Son Moda Saçmalar & Kafa Ağrıtan Zırvalar


Toplumda otorite, hayranlık ve korku uyandırdıkça ortaya çıkan dayanaksızlıkla bulanıklık tutucu eğilimleri artırır. Çünkü açık seçik, mantıksal düşünüş bilgi birikimine yol açar (doğa bilimlerinin gelişimi buna en iyi örnektir) ve ilerleyen bilgi er geç geleneksel düzeni yıpratır. Oysa bulanık düşünce kimseyi bir yere götürmez, dünyayı hiç etkilemeksizin sürekli hoş görülebilir.

Stanislav Andreski, Social Sciences as Sorcery (1972, s.90)

Sokal Vakası’nı  hepiniz muhakkak duymuşsunuzdur. İş bu yazı da söz konusu vakanın üzerine kaleme alınan ve gene Alan Sokal tarafından yazılan kitabın hakkında bir görüş belirtirken kitabın içindeki mühim pasajları da internette permalink olarak bulunması gerektiğini düşündüğüm için buraya koydum. Kitabın hepsini okumak isteyenler ise buraya tıklayabilir.

Hikayeyi biliyorsunuz. Sokal, bilhassa Beşeri disiplinlerde baskın olan ve doğa bilimlerine meydan okuyan  postmodern tutumdan rahatsız olmuştur ve bu durumu eleştirmek için Social Text adlı kültür araştırmaları yapan bir dergiye postmodernist bir üslupla yazılmış parodi bir makale yollar. Üzerinden biraz zaman geçtikten sonra da yazdığı makalenin tamamen gırgır amacı güttüğünü söylemiş ve ortalığı bir daha sakinleşmemek üzere karıştırmıştır. Parodiden sonra bir anda eleştiri okları dekonstrüksiyoncu akımın babası Derrida’ya dönmüş. Fransız felsefecinin Amerikan dergilerin boy boy karikatürleri çıkmış ve zatialilerinin doğrudan kendisini tiye alan onlarca paragrafa rağmen parodiye yönelik tek eleştirisi “genç fizikçinin kariyerini tehlikeye atacak böyle bir hamlenin üzücü olması” olmuştur.

Sokal ve ortağının Entelektüel Pozlar adlı kitaplarının Fransa’da yayınlanması kimi aydın çevrelerde ufak bir fırtına kopardı. İkili bir yazara göre “çağdaş Fransız felsefesinin köhne bir saçmalık yığını” olduğunu gösterirken bir diğer yazara göre ise aşk mektuplarında dil bilgisi yanlışlarını düzelten, mizah duygusundan yoksun ukalâ bilim adamları olmakla itham edilmişlerdir. İkiliye göre ise bu iki yaklaşımda meseleyi hakkaniyetli bir şekilde ele almaktan yoksunken ikili Lacan, Kristeva, Irigaray, Baudrillard ve Deleuze gibi ünlü entelektüellerin sürekli, defalarca bilimsel kavramların ırzına geçtiğini belirtmektedirler. Bu yazarlar çoğu zaman ya en küçük bir açıklama yapmadan bilimsel fikirleri tümüyle bağlamları dışında kullanmışlar ya da bilimsel jargonu bilim adamı olmayan okurların karşısında, ilintisine ya da anlamlarına bakmadan atıp tutarak kullanmışlardır. Sokal&Bricmont ikisi şöyle devam ediyor ardından: “Gödel kuramının ya da görecelik kuramının sosyal bilimler üstünde acil ve derin bir etkisi olsaydı, seçim aksiyomu şiir incelemelerinde kullanılabilseydi, topolojiyle insan ruhunun bir ilişkisi olsaydı, bizim gibi matematikçiler ve fizikçiler için fena mı olurdu? Ne yazık ki işler böyle değil.”

Kitabın ikinci hedefi ise epistemik görecilik. En azından açıkça dillendirildiği
zaman Fransızcadan çok iİgilizce konuşulan yerlerde daha yaygın olan, (başka şeylerin yanı sıra) çağdaş bilimin bir “mit”ten, bir “anlatı”dan ya da bir “toplumsal oluşum”dan başka bir şey olmadığını iddia eden inanç. Bazı gülünç çarpıtmaların yanı sıra (örneğin Irigaray) postmodernist ve kültür araştırmaları çevrelerinde çok sık görülen akıl karışıklıklarını da didikliyor kitap. Örneğin, köktenci göreciliği desteklemek için bilim felsefesinden yanıltıcı olarak aktarılan, kuramların delillerle yeterince belirlenemeyeceği ya da gözlemlerin kuramlarla yüklü oluşu gibi düşünceleri inceliyor. Böylece bu kitap iki ayrı -ama birbiriyle ilişkili- işi bir arada sunuyor. Önce Sokal tarafından çok fazla uğraşmadan keşfedilen ağır tecavüzler koleksiyonu kitabın başındaki “son moda saçmalar” kısmı işleniyor sonra da epistemik görecilik ve “postmodern bilim” hakkındaki yanlış kavramlandırma konusundaki eleştirileri sunuyor yazarlar.

