayanlarin agirlikli kismi ise ulkenin Beyaz Turk olarak nitelendirilen beyaz yaka ust-orta sinif uyelerinde olusmakta.

Iste halinden ve durumundan gayet memnun olanlara karsi hep bir yari-acima hali ile bakan zavallilara ise Elit Vicdan Kukumalari diyoruz. AKP secmeninin aslinda acinacak durumda olan kutlelerden ziyade kisiliksiz mevdudiyetlerini ve kifayetsizliklerini tek bir adamin pesinde kosarak gidermeye calisan inanmislar grubu oldugunu gormeleri icin ise daha firinlar dolusu ekmek yemeleri gerekecek gibi duruyor.

AKP’nin Beyaz Turkler’den ve ust-orta siniflardan zorbalikla ve her sene arttirarak aldigini yeniden dagitimla bu alt sinif Anadolu magandalarini ihya ettigini, dahasi bu beslenip semirilen magandalarin sayilarinin milyonlara vardigini ve her 4 senede bir basina “milli irade” olarak patladigini gormekten yoksun bu kisilere Elit Vicdan Kukumalari adi veriyoruz.

Peki kim bunlar? Onlar fazla beslendikleri icin boylari 3 metreyi bulan dev adamlar degil elbette ama gorece kurtarilmis bir yerde yetismis, ust siniflara mensup ve yaygin suclamanin da dedigi gibi halk konusunda hakikaten bilgisiz ya da daha dogru bir sekilde soylemek gerekirse iyimser olan insanlar. Ulkenin kaderini tayin eden %5’lik dilimin birer uyesi olmakla birlikte ayni zamanda asla gidip gormedikleri, gidip gorse bile kavrayamadigi Anadolu hakkinda romantik duslere sahip insanlar demek pek de hatali sayilmaz. Bu insanlarin karakteristik ozelligi ise normalde kendileriyle kiyaslayinca epey dusuk profile sahip insanlarin ahvalinden uzuntu duymalaridir. Buraya dikkat etmenizi istiyorum. Dunya tarihi boyunca midir bilemem ama modernite dedigimiz icinde bulundugumuz surecte ezilen oldugu iddia edenlerin sozcusu hakikaten ezilenlerden ziyade o ezilenlerin durumunu gorup vicdaniyla hesaplasamayan ust sinif mensuplaridir. Karl Marx, Edward Said, Michel Foucault, Jean Paul Sartre, Naom Chomsky ve daha niceleri…

“AKP, nüfusun modernleşmeden dışlanmış ve hor görülmüş çoğunluğunu temsil ediyordu. Onlara bir şans verilmesi gerektiğini düşündük. Ayrıcalıklı ve Batılılaşmış bir çevreden geliyorum, fakat bir Sartre’cı olarak kendi sınıfıma ihaneti meşru buldum. Böylece AKP’yi destekledim”  – Siyaset bilimci ve eski UNESCO bürokratı Ali Kazancıgil

 

Öte yandan, Batılılaşmış sol elit kendini —İstanbul’un şık semtlerinde, hükümete gelen Anadolulular için kullanılan tabirle— bu “köylüler” karşısında suçlu hissediyordu. Başbakanın aralarından çıktığı muhazakârlar nezdinde Batılılaşmış elitlerin vicdanı rahatsızdı. Zira, laik ve askeri düzenin demir yumruğu altında bu dindar ve mütevazı kesimlerin türbanlı kızlarıyla alay edilmiş ve bu kesimler birçok dini özgürlükten mahrum bırakılmışlardı.

Elit Vicdan Kukumalari sadece AKP karsisinda degil Dunya’nin dort bir yaninda ezilen, hor gorulen ve dusuk gelirli insanlara karsi ontolojik olarak sempati besler gerekirse onlarin kendi kazandigindan ihya edilmesi icin elinden geleni yapar. Bu kisiler sadece 50 yillik kitle iletisim araclari sayesinde haberdar olduklari Afrika’daki insanlik dramlarina lanet okurlar hatta belli bir yastan sonra kendilerini sadece fakir ve ac insanlarin durumlarinin iyilestirilmesine adarlar. Onlara gore Afrikalilarin ac kalmasinin sorumlusu Afrika ulkelerinin baslarindaki diktatorlar degil-ki gorunen o ki Afrikalilar baslarindaki diktatorlerden oldukca memnunlar- vahsi kapitalist bati uygarliginin alcak kar gudusudur.

Aslinda biraz dikkatli bakinca onlara hemen hemen her yerde rastlayabilirsiniz. Davos Zirvesi’nde Kuresel Adaletsizlik ve Fakirlik uzerine konferanslar verirler, Nisantasi’nda Hakkari’deki bir koy okulu icin kitap kampanyalari yaparlar hatta bazilari o kadar ileri gider ki “devlet nicin benden daha fazla gelir vergisi alip fakirlere dagitmiyor” diye veryansin ederler. Bu turun uzun yillardir karikaturlesmis bir baska versiyonu ise caretta carettalar icin yardim sergisi duzenleyen salon beyfendileridir ki onlardan bahsetme geregi bile duymuyorum.

Gorunen manzara o ki Beyaz Turk’un bu durumun farkina varmasi oldukca zaman alacak ve o zamana kadar da baslarindaki diktatore delilercesine tapan bu azgin guruha karsi dokunakli ve acikli dusler beslemeye devam edecekler. Umalim da 30 Mart 2014’te alinan agir yenilgi Beyaz Turk icin bir silkinme evresini baslatsin zira AKP/RTE su anda hic olmadigi kadar guclu ve bu gucunu onumuzdeki senelerde surdurebilecek vizyondan yoksun olmasina ragmen Beyaz Turk’lerin icinde mevzilenmis Elit Vicdan Kukumalari sayesinde gucunu korumaya devam edecek. Beyaz Turk her durumda kendini suclu goren psikolojiden kurtulup karsisindaki canavarin azametini gormedigi surece RTE gibi binlercesinin daha zulmune maruz kalmaya devam edecek ve en dokunaklisi da siyasetin kurallari icersinde bunca haksizliga ragmen oldukca naif bir yaklasima sahip oldugu icin ezilmeyi ve somurulmeyi bir nebze de olsa hak edecektir. Beyaz Turk sunu unutmamali ki gectigimiz Haziran’da Eskisehir’de 19 yasindaki bir cocugu doverek olduren 5 kisiden 3’u isci biri kucuk esnaf oburu ise gariban, halk cocugu(?) polisti. O aciyarak baktiginiz sefiller, sizden daha az para kazandigi icin degil sizin yetkinliginizi ve hakikaten basarili olmanizi kompleks yaptigi icin size saldiriyor.

