Fanus


“Yoksul olan herkes hayal kırıklığına uğramış değildir. Şehrin kenar mahallelerinde yaşayan yoksullardan bâzıları, kendi uyuşmuş hayatlarından şikâyetçi değildirler. İçinde bulundukları çukurun dışındaki bir hayâtın düşüncesi, onların tüylerini ürpertir. Açlıktan ölmenin sınırında yaşayan yoksulların hayâtı, gâyeli bir hayattır. Yiyecek ve yatacak yer bulmanın amansız mücâdelesine girişmiş olanlar, boşuna çaba harcamış olma hissine hiçbir zaman yakalanmazlar. Varılacak amaçları maddî ve âcildir. Her yenen yemek, onlar için bir amacın gerçekleşmesidir; tok karna yatağa girmek bir zaferdir ve açıktan gelen her beleş şey bir mûcizedir. Köle hayâtı yaşayanlar yoksuldurlar; buna rağmen köleliğin yaygın olduğu ve uzun süre devâm ettiği yerlerde bir kitle hareketinin doğması zayıf ihtimaldir. Köleler arasındaki mutlak eşitlik ve köle mahallelerindeki samîmî sosyal ilişkiler, ferdin hayal kırıklığını önler. Köleliğin yerleşmiş âdet hâline geldiği bir toplumda başkaldıranlar, yeni köle olanlarla kölelikten hür bırakılanlardır.  (Eric Hoffer – Kesin İnançlılar)

Aşağı yukarı beş senedir aktif bir sosyal medya kullanıcısıyım ve bazen bu tarz ortamlardan çok sıkılıyorum. Sürekli kendini tekrarlayan benzer icerikte espriler ve gündemler görmek beni boğuyor. Hayatta yapabileceğimiz onca güzel şey varken niçin saatlerimizi ekran başında harcıyor olabiliriz ki? İnsan ilk başta bu kadar zaman harcadığımıza göre burada epey mühim işlerin döndüğünü düşünüyor, ama gün boyu gözümüzün önünden akan, sürekli ısıtılan ve birbirinin kopyası gündemlerden başka bir şey değil gibi duruyor. Gelgelelim, bunların hiçbiri sosyal medya ve internetin muazzam bir güce sahip olduğu gercegini gölgeleyen şeyler değil.

Değişik bir zamanda yaşıyoruz. Ağzımızı kıpırdatmadan gün içerisinde binlerce kişiye seslenebiliyor ve onlarla iletişime geçebiliyoruz. Dışarıdan yalnızlık gibi görünen halimizin aslında daha önce hiçbir zaman elde edemediğimiz sosyalleşme ortamının ayağımıza gelmiş versiyonundan başka bir şey olmadigini soylemek mumkun. Evet bu sosyalleşmenin ta kendisi ancak geleneksel olanından biraz daha farklı; çünkü burada insanları çoğu kumar olan olasılıklar sonucunda değil bizzat kendi tercihlerinizle tanıyorsunuz ve bu da gündelik hayatınıza nazaran gayet steril bir (sanal) çevreniz olmasına imkan veriyor. İnternet sayesinde hayranı olduğunuz metal grubunun, desteklediğiniz siyasi partinin, taraftarı olduğunuz basketbol takımının, hoşlandığınız türde kızların bulunduğu çevreye dahil olmanız olaganustu bir şekilde kolaylaştı ve bu da bir müddet sonra internet müdavimleri için artık geri dönüşü olmayan bir gettolaşma sürecinin içerisine girmelerine sebebiyet verdi. Bir müddet sonra burası öyle bir yere geldi ki pek çok insan içinde bulunduğu dünyanın ya da toplumun değerlerini sadece buradaki dar çevresini göz önünde bulundurarak algılamaya başladı. Sosyal medya artık pek çok insan için bir fanustan farksız. Zamanımızın çoğunu burada neredeyse görüşlerinin cogunu bildiğimiz ve hemfikir oldugumuz insanlarla  aynı şeyleri tekrarlayarak harcıyoruz, daha da kötüsü bir müddet sonra içinde bulunduğumuz toplumu da bu şekilde algılamaya başlıyoruz.