Epistemik göreciliği kabul edersek bilimsel fikirlerin yanlış yorumlanmasına üzülmemiz gerekir, çünkü onlar da yalnızca bir başka “söylemdir”. Elbette bu kitap bazı münferit kötüye kullanmalara dikkat çekmekten ziyade mistifikasyon, kasten muğlak dil kullanımı, karmakarışık düşünce ve bilimsel kavramların kötüye kullanımı gibi konulara dikkat çekmek için yazılmış. Sokal’ın aldatmacasının alevlendirdiği tartışmalar giderek daha geniş, daha zayıf ve ilgisiz bağlantıları kapsamaya da başlıyor. Artık yalnızca bilimsel bilginin kavramsal durumunu ya da Fransız postyapısalcılığmın meziyetlerini değil, bilim ve teknolojinin toplumsal rolünü, çok kültürlülük ve “siyaseten doğruluğu” , akademik sola karşı akademik sağı ve kültürel sola karşı ekonomik solu da kapsıyordu. Bu kitap ise bu meselelerin çoğuyla ilgilenmediğini defaatle altını çiziyor. Yazarların Lacancı matematik ya da gözlemin kuram yüklü olması hakkındaki düşüncelerimiz ne olursa olsun, askerî harcamalar, ulusal sağlık sigortası ya da eşcinsel evliliği üzerine istedikleri söz konusu olduğunda çelişkinin adı dahi geçmez. Zaten Sokal kitapta da defaatle belirttiği gibi bu parodiyi Akademik Sağ’ın Postmodernizme üstünlüğünü kabul ettirmekten ziyade Sol’u Soldan korumak için yazdığını vurgulamıştır.

Şimdi “bilim savaşını” bir yana bırakıp bu kitapta sözü edilen ve doğa bilimleri ile beşeri bilimler arasındaki ilişkiye değinen metinlerden nasıl bir ders çıkarılabileceğine bakalım.

1. İnsanın neden bahsettiğini bilmesi gerekir: Doğa bilimleri konusunda konuşmakta diretenlerin – ki kimse bunu yapmak zorunda değildir – biraz bir şeyler bilmesi, bilimler ya da onların epistemolojisi konusunda gelişigüzel sözler söylemekten kaçınması gerekir. Bu, ilk bakışta apaçık gibi görünebilir. Ama kitapta sunulan metinler bunun çoğunlukla ünlü entelektüeller tarafından bile gözardı edildiğini gösteriyor. Doğa bilimlerinin içeriği hakkında felsefe yapmak elbette doğaldır. Bilim adamlarının kullandığı yasa kavramı, açıklama, nedensellik gibi birçok kavram gizli belirsizlikler içerir. Bunların felsefî yansımaları bu düşüncelerin arındırılmasını sağlayabilir. Ama bu konuları doğru dürüst ele alabilmek için ilgili bilimsel kuramları ister istemez teknik düzeyde, derinlemesine anlamak gerekir. Popülarizasyon düzeyindeki yüzeysel bir anlayış buna yetmez.

2. Çetrefilli ve karanlık olan her şey zorunlu olarak derin anlamlar taşımaz: Konularının doğası gereği anlaşılması güç olan söylemler ile boşluklarını, bayağılıklarını sunumundaki karanlığın ardına ustaca gizlemiş söylemler arasında çok büyük fark vardır. (Bu sorun yalnız sosyal bilimlere ya da beşeri disiplinlere özgü değildir. Matematik ya da fizikte de gereğinden çok daha karmaşık bir dilin kullanıldığı bir çok makale vardır.) Elbette insanın bu iki tür söylemden hangisiyle karşı karşıya olduğunu ayırt etmesi her zaman kolay değildir. Bu nedenle karanlık, bulanık bir jargon kullanmakla suçlananlar kendilerini, doğa bilimlerinin de öğrenmesi yıllar alan bir teknik dil kullandığını öne sürerek savunurlar. Yazarlara göre ise her şeye rağmen, anlaşılması güç olan bu iki tür söylemi ayırt edecek bazı ölçütler vardır. Birincisi, anlaşılma güçlüğünün ardında gerçekten anlamaya değer bir şeyler bulunduğunda, bu kuramın hangi olguları açıkladığını, belli başlı sonuçlarının neler olduğunu, onu destekleyen başlıca savları ilkel bir düzeyde de olsa basit terimlerle açıklamak genellikle olanaklıdır. Örneğin çoğu kişi bir biyoloji eğitimi olmamasına rağmen bu alandaki gelişmeleri, popüler ya da yarı popüler kitapları okuyarak basit bir düzeyde izleyebilir. İkincisi, bu durumlarda bizi konuyla ilgili çok daha derin bilgilere götüren -biraz uzun da olsa- açık seçik bir yol vardır. Buna karşın karanlık, bulanık söylemler anlaşılabilmeleri için sanki okurdan bir nitel sıçrama yapmasını ya da anlamın okura malum olmasını beklerler. Bu durumda insanın aklına ister istemez çıplak kralın görünmez giysileri geliyor.