Gerisini de birakalim ustad tamamlasin:

Muhafazakar ve gecekondu gençliğinin zengin üst sınıf olarak nitelendirilenlere karşı hem aşağılık kompleksi hem de öfkesi vardır. Muhafazakar çizgilerine rağmen bu öfke onları mafyavari şiddete baş vurmaktan alıkoymaz. Ezildikleri kadar ezme mantalitesine sahiptirler. Karakteri birilerine sığınmaya meyilli olan aşağılık kompleksine sahip gençler özdeşim kuracakları lider profili ararlar. BB, mafya babalarına özenen gençlerin kendilerini tanımlayabildikleri lider konumuna gelmiştir. AKP gençliği BB’ye reis diye hitap eder. BB’nin gölgesinde kalan partinin büyükleri ona beyefendi demeyi tercih ederler ‘Reis’ ve ‘Beyefendi’ BB’nin en çok haz aldığı hitaplardır. Dış politikanın sarpa sardığı değerli yalnızlık günlerinde ‘Reis’ ve ‘Beyefedi’ kavramları kabile devletine dönüştüğümüzün resmi olmuştur. Partinin politikalarıyla beraber kullandığı dil ve yeni gençliğin kendini tanımlama şekli de son yıllarda tamamiyle değişmişti. Bir çok ilde maalesef toplum içerisinde dikkate alınmayıp değersizleştirilen gençler AKP gençlik kollarına üye olup kendine yer edindi. Gücün sembolü olan Erdoğan onlar için mukaddesti ve mutlak biat edilen liderdi. AKP rozeti takmak gücü elinde tutmak anlamına geliyordu. Ankara Yeni Mahalle’de sokağın suça meyilli gençleri AKP gençlik kollarına üye olarak özel kimlik çıkarıp, polislere kafa tutuyorlar. Türkiye’nin bir çok yerinde suça bulaşan AKP gençliği Ankara’dakiler gibi partinin gücünü kendilerine kalkan yapmış durumdalar. Yozlaşan ve aşağılık kompleksi taşıyan zayıf karakterli ve heyecanlı her genç, kendine en yakın lider olarak Erdoğan’ı görüyor. Erdoğan, bilerek ve isteyerek yaptığı mağdur edebiyatı ve arabesk tavırlarıyla AKP gençliğini kendine bağlamış durumda. BB’nin medya patronunu ağlatması ne kadar içimizi acıtmışsa bu insanlar karşısında kendini aşağılanmış hissedenleri o kadar memnun etti. A. Öymen ve N. Ilıcak karşısında, A.Selvi, N. Alçı ne kadar eğrelti durursa dursun AKP gençliği için özlenen ve beklenen bir duruştur. Abdulkadir Selvi’nin, Kadri Gürsel’e ‘Siz Beyaz Türkler’ diye çıkışı yarım asırlık bir kompleksin dışa vurumuydu. Ezilmişlik sendromu. BB, Türkiye’nin değil ezilmişlik sendromu yaşayan entellektüel görünümlü kısır fikirlilerin ve itibarı olmayan gençlerin lideridir. – Fuat Avni

Demokrasi Fanatizmi


“I am suspicious of all things that the avarage citizen believes.”

H.L. Mencken, A Second Mencken Chrestomathy

Buyuk Demokrat George Soros’un Piyasa Koktencisi etiketlemesi hala tartisiladursun Demokrasi’nin modern ve siyasi hayatta elestirilmesi teklif bile edilemez bir tanri konumunda oldugu bir cagda yasiyoruz. Soros’un ima ettiginin aksine 20. yuzyilin ve gunumuzun siyasal tanrisi olarak Demokrasi’yi gormekteyim. Her gun birbirini demokrat olmamakla suclayan insan surulerinin benim gozumde birbirlerini tekfir eden Selefi kaciklardan pek de farki oldugu soylenemez. Kaldi ki uygarligimizin son 300 yildaki muazzam gelismesinin Demokrasi’den ziyade  hukukun ustunlugu ve serbest ticaretin yukselisinden kaynaklandigi apacik ortada iken bu konseptin hala varligini surdurebiliyor olmasi ilginc. Gorunen o ki onumuzdeki yuzyilda da bizler azameti sorgulanamaz Demokrasi dininin kafirleri olarak anilmaya devam edecegiz. Demokrasi nasil olsa iyi kotu bir sekilde calisiyor, gerisini zaten kim umursar ki? Peki Demokrasi hakikaten calisiyor mu? Oyleyse gelin su temsili hikayecige bir bakalim.

Rivayet odur ki bundan epey bir zaman once Southwestern Universitesi’nde Butler Shaffer adinda bir hukuk profesoru ogrencilerine yuce uluslari icin secmeleri icin iki tane lider adayi onerir.

Aday A hukumet kavramina karsi karsi elestirel tutumlari bulunan, vergi karsiti protestolara onculuk etmis, mevcut devletten ayrilma taraftari hatta o devlete karsi isyan etme egiliminde olan hatta ve hatta hukumeti devirmeye calisan birisidir. Bu kisi ayni zamanda devletin atanmis memurlarina karsi silahli eylemler yapan bir milis grubuna da uyedir. Bu kisi hukumetin silah tekeline ve silah kontrollerine karsi cikmakla birlikte serbest goclerin engellenmesi taraftaridir. Bu aday mevcut servetini alkol ve tutun kacakciligindan elde etmesiyle de unludur.