Lafı iyice uzatmadan konuya gireyim. Bizim büyük birader her zamanki içtenliği ve samimiyetiyle  gene bir şeyler demiş ve bunun üzerine geçtiğimiz günlerde Twitter’da epey fırtına kopmuş. Başbakan gündem belirliyor lütfen gazına gelmeyin diyeni mi ararsın, bu demeçlere binbir kulp bulmaya çalışanı mı ararsın yoksa ağzına geleni RTE’ye söyleyen mi ararsın. Sosyal medya kullanicilarinin cogu dün gayet hararetli bir şekilde bu konuyu tartıştı. Açıkçası Tayyip Erdoğan’ın bu açıklamaları yaparken bazılarının iddia ettiği gibi gündem belirleme telaşı güttüğünü düşünmüyorum. Bana kalirsa kendisi bu tip açıklamalarında son derece içten davranıyor. Ne yazık ki ona tepki gösteren bizler için aynı şeyi söylemek mümkün değil.  Ne diyorduk? Aslında burada hepimiz kendi damak tadımıza göre derebeyliğimizi kurmuş insanlarız. Gün boyu kendi fikirdaşlarımızla cirit atınca bir müddet sonra gündelik hayatta gayet normal karşılaşabileceğimiz bir şey burada heyheylenmemize sebebiyet veriyor, yeri geliyor bizi çileden çıkarabiliyor. RTE’nin açıklamaları da bundan farklı değil. Hepimiz farkındayız ki aslında yakın çevremizde dahi RTE gibi düşünen sürüyle insan var. Ancak sosyal medya aracılığıyla o çevreden  o kadar soyutlanmışız ki buna benzer sözleri halkı temsilen kameralar karşısında konuşan birinden duyduğumuzda çıldırıyoruz. İşte içine hapsolduğumuz fanusun hikayesi de burada başlıyor. Çünkü bu artık sadece toplumda soyutlanmayı değil aynı zamanda olmayan bir dünyayı kurgulamamıza yol açıyor. Artık dünyamızı Twitter’da takip ettiğimiz 300 kişiye ve FB’taki 500 arkadaşımıza göre şekillendiriyor ve tüm toplumu buna göre okuyoruz. Hal böyle olunca bazen sekanslar uyuşmuyor ve dün olduğu gibi çatlaklar ortaya çıkıyor. Halbuki buradaki herkes farkında ki aslında yan komşusu emekli teyze de, her gün sigara aldığı büfeci de pek çok konuda benzer şekilde tahammül edilemez görüşlere sahip ama fanusa bir kere girince içinden çıkmak o kadar da mümkün olmuyor. Çoğumuz toplumun çevremizdeki insanlar gibi liberal, işçi hakları savunucusu ya da seküler olmasını umuyoruz, daha doğrusu böyle olduğunu kafamızda kuruyoruz ve bu kurgusallığa ilk başta da kendimiz iman ediyoruz. Esasında halimiz 1970’lerde dağa taşa parça yapan punk-rock gruplarının başa Iron Lady gelince kendilerine somut hale bürünmüş bir şeytan seçmelerinden pek de farksız değil. Hepimiz her gün defalarca kez karşılaştığımız ama gıkımızı dahi çıkaramadığımız şeyleri samimi bir şekilde ifade eden RTE gibi gayet popüler bir ikondan hincimizi çıkarıyoruz. Çünkü içinde bulunduğumuz fanusta herkes o kadar öfkeli ve bir o kadar kararlı ki Twitter’da yazdığımız 3-5 sinkaflı sözün mutakabiliyetinin olmadığının farkındayız.

Aslında hiç yeri ve zamanı değil ama aynı tabloyu Gezi Parkı olaylarında da görmek mümkündü. Klişe olan “ilk 3 gün ben de destekledim” beyanının tersine ben Gezi Parkı olaylarının ilk uc günü için pek de müspet görüşlere sahip değildim. Benim için Gezi Parkı olayları her fırsatta tribünlere göz kırpan şovmen ruhlu bir vekilin çalışmayan dozerin önüne yatmasından; ekoterörist ve vejeseksüel birkac eylem adamının tantanasından başka bir şey değildi. Hatta olayların ilk alevlendiği 29 Mayıs gününde yandaki memeyi yapmış ve kurumsallaşmış bir diktatoryanın bu tip aktivist aksiyonlarıyla sarsılamayacağını belirtmiştim.