3.Bilim bir “metin” değildir: Doğa bilimleri beşeri bilimlerde kullanmaya hazır metaforlarla dolu bir depo değildir. “Belirsizlik”, “süreksizlik”, “kaos” ya da “doğrusal olmayışlık” gibi birkaç sözle özetlenebilen genel “temaların” bilimsel kuramlardan çekilip çıkarılarak yalnızca sözel açıdan değerlendirilmesi bilim adamı olmayanlara cazip gelebilir. Ama bilimsel kuramlar romanlar gibi değildirler. Bilimsel bağlamda bu sözcükleri günlük anlamlarından ince ama hayati olarak ayıran, yalnızca karmaşık bir kuramlar ve deneyler ağı içinde anlaşılabilen özel anlamları vardır. Bunların yalnızca eğretileme olarak kullanılmaları insanı saçma sapan çıkarımlara götürebilir.

4. Doğa bilimlerini taklit etmeyin: Sosyal bilimlerin kendilerine özgü soruları, çalışma yöntemleri vardır; fizik ya da biyolojideki (gerçek ya da hayali) her “paradigma kaymasını” izlemek zorunda değildirler. Başka bir deyişle her araştırma alanında yeğlenen yaklaşım biçimi incelenen olguların özellikleriyle belirlenmelidir. Örneğin psikologların, kendi alanlarında “gözlenenin gözlemciden etkilendiğini” söyleyebilmeleri için kuantum mekaniğine başvurmaları gerekmez. Psikolojide iyi bilinen bu durum, elektronların ya da atomların davranışından bağımsızdır. Ayrıca fizikte bile hâlâ tümüyle anlaşılamamış olgular dururken insana ilişkin karmaşık sorunlarla uğraşanların doğa bilimlerini taklit etmesi için bir neden yoktur. En azından şimdilik kesin bir biçimde anlaşılamayan kimi beşeri sorunlar hakkında bilimsel olmayan bir kavrayış edinebilmek için sezgiye ya da edebiyata yönelmenin hiçbir sakıncası yoktur.

5. Otoritenin savları karşısında uyanık olun: Beşeri bilimler doğa bilimlerinin tartışılmaz başarısından yararlanmak istiyorlarsa bunu bilimdeki teknik kavramları doğrudan alıp uygulayarak yapamazlar. Ama pekâlâ doğa bilimlerinin kimi yerleşik yöntemsel ilkelerinden esinlenebilirler. Örneğin şu ilke ile başlayabilirler: bir önermenin geçerliliği, söz konusu olan olgusal gerçekler ile o önermeyi ayakta tutan uslamaya dayanarak belirlenir. Bu değerlendirme, önermenin yandaşlarının ya da karşıtlarının kişisel özelliklerinden ya da toplumsal konumlarından bağımsızdır. Bu elbette yalnızca bir ilkedir, pratikte doğa bilimlerinde bile her zaman evrensel olarak işlemez. Bilim adamları da sonunda insandır. Modalara kapılabilir, dahileri gözlerinde fazla büyütebilirler. Ama buna rağmen, dinî metinlerin tefsirine (geleneksel anlamda dinî olmayan kimi metinler de pekâlâ bu rolü üstlenebilirler) ya da otoritenin savlarına karşı haklı bir güvensizlik duymak “Aydınlanma’nın epistemolojisinden” bize miras kalmıştır. Yazarlar buna ek olarak Paris’te fizik bölümünü parlak bir dereceyle bitirdikten sonra felsefe, özellikle de Deleuze okumaya başlamış bir öğrenciyle tanıştıklarını ve Deleuze’ün Fark ve Teferar’ını anlamaya uğraştığını ifade ediyorlar. Deleuze’ün matematik seçmelerini okuduktan sonra Deleuze’ün nereye varmak istediğini anlayamamış. Ama Deleuze derin anlamlar taşımak konusunda o kadar ünlü ki çocukcağız bu deneyimden doğal olarak çıkarılacak sonucu çıkaramamış: onun gibi yıllarca kalkülüs okumuş biri güya kalkülüs hakkında yazılmış bu metinleri anlayamıyorsa, bu büyük olasılıkla metinlerin pek bir anlamı olmamasındandır. Elbette bu örnek bu öğrencinin Deleuze’ün başka yazılarına da kuşkuyla bakmasına yol açacaktır.