Aday B ise savas gazisi, sigara icilmesine karsi cikan ve saglik sigortasinin kamusal olarak fonlanmasini isteyen birisidir. Bu kisinin sagliga ozel olarak bir ilgisi var olmakla birlikte kanser hastaligini yenme hususunda da oldukca kararli birisidir ama bu tip arastirmalarda hayvanlarin kullanilmasina kesinkes karsidir. Bu aday asbest, zararli tarim ilaclari ve radyasyon kullaniminin azaltimi hususunda bilhassa duyarlidir ve bilhassa temel gida maddelerinin icerigi hususunda kati bir hukumet denetiminden yanadir. Bu kisi herkesin silah sahibi olmasina karsi oldugu icin devletin siki bir sekilde silah-kontrolu yapmasi gerektigini dusunmektedir. Siki bir sigara ve tutun dusmani olarak, tutun urunlerinin kullanimini ve reklamini kapsamli bir sekilde kisitlama taraftaridir. Cevreci ve korumaci programlarin sampiyonu olan bu kisi, bu yuce amaclarin diger ulkelerde de yer bulmasi icin gerekirse askeri birliklerini o ulkelere gondermenin gerekli olduguna inanmaktadir.

Daha sonra ogrencilerinden bu iki adaydan birini secmelerini isteyen profesorun vardigi sonuc ilginctir. Bu basit anket yillar gecse de Aday B’nin yaklasik %75, Aday A’nin ise %25 oy almasi ile sonuclanmaktadir. Sonuclar duyurulduktan sonra ise profesor Aday A’nin Amerikanin kurucu babalari yani Sam Adams, John Hancock, Thomas Jefferson, George Washington oldugunu ote yandan Aday B’nin ise Adolf Hitler oldugunu duyurur. Bunun uzerine koca bir amfi kisa sureli bir sessizlikle birlikte derin bir sok yasamistir.

Peki ogrenciler nicin bu yonde oy kullanmistilar? Kuskusuz Aday B’nin politikalari herkesin kulagina hos geliyordu ama ogrenciler hocalarinin bu deney araciligiyla onlara sormak istedigi kilit soruyu kacirmislardi. Aday B’nin projelerinin dogrulugu ve yanlisligi kendi icersinde tartisilir ama onu asil tartismali hale getiren bu politikalari kamusal olarak kullanabilecek guc ve siddet tekelini elinde bulundurmasiydi. Unlu bir dusunurun de dedigi gibi ne yazik ki pek cok insan bu dunyada ozgurlukten ziyade guvence istemektedir ve bu guvence de onlara genis hukumet programlari tarafindan sunulmaktadir.

Dahasi Professor Shaffer ayni anketi baska bir sinifta yapmis ama bu sefer adaylarin tarihsel karsiliklarini sinifa aciklamamis ve ders olagan akisinda devam etmistir. Birkac hafta sonra konu fasist/sosyalist programlarin dunyanin farkli yerlerinde nasil bu kadar populer olduguna gelir. Bunun uzerine Profesor Shaffer, Churchill’in 1938 yilinda Gandhi, Nobel Baris Odulu adayi Gertrude Stein, Nazi lideriyle birlikte ortak calisma teklifi sunun Henry Ford’la birlikte Hitler’in ilham aldigi kisilerin basinda geldigini kamuoyuna duyurmasini anlatir. Bunun uzerine ogrencilerden biri dayanamayip nasil olur da milyonlarca insanin hatta entelektuellerin boylesine vahsi bir adami destekleyebildigini sorar. Bunun uzerine professorun cevabi ise sinifta gene South Park sessizligi yaratir: “Oysa sadece iki hafta once %78’niz Hitler icin oy vermisti.”

Trans Bireylere Karşı Linç Girişimi


İstanbul Avcılar Denizköşkler Mahallesi Meis Sitesi’nin önüne gelen bir grubun transseksüellere karşı linç girişiminde bulunduğu öğrenildi. Gruptan, ‘Defolun buradan dönmeler’ ‘PKK’yla mı savaşacağız, sizinle mi?’ seslerinin yükseldiği ve bir ateş yakılarak tencere ve tavalarla transseksüellerin protesto edildiği alınan bilgiler arasında. Grubun emekli savcı olan sitenin yöneticisi tarafından galeyana getirildiği sanılıyor.

Bu haberin üzerine internet dediğimiz mecrada artık mynet okey’de bile rastlayabileceğiniz “duyarlı” ve “slaktivist” kişiler de artık temcit pilavından hallice olan “nefret söylemi suç sayılsın!!!” meselesi hakkında ahkam kesmeye hiç hız kesmeden devam ettiler. Bu menfur olaya karşı verilen tepkileri bir kenara koyup meselenin kendisine dönelim. Avcılarda söz konusu linç olayında translara karşı gösterilen muamelenin elbette kabul edilebilir veya tolere edilebilir bir yanı yok. Lakin birtakım LBTTQ aktisvistinin kamuoyuna “linçci” olarak sunduğu insanların translara şu noktada itiraz ettiği söyleniyor. İtiraz noktası da şu insanların: ‘Müşteriler kapıları şaşırıp, diğer apartman sakinlerinin zilini çalarak fiyat soruyormuş o apartmandaki diğer dairelere dadanıyormuş sarhoş müşteriler’

Tamam yani cinsel çeşitlilik, toplumsal cinsiyetin yerle yeksan edilmesi felan bunlar iyi hoş da yani meskun mahalde bu tür şeylere itiraz edilmesi de kimsenin zoruna gitmemeli. Kabul edersiniz ki hiç kimse yaşadığı apartmanın kerhaneye dönmesini arzulamaz. Sonuçta öyle bir yerin müşteri kitlesi belli. Sırf çokkültürcü politik fantezilerim uğruna ben yaşadığım yerin it, kopuk, sarhoş dolmasına müsamaha gösteremem mesela. Burada sözkonusu olan durum salt “trans bireylere karşı olan nefretin şiddet yoluyla tezahürü”nden ziyade “kamu güvenliği ve huzuru”nun toplum nezdinde marjinal tiplerce suistimal edilmesi sonucu oluşan bir tepkiye benziyor. Yani öyle “nefret söylemi var hııııııaaaaaağ” diye sızlanacak bir olay değil bu. Ha bir de olay bi raddeden sonra tamamen homofobi mitingine dönmüş olabilir tabi. Ama 14 yüzyıl önce yaşamış birinin ayı ikiye böldüğünü iddia eden, farklı cinsel yönelimlere sahip kavimlerin helak edildiğini telkin eden bir dine inanan insanların %99 olduğu bir ülkede yaşıyorsun. Bu tip insanların hele de toplu haldeyken akıl ve mantık çerçevesinde hareket edip sizin hoşgörüyle ilgili vaazlarınıza kulak asacağınızı zannediyorsanız epey yanılıyorsunuz. Madem içinde bulunduğun sosyal yapı için bir şeyler yapmayı bu kadar arzuluyorsun nefret söylemi diye yeni nesil sansürcülüğün yatağına su taşımak yerine o nefret söyleminin kaynak noktalarıyla mücadele etmeye cesaret etseniz pek iyi olur.