Gezi olayları ilk başladığında yaptığım bir meme

Gezi olayları ilk başladığında yaptığım bir meme

Benim için işin rengi ise gene çok farklı olarak beyaz yakalıların sokağa dökülmesinden sonra değil 1 Haziran günü Tayyip Erdoğan’ın olaylar başladıktan sonraki ilk verdiği demeçte değişmişti. Akaretler’deki evimin önünde her gün patlayan yüzlerce biber gazı kapsülüne karşı kılım kıpırdamazken RTE ne demiş olabilirdi de bir anda ben bile ürpermiş olabilirdi ki? Evet hepinizin de bildiği gibi ilk kez hepimiz 7/24 başımızda dikilen cadaloz bir dadıdan farksız olan bir başbakanın korktuğuna şahit olduk. RTE, korkmuştu hem de hiç beklemediğimiz bir anda korkmuştu. İşte Gezi eylemcileri için ilk kritik hata da burada başladı. Hemen hemen hepsi haklı, vicdanlı, onurlu, hassasiyet sahibi vs. oldukları için RTE’nin korktuğu gibi bir yanılgıya kapıldılar ama esasında RTE’yi korkutan şey eylemcilerin sahip olduğu güçtü. İktidarı boyunca defaatle darbe teşebbüsü ve cumhuriyet mitingleri gibi binbir kitlesel eylem atlatmış olan bir başbakan ilk defa dehşete kapılmıştı. Gezi olayları sırasında aktif olarak sosyal medyada yer almasam da bir diğer gözlemlediğin dokunaklı durum ise o anda olaylar içinde olanların ciddi ciddi bazı şeylerin değiştiğine olan inançlarıydı. Hemen hemen dakika başı “Bu ülkede artık devrim oluyor“, “Ya tayyip gidecek ya da biz artık geri dönüş yok” minvalinde yazılan şeyler okumak mümkündü. Eylemcilerin çoğu bu havadayken memleketlerindeki akrabalarının çoğunun hiçbir şeyden haberi olmaması içlerinde bulundukları fanusun onları nerelere kadar sürükleyebileceğinin göstergesiydi. Dile kolay benim açımdan da ironik bir durumdu. Aktivizmin serserilik ve hergelelikten başka bir şey olmadığını düşünen benim gibi biri için 1 Haziran’daki RTE oldukça yıkıcıydı. Zaten sonradan öğrendiğimize göre o günler RTE ve fanboylari için de epey dehşetli geçmişti. Gelin görün ki Gezi rüyası fazla uzun sürmedi. Haziran’ın ortalarına doğru eylemcilerin büyük kısmını oluşturan öğrenciler memleketlerine dağıldı, havalar ısındı ve olaylar duruldu. Hiç kimsenin ummadığı bir anda gayet de spontane ve güdümsüz gelişen olaylar, gene güdümsüz ve lidersiz olmasından dolayı uzun soluklu olamadı ve bir müddet sonra geriye sadece ölenler ve arkalarına bıraktıkları kültleri kaldı.

Aktivizm'in ABC'si

Aktivizm’in ABC’si

Buraya kadar her şey anlaşıldı sanırım, peki ne yapmalı? Ben öyle modellemeleri, uzun uzun ayrıntılı sistem analizlerini sevmem. Size söyleyeyim, kısa-orta vadede yapılacak şey belli: Lokalleşme ve ardından gelecek Gettolaşma.  Şunda hepimiz hemfikirizdir diye düşünüyorum: Aynı anda hem Kars’a hem Antalya’ya hükmeden tek merkezden yönetim şu an da içinde olduğumuz histeri krizinin en büyük sebebi. Onun için ister adını yerinden yönetim koyun ister adem-i merkeziyetçilik hepimize rahat nefes aldıracak çözüm buradan geçiyor. Bu günden sonra yüz milyonları ilgilendiren makro planlar üzerine kafa yormak yerine içinde bulunduğumuz fanusu daha müferreh kılmak için çalışmak gerekiyor. Nordik ülkeleri gibi başarısız olmaya mahkum çokkültürlü makro projeler peşinde koşmak yerine herkesin kendi gettosunda yaşadığı olabildiğince yerelleşmiş fanuslarda yaşamak hepimiz için daha iyi olacaktır.