Ayarsiz Politikler


Sevgili Dekan Kagan, seckin fakulteler, aileler, dostlar, mezunlar, gizli servis ajanlari, sinif ajanlari, sinif insanlari, renk insanlari, renkli insanlar, boylu insanlar, yatay olarak kisitlanmislar, sacli insanlar, farkli takkeliler, optik olarak engelliler, kisitli bir sekilde gorebilenler, tam olarak gorebilenler, gorme fiilini gerceklestiremeyenler, avrupamerkezciler, afrikamerkezciler, Eurail’e sahip afrikamerkezciler, eksantrik olarak egimliler, cinsel isteksizler, seksi insanlar, seksist domuzlar, hayvan dostlarimizin yoldaslari, dunya dostlari, patron dostlari, gecici istihdam edilmisler, farkli istihdam edilmisler, farkli olarak secilenler, secme olanagina sahip insanlar, hisse senedine sahip insanlar, elden cikarilanlar, yapisokumculer, ev yapicilar, ev cocuklari, evsizler, gecici olarak barinak edinebilmisler, ve tanri bizi onlardan kurtarsin, kalici olarak barinak edinebilmisler.

Yale Universitesi’nin 1991 Haziranindaki mezuniyet toreninde Garry Trudeau’nun yaptigi kutlama konusmasinin politik dogruculugu elestirdigi acilis kismi

Dunyamizin halihazirdaki politik hengamesinde en gereksiz insan topluluklari olarak feministleri ve LGBTQ aktivistlerini goruyorum. Su halleriyle reelpolitige ve guncele hicbir etkisi olmayan sigir surulerinden baska bir sey olmadiklari gibi binbir turlu sacma tezviratla insanlarin hayatlarinin sonduruldugu dunyamizda manasiz, soyut, kapali cikarimlarla, kantitatif bulgulardan yoksun yol haritalariyla, gozu donmus linc kulturleriyle busbutun bir nefret halesi olmalarindan baska bir onemleri yok. Bu durum muhtemel ki cogunuza abartili ve provokatif gelecektir, bu nedenle buraya ugramadan once 5 Harfliler adli kollektif blogda 15 dakika gezinmenizi tavsiye ederim. PMS sancisindan muzdarip bir kizil kezban intikam tugayi neferi ya da yarragi tersten yiyince Irigaray olmus bir gafil degilseniz Feminizm adi verilen nefret ideolojisinin zihnimizi ne denli bulurlastigindan emin olmaniz icin bu gezinti pekala kafidir. Eger yeterli gelmediyse Feminizm hususunda TL;DR yazilarla vakit kaybetmeye devam edebilirsiniz. Unutmayin, siz her kosulda haklisinizdir. Kadinin ikinci cinsiyet olarak patriyarkanin hinc dolu carklarinin arasinda ezilme disinda islevi yoktur ve bunun gibi bir suru zirvaya iman ederek yakin gelecekte iyi bir reputasyonla Radikal Gazetesinde gunun en cok okunani olabilirsiniz.

political-correctness-political-correct-demotivational-posters-1350703428-resized-600.jpg

Kizilbaslari unutmusuz, bak sen 😦

Gelgelelim benim bu yazida hitap ettigim kitle ise politik dogruculuktan ve bilahare bilhassa feministler ve solcular tarafindan dikte edilen “soylem avciligi“ndan bunalmis kisilerdir. Bu insanlarin her gecen gun daralan ifade ozgurlugu cemberlerinin akibetinden korkup politik dogruculuk mahzenine itilmesine daha fazla katlanamazdim. Her gecen gun “X’e laf soyleme ozgurlugu ortuk/gizli Y’dir ve asla kabul edilemez” gibi sacma saptamalarla daralan bu cembere karsilik gelin biraz gerceklerle tanisalim ve bu son moda sansur cetesinin icinde oldugu cehaleti ifsa edelim.

Oncelikle toplumsal cinsiyet, ikinci cinsiyet, cinsel kimlik gibi pek cok altbaslikta asik atan Feministlerin insan iliskileri ve toplumsal duzen hususunda onarilamaz bir cehalet icinde olduklarini goruyoruz. 1968 kusaginin asi ruzgarlariyla birlikte devrim hirsiyla gozu donen bu guruh bununla birlikte mucadelesini hakli cikarmak icin kafalarinda ve sahibi olduklari universite kursulerinde birtakim alisilagelmedik teoriler sistemi oturttular. Kuskusuz bu insanlarin hemen hemen hepsi sekuler, sistem ve kariyerizm karsiti, var olan duzeni “hemen simdi” degistirme askiyla cabalayan ve -kendilerince- dogmatik olmayan bir kesin inanclilar grubuydu. Bu gruba gore evrensel bir insan dogasindan, genetik ve biyolojik olarak cinsel rollerden bahsetmek oldukca guctu. Insan dogarken bir tabula rasa idi ve onu sekillendiren bizzat yetistigi cevresiydi. Kadin ve erkek patriyarka adi verilen vahsi sistem tarafindan binlerce yildir ayristiriliyor hatta yetmiyor patriyarsik sistemin despotik aygitlari bu ayrismayi surekli yeniden uretiyordu. Bu degismeli ve yillardir “insa edilen” ve kokleri fallusun gucune dayanan bu toplumsal yapi yeniden insa edilmeliydi. Sadece ataerkiyle degil son 300 yilda gozde hale gelmis aklin ve mantigin ustun rolunun de sorgulanmasi gerektigini dusunen bu akim mensuplari, “degerden arindirilmis” yargilara ulasilmanin imkansiz oldugu hususunda hemfikirdiler. Kisacasi ustad-i muazzamlari Nietzsche’nin “hakikat diye bir sey yoktur, sadece yorum ve deneyim farkliliklari vardir” vurgusunun 20. yuzyil sonlarindaki sarsilmaz bekcileriydiler.

Yukaridaki paragrafta kisaca ozetini gectigim sey maalesef ki beseri ve sosyal bilimlerin son yuzyildaki isgalinin oykusudur. Peki hata neredeydi? Oncelikle toplumsal duzenin ve sosyal rollerin insa edilen ogelerden ziyade insanlarin ya da topluluklarin deneyimlemeleri sonucu binlerce yillik evrimsel surecin bir sonucu oldugunu biliyoruz. Cultural Studies ve Humanities ile kursulerinden ahkam kesen kustah ve bunak akademik tayfanin her seyi konstruktif olarak algilamasi zaten ilk basta analizlerinin basarisiz sonuclara ulasmasina sebebiyet veriyor. Toplumsal rollerin artificial oldugunu iddia eden Gender Studies esrafinin toplumsal rollerin kimse tarafindan icat ya da insa edilmedigini bunlarin binlerce yillik deneyimlenmis ve genlerce aktarilmis evrim surecinin sonucu olarak var oldugunu ve hala daha devam eden bir devinim halinde oldugunu bilmesi gerekiyor.

17. yuzyilin entelektuel kadinlari patriyarsiden o kadar da rahatsiz degilmis

17. yuzyilin entelektuel kadinlari patriyarsiden o kadar da rahatsiz degilmis

Solcular ve feministler soz konusu evrim olunca muhafazakarlari yobaz olmakla suclarlar ama gorunen o ki kendileri de evrim teorisi hususunda en azindan toplumsal duzenin ortaya cikisi baabinda onlardan daha az cahil degiller. David Friedman 2008’de toplumsal duzenin ortaya cikisinin evrimsel boyutuyla birlikte ortaya koyduktan sonra simdi asil kim Evrim’e karsi diye sormustu. 2008 belki cok erken gelebilir ama Iskoc Aydinlanmasi’nin onde gelen dusunurlerinden Adam Ferguson’a gore de toplumsal duzen insan dizayninin degil insanlarin planlanmamis eylemlerinin sonucuydu. Toplumsal duzeni insa edilme uzerinde okuyan 1960’larin yapisalci-insaci cocuklari haliyle her turlu olumsuzlugu ve kotucullugu de birileri tarafindan dizayn edilmis bu berbat sistemden biliyor ve onu kendi guzel dusleri yonunde insa edecegi kutlu gunleri ozlemle bekliyordu. Kaldi ki evrimin kurallarina gore yaklasik yuz bin yil daha beklemeleri gerekecekti. Gender Studies’la kafayi cizmis ekibe gore evrim boyunca insa edilme surecinde olusan cinsiyet farkliliklarini gene evrimin kurallariyla esitlemek ya da azaltmak mumkun ama bunu evrimin kurallarina gore yapmak isterseniz  yuzbinlerce yil beklemeniz gerekiyor ki 100 sene sonrasinin meselelerini bile konusmak abesle istigalken bu farkliliklarin minimize edilmesi uzerine koca kursuler kurmak angaryadan baska bir sey olmasa gerek. Gene birtakim solcu ve feministe gore insan dogarken zihinsel ve psikolojik olarak bostur, tabula rasadir ve onu toplum denen binlerce yillik onyargi ve cehalet sonucu bilincli bir sekilde illuminati tarafindan insa edilmis yapi yogurur ve onu erkek adi verilen canavarlara veya kadin adi verilen somurulen sinifi ikinci cinsiyet mensubu haline getirir. Tum bunlarin rivayet edilen bir hikaye gibi anlatilmasi bunlarin hakikaten masaldan ve bilimsel veriden yoksun olmalarindan kaynaklaniyor. Toplumsal duzenin uyesi insanlara hicbir sorumluluk yuklemeden, upuzun bir evrimsel sureci insa edilme uzerinden okuyan kulturel kuramcilarin her turlu kotu sonucun musebbibi olarak artik klise haline gelmis sistemi suclama kolayciligina kacmakta ise oldukca maharetli olmalarinin nedenini de artik biliyorsunuz. F.A. Hayek’e gore ise yapisalci-insaci kuramcilarin insan iliskileri ve sosyal roller uzerine olan bu naif ve animistik dusunceleri totaliter, sosyalist ve mudahaleci politik dusunce okullarinin en muhim karakteristigiydi.

Insanoglu onlarca yillik tecrubesini nesilden nesile aktararak bir medeniyet kurmustur ama bu basarisini olaganustu rasyonelitesinden ziyade yuzbinlerce yildir deneyimle birlikte evrimlesen kurallari ve pratikleri kilavuz edinerek genis kapsamli bir sekilde kendi ferasetini konusturmasina borcludur. Toplumsal duzeni evrimsel surece gore kavrayacaksak eger tum bu rollerin yuzbinlerce yillik deneyim sonucu olusmus kurallar dizisinin ve sosyal kurumlarin zimni bilgisinin gelecek nesillere aktarilmasi sebebiyle olustugunu bilmemiz gerekiyor. Bu meskut bilgi bilimsel olarak kanitlanmamasina ragmen askin olma ozelligini korumaktadir cunku basarisini insa surecine degil yuzlerce yillik deneme ve yanilma surecine borcludur. Insan yukarida bahsedildigi gibi bazi enstrumental kavramsallastirmalardan ziyade sarih bir muhakeme surecinin sonucu olarak su anda bulundugu yere varmistir.

Cinsel rollerin olusumu surecinde insaci aciklamaya simsiki sarilanlarin masa basi kuramcilari olmaktan baska bir onemi olmamasi bir yana bu teorisyenlerin rolativist metodlari ve anlasilmaz, bogucu kavramsallastirmalari ise beseri bilimlerde icinden cikilmaz girdaplara mahkum olmakla sonuclanmaktadir. Yapisalci ve muteakiplerinin akli ve mantigi yoksayip, insanin rolunu kucumseyen insaci yorumu hic olmadik durumlarin gorececilik perdesi altina itilip soyut mefhumlarla sihirbazcilik oynamaktan pek de farksiz gorunmuyor. Analojide hata olmasin; farkli acilardan bakinca Everest oldugundan daha yuksek veya alcak gozukebilir ama hakikat tek ve bir tanedir: Everest’in yuksekligi 8848 metredir.