Neoliberalizm’in yukarıda bahsettiğim Lokalleşme sürecini de içeren üç aşamalı bir projesi vardı. İlk aşamada ülkeler küreselleşecek, ikinci aşamada bunun sonucunda ulus devletler zayıflayacak ve son olarak lokalleşme gelecekti. İlki hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar başarılı oldu. Bugün Kuzey Kore dışında küresel ekonomiye entegre olmakta direnen bir ülke yok, Küba bile küreselleşmiş piyasanın bereketinden nasiplenebilmek için geçtiğimiz yıllarda bir dizi reformu yürürlüğe soktu. Ne yazık ki Neoliberalizm ulus devletlerin karizmasını sarsmakta pek de başarılı olamadı. Günümüzde ulus devletler hala daha güçlü ve her geçen gün uluslaşma sürecine giren etnisitelerin sayısı artıyor. Zaten 2008 Bankacılık Krizi’nden sonra Neoliberalizm de eskisi kadar seksi değil. 2008 sonrası reçete olarak görülen Refahçı sistem ise makyajla süslenilmiş 65’lik fahişeden farksız. Obamacare tartışmaları sırasında da açık açık gördük. Illinois ile Kansas’ı aynı kefeye koyup 300 milyon insanı bir torbaya sokmak artık pek başarılı bir politika sayılmaz. Avrupa Birliği vatandaşı olan bir Polonyalının Yunanistan’ın ücra bir kasabasında kanserden bitap düşmüş birini pek umursamadığını artık açıktan itiraf etmenin zamanı geldi. Yüz milyonları içine alan nesiller arası sosyal sözleşme teorilerinin pek de sürdürelebilir olmadığı önümüzdeki yıllarda daha yüksek sesle dillendirilecektir. İnsanların tesadüfen içlerinde doğdukları milyonların kaderine rıza göstermesi de bundan sonra pek de mümkün olmayacak. İnsanlık durumunu geliştirmeye yönelik makro projeler peşinde koşanlar hep vardı bundan sonra da olacaklar ama özgürlüğün tadını sanal dünyada da olsa bir kere tadan insanları bundan sonra milyonlarla beraber yürümeye ikna etmek pek de kolay olmayacaktır. İnternet ve sosyal medya aracılığıyla hepimiz kendi çapımızda bir yerelleşme ve polarizasyon süreci yaşadık. Hepimiz artık gündelik hayatımıza göre daha mutlu olduğumuz fanuslar içinde her gün birtakım insanlarla etkileşim halindeyiz. Halihazırda durum buyken Büyük Birader’in çıkıp içinde Nişantaşılı Club Boy’un da Batmanlı Mele’nin de yer aldığı geniş bir havuz hakkında kafasına göre ahkam kesmesi dün olduğu gibi pek çoğunuzun şalterlerinin devre dışı kalmasına sebebiyet veriyor. RTE böyle şeyler söyleyemez, böyle saçmalık mı olur diye çıkışmak oldukça gereksiz. Hepimiz biliyoruz ki Anadolu erenleri arasında böyle düşünen milyonlar var ve bu durumda yapılması gereken şey herkesin kendi kaderini tayin etmesinden başka bir şey değil. Bırakınız Konyalı hacı amcalar kendi gettolarında kimin nasıl yaşayacağına karar versin, zaten ömrümüzde bir kere bile yolumuzun düşmeyeceği hatta varlığından bile bihaber olduğumuz yerler hakkında endişe duymanın da artık ne kadar gereksiz olduğu yakında anlayacaksınız.