Peki butun bu vaziyeti nicin bu kadar onemsiyorum? Dunyada sadece cok kisitli bir populasyonu ilgilendiren bu problemi nicin yaklasmakta olan mahkeme-i kubraymiscasina harlandiriyorum? Ne yazik ki turpun basi o kadar da ufak degil.  Julian Assange’in Feminizm’in Arabistan’i olarak niteledigi Isvec’te artik duyunca sasirmadigim bir baska entresanliga rastladim gecenlerde. Asagidaki ekran goruntusu olarak da yer alan habere gore gender studies kulvarinin en abuk tezleri bile muhim bir arastirma hususu olarak hukumet tarafindan bizzat destekleniyormus. Isvec’in diger Avrupa ulkelerine ve dunyaya bilhassa sosyal meselelerde ornek olarak gosterildigi goz onunde bulundurulursa dunyamizin halihazirdaki gidisata gore 20 yil sonraki hali Isvec’e bakarak anlasilabilir. Gidisat oyle ki Isvec onumuzdeki gunlerde feminist sebbihalarin istahlarini daha da kabartacak ve erkek egemen durusu yeniden ureten ayakta isemeyi yasaklayacak.

Sosyal demokrasi tikir tikir calisiyor

Sosyal demokrasi tikir tikir calisiyor

Bir baska husus ise internetlerde bolca paylasildigina sahit oldugum bir blog yazisi. Soz konusu yazida 19. yuzyil Feminizm’i New Left Review diskuruyla savunulmus. Katiksiz bir Feminizm savunusu uzerine artik cilki cikmis Fukocu iktidar cozumlemeleriyle bezeli, erkegin fiziksel gucuyle alegorik suslemeli bol ajitasyonlu ve huzunlu bir yukselis oykusu. Yesilcam dramlariyla buyumus Turk insani icin bir o kadar dramatik olmayabilir ama bu yaziyi okuyunca kendimi kadin cinsinin ezilen saflarina katilmamak icin zor tuttum. Oyle ki sozde evrimsel boyutuyla aciklanan kadin-erkek dikotomisinde seyregiden iktidar cozumlemeleriyle birlikte kendi cinsinizin caglar boyunca kadinlara cektirdigi eziyetlerin vicdan azabini zerrelerinize kadar hissediyorsunuz. Neyse bu kadar yeter gelelim 19. yuzyil feminizmi dedigim seye.

Screen Shot 2014-03-03 at 4.50.12

feminism-liberal-vs-postmodern19. yuzyil feminizmi simdiki radikal ama sozde degil ozde feministlerin ahvaliyle kiyaslayinca kulaga epey hos geliyor cunku 19.yuzyilda feministler postyapisalci soylem analizleriyle erkeklerin cukunu koparmaktan ziyade hukukun ustunlugu onunde kadin-erkek esitligini savunan kisilerdi. Bu nedenle ben onlari feminist olarak adlandirmaktansa kadin haklari savunucusu olarak etiketlemeyi daha makul buluyorum. Ilk feministlerden Harriet Taylor’in esi J.S. Mill’in felsefesi “bir insanin ozgurlugu geri kalan herkes karsi ciksa bile feda edilemez” uzerine kurulu iken 1960’lar sonrasi sekillenen Butler, Irigaray, Cixous uclusunun kollarinda buyuyen Feminizm ise kadin haklarindan ziyade soyut, masa basi teorileriyle gurultu kirliligi yaymaktan ve ifade ozgurlugunu kisitlayici adimlar icin basat rol ustlenmekten baska bir vazife edinmemistir. Bundan yaklasik bir sene once yazdigim ve yine feminist nefretini isledigim Ilerici Barbarizm adli yazida iyi feminist kotu feminist ayriminin bizi sadece politik dogrucu bir eblek haline donusturecegini, bu akimin hicbir nuvesine prim verilmemesi gerektigini belirtmistim. Zaten yukaridaki gorselden de anlasilacagi gibi Feministlerin patriyarkanin ya da onlara gore kotu feminist olan 19. yuzyil esitlikci ve liberal feministlerin sundugu gibi pastanin bir parcasinda gozleri yok, pastanin tumunu hem de hic olmadigi kadar kustah bir uslubu benimseyerek istiyorlar.

1620511_617487611640057_1842523077_n

Gunumuz feministleri tarafindan ballandirilan bir baska husus ise tecavuz. Onceki hususlardan farkli olarak maruz kalan kiside belki de hicbir zaman duzelemeyecek hasarlara yol actigi ve hayatinin geri kalaninin akisini degistirebilecegi icin oldukca muhim bir problem. Ne yazik ki feministler boylesine hassas bir meseleyi bile kendi ucuk kacik teorileri icin birer mezeden farkli gormemektedirler. Feministlerin olusturdugu yaygin kanaata gore kadin surekli tecavuz riski altindadir ve erkeklerin tek derdi fiziksel zorbaligini cinsel alana tasiyip kadini rizasi disinda cinsel iliskiye zorlamaktir. Hatta bazilari kantarin topuzunu oyle kacirmis olsa gerek ki, kadin beyaninin esas olarak alinmasinin olmazsa olmaz oldugu hususunda oldukca kendilerinden emin. En bastan beri feminizm’in sizi gerceklerden ve bilimsel bulgulardan uzak tutmak icin soyut kuramlarla zihninizi bulandirmaya calismaktan baska hicbir ehemmiyet ifa etmedigini anlatmaya calisiyorum. Tecavuzle ilgili bazi istatistiklere baktigimizda esasinda feministlerin meseleyi hic anlamadigi ya da hususi olarak carpitmaya calistigi uzerine hicbir suphemiz kalmiyor. Tecavuz genelde bir kadin problemi olarak yansitilmaya calisiliyor -ki degil, istatistiki bulgulara gore her 20 kadindan biri(%5) tecavuze ugradigini belirtirken bu oran erkeklerde ise her 21 kisiden biri olmus(%4.8). Yani aslinda her gun feministler tarafindan demoklesin kilici gibi basimizin ustunde sallanip duran tecavuz meselesinin pek cinsiyetle, iktidar cozumlemeleriyle, kadinin tarihsel ezilmisligiyle alakasi yokmus. Lezbiyenlerin kendi aralarinda tecavuz vakalari da feminist literatur tarafindan dimagimiza sokulan tecavuz kulturunun aslinda hic de oyle patriyarsik kollarin kendi iktidarini gayrimesru yollardan yeniden uretmesi(bu de ne demekse artik) manasina gelmiyormus. Pedofili vakalarinin %80’ine yakininda kadinlarin tacizin baslica faili oldugu gercegini goz onunde bulundurursak Feminizm’in iddia ettigi gibi meselenin pek de fallosentrik bir iktidar mucadelesi olmadigi asikar. Gecelim diger istatistiklere…