Lokalleşme hususunda kendimden örnek vermek gerekirse mesela ben İslam’la yıldızı kesinlikle barışmayacak biriyim, kişisel çevremde de Müslümanların olmasından huzursuzluk duyuyorum(Kaldı ki onlar da bana bayılmıyorlar). Bu durumda elime AK-47 alıp dünyada sayısı milyarı bulan 72 mezhepten Müslüman’ı vuramayacağıma göre bir noktadan sonra yolların ayrılması her iki kutup için de faydalı olacaktır. Bırakınız Müslüman kendi gettosunda şeriat hukukunu da çağ dışı ritüellerini de uygulasın. Üstelik zamanla çok merkezli hukuk sisteminin de önü açılacaktır. Tek ve bütün bir Türkiye’dense özgür, kapalı, sansürcü vs. gibi mini bölgelere bölünen bir Federe Türkiye şimdikinden kat be kat daha evladır. Onun içindir ki AKP iktidarından ve bilahare tüm beylik iktidarlardan sıkılanlar için kurtuluş yolu daha planlı, daha büyük, daha refahçı, daha paternalist ve daha demokratik yönetimlerden ziyade daha özerk, düşük vergi alan, katastrofik durumlara biraz daha hoşgörülü bir yönetimden geçiyor.

Esasında sadece son 30-40 senedir uydu yayınları ve araştırmacı habercilik sayesinde parası olmadığı için Erzurum’da kanserden vefat edenlerin dramını izleyebiliyoruz ve benzer trajedilerden haberdar oluyoruz -ki aslında gerçekte orada ne olup bittiği pek de umurumuzda sayılmaz. Hal böyleyken ömrümüzde bir kere bile görmeyeceğimiz insanlarla ve topluluklarla aynı sosyal ve ekonomik politika havuzunda buluşmak oldukça absürd kaçıyor.

İnternet sayesinde hepimiz daha önce sahip olamadığımız fanuslara sahip olduk. İnternete bağımlı olduk çünkü gündelik hayatta hiç olamadığımız kadar burada özgürdük ve özgürlük de bağımlılık yapan bir şeydir. Gündelik hayatın binbir türlü absürdlüğünden burada oluşturduğumuz dar çevreyle sıyrılmaya çalışan insanlar kümesinden başka bir şey değiliz ve görünen o ki en azından sosyal medya üzerinde hiçbirimiz bu durumdan rahatsız değiliz. Normalde canımızı sıkacak bir dolu zırvalıktan münezzeh steril bir ortam yaratmanın tadını bir kere tattık, bundan sonra geriye sadece fanusumuzu yaşamımızın değişmez bir parçası haline getirmek kalıyor.

Not: Bu yazi yayinlandiktan 3 ay sonra Twitter’daki siyasi polarizasyon uzerine yapilmis cesitli arastirmalar yayinlandi. Ingilizcesi olanlar icin linkleri asagida paylasiyorum:
1) Turns out Twitter is even more politically polarized than you thought

2) The Filter Bubble: What the Internet is Hiding From You

3) Mapping Twitter Topic Networks: From Polarized Crowds to Community Clusters

Reklamlar

Fanus” üzerine 3 düşünce

  1. ali

    Bebeğim yolların ayrılması fikri çok çekici; lakin güçlü olan ve kendine benzetme konusunda kışkırtıcı arzulara sahip güçlüyü, erki bu konuda nasıl ikna edeceğiz. Bu serzeniş de “karışmasana bize yaa..” serzenişine benzemiyor mu? Adam karışacak tabi, varoluşu bu sömürgecilikle şekillenmiş zaten. Balık hafıza sendromunda, güçlü olanın propagandası dakikasında fikirleri söylemleri değiştirebilir. (Güçlü bir değişimden söz etmiyorum tabi, gündem meyvesi yemekten bahsediyorum) Yani o gezi olayları sırasında, güçlü olanın ötekiler olduğu sanısı yaygınlaştı, ötekiler, yani biz. Fanuslar camdan değil, birbirini içine alabilecek esnek ve şekil değiştirebilir yapıda. Ya o alacak bizi içine bu güçle, ya da biz (alamayacağımız gün itibariyle aşikar) direneceğiz. Direnişin anlamı da buydu haziran ikibinonüçte, ve artçı propaganda saiklerinde.
    Saygılar, sevgiler.

    Beğen

    Cevapla
  2. Geri bildirim: Duyarli Olmanin Verimsizligi | Sakızlı Ohannes Paşa

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s