1964916_614392611949557_1148363169_n

Adi bir suc olarak tecavuzun cezasiz kalmamasi hepimizin ortak temennisi peki feministlerin oyle mi? Hayir, onlarin tek umursadiklari orada bir yerlerde uzerinden prim yapilabilecek tecavuz kurbanlarinin olmasi. Boylelikle kendi masabasi tevil ve kuramlarini tartismasi teklif dahi edilemez ayet-i kerime kiymetine tasimalarinin onu acilmis oluyor. Dunya’da polis tarafindan raporlanan tecavuz istatistiklerine baktigimizda ilk basta dikkatimizi ceken Feminizm’in Arabistani, Sosyal Demokrasi ve Ozgurlukler Cenneti Isvec’in listede ikinci sirada yer almasi oluyor. Feminen jihadistlerin bu kadar guclu oldugu bir ulkede oldukca sasirtici degil mi? Degil iste. Feministler tarafindan kadin beyaninin esas alinmasinin ne denli absurd sonuclara yol acabileceginin nicel gostergesi sadece. Dunyanin en muferreh ulkelerinden biri olan Isvec’te tecavuz kulturu(Bu da ne sikimse artik sanki cinayet kulturu, hirsizlik kulturu gibi bir sey varmis gibi)’nun bu denli yaygin olmasinin sebebi patriyarsinin artik dizginlenemez derecede azginlasmis olmasindan ziyade tecavuz taniminin oldukca genis tutulmasi ve beyanin her zaman kriminal olarak rapor edilmesi oldugu basit bir google taramasi ile ortaya cikarabileceginiz bir gercek.

Feministlerin en buyuk hobisi: Ruyada tecavuze ugramak

Feministlerin en buyuk hobisi: Ruyada tecavuze ugramak

The Air Force’un 556 davadaki sorusturmasinda tecavuz davalarinin %27’sinde kadinlar mahkemeden once yalan soylediklerini itiraf etmis. Daha da vahimi %60’i yalan ihbar verdiklerini mahkeme sirasinda kabul etmis.

Washington Post gazetesinin kesfine gore Fairfax kentindeki tecavuz davalarinin %40’i yalan ya da asilsiz imis. Yanlis ihbara yonelik guclu kanitlara ragmen, feministler mahkemelere ve kamuoyuna kadinlarin tecavuz hususunda yalan soylemeyecegini vurgulayarak baski yapiyormus. (Kaynak: http://www.warrenfarrell.org/TheBook/ )

Kadinin rizasi yokmus?

Kadinin rizasi yokmus?

Sadece tecavuz vakalari degil aile ici siddet vukuatlarinda da ihbarlarin ve suclamalarin cogunun duzmece oldugu yakin donemin epey tartisilan konularindan biriydi. Feminizm’in dayandigi tarihsel ve evrimsel aciklamalarin, kendini var ettigi tecavuz mitinin ve daha nice sayisiz firesini burada daha fazla saymakla vakit harcamayi gereksiz buluyorum.

Kadın ve erkek popülasyonları arasında istatistiki olarak kayda değer fizyolojik, nöropsikolojik, biyolojik farklar var. Bu farklar yoluyla kadın ve erkeğin soz konusu bilim dalları uyarınca farkli bicimlerde tasnif edilmesi pek de abes olan bir sey olarak gorulemez. Bu bilimsel gerceklerin isiginda radikal solcu ve feministlerin tezlerinin deneysel ve istatistiki cikarimlardan ziyade tamamen soyut, deneye tabi tutulmamis teorik kakofoniden ibaret oldugu gunumuzde daha da asikar gozukuyor.

“…Nobody cares about them [feminist academic writing]. That’s careerism. These poor women in academia have to talk this silly language that nobody can understand in order to be accepted, they think. If I read the word “problematize” one more time, I’m going to vomit. but I recognize the fact that we have this ridiculous system of tenure, that the whole thrust of academia is one that values education, in my opinion, in inverse ratio to its usefulness–and what you write in inverse relationship to its understandability.” – Gloria Steinem

Multikulti


Eger Islam ifade ozgurlugunden, escinsel evlilikten, kadin haklarindan, otenaziden, demokrasiden, bacondan ve temel insan haklarindan rahatsiz oluyorsa; bu bizim icin degisme zamani degildir. Bu Islam’in artik gitmesi gerektiginin gostergesidir. (Multiculturalism: A Free Pass for Islam)

Facebook’ta 5 Posta ile ustteki alinti uzerine multikulti uzerine bir tartismaya girdik. Tartisma epey uzadi ama ben cevap olarak yazdigim son yorumu arsivde dursun diyerek buraya koyuyorum.

Iskandinav ulkelerinde ve genel olarak Avrupa’da yasanan multikulti meselesinde esas problemin insanlari bogazlarindan birbirine baglayan refah sistemi oldugunu dusunuyorum. Normalde homojen bir ulke olmasi sayesinde ortak kader anlayisi olusturmus nordik refah sistemleri de aralarina farkliliklar girince sicacaklarinin farkinda olduklari icin multikulti’yi icat ettiler. Burada problem ve anlasamadigimiz nokta su sanirim: Esas olarak ve kendiliginden olustugu surece multikulti’ye karsi degilim ama Avrupalilarin kafasinda canlanan ve hulyalarini kurduklari multukulti pozitif ayrimci zirvaliklarla bezeli tutmayacak bir proje. Benim ve saniyorum ki senin de uzerinde uzlastigin multukulti ise zannediyorum ki ABD’de mevcut ama burada kucuk bi nuans var. ABD multikulti deryasi olmak icin oldukca genis sosyal ve ekonomik programlar dizayn etmedi, bunu bir proje olarak dayatmadi. Progressivismle kafayi bozmus bazi mustesna politikacilari saymazsak ABD kimseye birey olmasindan ote bir sey sunmadi. Burasi ozgur bir ulke ve senin kimliginin ne oldugunun bizim icin hicbir onemi yok dedi yurttaslarina. Hakikaten de oyle. ABD’de herkes Amerikan yurttasidir ama ayni zamanda -biraz solcu jargonla ifade etmek gerekirse- herkes otekidir. 3 nesildir ABD’de yasayan biri bile kendini ulkenin sahibi sanmaz, ne oldugunu sorarsan Akdenizliyim ya da Irlandaliyim gibi cevaplar verir. Keza muslumanlar icin de aynisi gecerli. 9/11 ve pesisira gelen kuresel terorle mucadele ataklarina ragmen multiculturalism ve islamofobi tartismalarinin nicin daha cok Avrupa eksenli oldugunu bi dusunelim. Cunku ABD’de kimse senin kimligine ve dis gorunusune bakmaz, tabi yukarida adini saydigim istisnalar disinda kimse sana kimliginden oturu pozitif ayrimcilik da yapmaz. ABD’de koktendinci egilimlere sahip muslumanlar bile ABD’nin kendi ulkelerine kiyasla dini acidan onlara daha buyuk ozgurluk sundugunu ve kimsenin de onlara karismadigini ifade ederler. Bunun aksine Avrupa’da ise genis bir sosyal guvenlik agi var ve bunun surdurulebilmesi icin de egitimsiz Afgan mucahitlere, Asyalilara, Afrikalilara vs ihtiyac var cunku Avrupanin kendisi artik uremiyor ve nufusu gittikce azaliyor. Multikulti de bu kilif altinda islamistlerin kendi ulkelerinde bile hayal edemeyecegi bir pozitif ayrimcilik sunma projesi, keza oteki gocmen gruplar icin de oyle ama Asyali bir budistin ya da afrikali paganistin 1500 yillik bir maziye sahip ve “onlari buldugunuz yerde oldurun” gibi direktiflere sahip bir kutsal ajandasi yok. Ha en fazla gettolasma sonucu banliyo isyanlari cikar ki bunlar birkac jenerasyon sonra entegrasyon surecinin tamamlanmasi ile birlikte cozulur gider ama Islamistler icin aynisini soylemek mumkun degil. 3 nesildir Britanya’da yasayan ve isinde gucunde olan benim musluman kardesim azicik cani sikilinca bakin neler yapiyor -> http://www.frontpagemag.com/…/muslims-shouting-allah…/

BgOVoD9CQAA2APC

Bunun disinda kacirilan bir baska husus ise Islamistlerin siklikla Batidaki koktendinci gruplarla karistirilmasi. Benim gercek koktencilere saygim var, cunku onlar sadece kendi ic huzurlarini tatmin etmeye calisirlar ve beni sadece dunya islerine fazla dusmus materyalist olarak gorurler ama Islamistlere saygim yok cunku Islam’in oldugu yerde ne senin savundugun non-agression(saldirmazlik) prensibi kalir ne de bireysel ozgurluk. Islam’i koktendinci bir grubun bagli oldugu dinden ziyade belli basli bir ajandaya sahip bir ideoloji olarak tanimlamanin zamani coktan geldi de geciyor, tipki Nazizm ve Komunizm gibi. Ha onun disinda kendi dininin buyruklarinin ezici kismini yerine getirmeyecek ve ortodoks Islam’a gore murted sayilacak namazinda niyazinda kendi halinde musluman olursa olsun yine de. Bu durum en fazla onlarin teorik olarak tutarsiz ve politik dogrucu olduklarini gosterir, en azindan kimse ondan olmadigim icin beni oldurmeye veya donusturmeye calismaz. Bu konuda sozu her ne kadar pek sevmesem de Amerikan Okan Bayulgen’i Bill Maher’e birakiyorum. https://www.youtube.com/watch?v=vs1_hePl_1k

failed

Avrupa multikulturalizminin bir baska problemi de kimlik siyasetine dayali olarak tanimlanmasi. Gecenlerde soyle bi habere rastladim(http://t24.com.tr/haber/cingenelerde-kimlik-bilinci-roman-acilimiyla-olustu/250534). Kimlik politikalari 1960’larda yapisalci ve yeni solcu hareketlerin yukselise gecmesiyle birlikte epey populer hale geldi. Ortodoks Marksizm’in pabucunun dama atilmasiyla birlikte sol ekonomik ve siyasi arenadan kulturel calismalara ve edebiyat teorilerine batti. Artik Sol icin muhim olan isci sinifi degil, kadinlar, escinseller, siyahlar, azinliklar ve ogrenciler yani toplum tarafindan oteki olarak konumlandirildigi iddia edilen gruplar olmustu. Oteki uzerinden olusturulan politik ajandalarin ne kadar dandik oldugu hususunda hepimiz mutabikiz sanirim. Yeni solcu kulturel marksistlerin ve modern liberallerin pozitif ayrimciliga dayali, esitlikci, adil utopyalarina sadece guluyorum. Bunun disinda Hollanda’da Wilders ve Britanya’da UKIP gayet liberter temalar esliginde siyaset yapan iki olusum. (Le Pen hakikaten sikintili bi isim ama acikcasi islamist yayilmaya karsi benim icin useful idiot olabilecek biri, onun disinda soylediklerinin pek kaale alinmasini gerektirecek bir durum yok.) UKIP onumuzdeki yillarda Britanya’yi epey sallayacak gibi duruyor. Son 2-3 yilda oylarini uce katladi ve boyle giderse ‘vergiler %45 mi olsun %50 mi olsun‘ diye tartisip duran labour-conservative party ikilisinin monotonlugundan bizi cekip alacak radikal hamleleri var. http://en.wikipedia.org/…/Opinion_polling_for_the_next…

Ek: Belcika’daki gocmen teroru icin izleyiniz: http://www.theguardian.com/world/video/2012/aug/03/femme-de-la-rue-sexism-brussels-video