6. Belirli konulardaki kuşkuculukla kökten kuşkuculuk birbirine karıştırılmamalıdır: İki tür bilim eleştirisini birbirinden özenle ayırmak gerekir: Birincisi, belirli savlara dayanarak belirli bir kurama karşı çıkanlar, ikincisi ise geleneksel kökten kuşkuculuğun savlarını şu ya da bu biçimde yineleyenler. Birinci tür eleştiriler ilginç olabilir ama reddedilebilirler. İkinci türden olanlar ise reddedilemezler ama (genellikleri nedeniyle) ilginç de değildir. Bu iki savı birbirine karıştırmamak çok önemlidir. Çünkü, (ister doğal, isterse sosyal) bilimlere bir katkıda bulunabilmek için mantığın geçerliliği ya da deneyler aracılığıyla dünya hakkında bir şeyler bilinebileceği konusundaki kökten kuşkuları bir yana bırakmak gerekir. Elbette belirli bir kuram konusunda kuşku duyulabilir. Ama bu kuşkuları desteklemek için genel kuşkucu savlar ileri sürmenin konuyla bir ilgisi yoktur, çünkü bu savlar fazla geneldir.

7. Bulanık sözlerin ardına sığınmak: Sokal&Bricmont ikilisinin bu kitapta sunduğu bir çok bulanık metin iki farklı biçimde yorumlanabilir: Doğru ama bayağı olanlar ya da köktenci ama açıkça yanlış olanlar. Yazarlar bir çok durumda bu bulanıklığın kasıtlı olduğunu düşünüyor. Gerçekten de bulanık söylemler entelektüel tartışmalarda büyük yarar sağlar: Bunların radikal yorumları deneyimsiz okuru ya da dinleyiciyi cezbeden Bu yorumun saçmalığı ortaya çıktığı zaman da yazar yanlış anlaşıldığını ileri sürerek kendini savunup daha zararsız olan yoruma sığınabilir.

Peki Sokal&Bricmont İkilisi Bu Noktaya Nasıl Geldi?

Social Text parodisi yayınlandıktan sonraki tartışmalarda yazarlara hep eleştirdikleri entelektüel eğilimlerin neden, nasıl ortaya çıktığı soruldu. Yazarlar da postmodernizm ile göreciliğin entelektüel kaynakları
üstünde epey zaman harcıyorlar haliyle. Kitaptan madde madde gitmek gerekirse:
1. Deneysel olanın ihmal edilmesi: Eskiden beri “deneyselciliği” suçlamak moda olmuştur. Bu sözcük olgusal gerçeklerden kuramlar üretmenin söylendiği gibi sabit bir reçetesi ise biz de bu modadan yanayız. Ama gözlem ile kuram arasındaki karmaşık etkileşim her zaman bilimsel etkinliğin bir parçası olmuştur.  Bilim adamları bunun her zaman farkındadır. “Deneyselci” bilim denen şey aslında kötü okul kitaplarının abartmasıdır. Her şeye rağmen fiziksel ya da toplumsal dünya ile ilgili kuramlarımızı şu ya da bu biçimde sınamamız gerekir. A priorizmi, otoritenin savlarını, “dinî” metinlere başvurmayı bir yana bırakırsak kuramları sistemli bir biçimde sınamak için gözlem ya da deneylere başvurmaktan başka çare yoktur. Bir kuramın ciddiye alınabilmesi için o kuramın dolaylı da olsa deneysel delillerle desteklenmesi gerektiğinin farkına varmak için koyu bir Popperci olmak gerekmez

2. Sosyal bilimlerde bilimselcilik: Bu konu biraz tuhaf görünüyor. Bilimselcilik her şeyi maddenin devinimine, doğal seçime, DNA’ya indirgemeye çalışan fizikçi ve biyologların işledikleri bir günah değil miydi? Hem evet hem de hayır. Önce (başka tanımlar mümkün olmakla birlikte) bu tartışma çerçevesinde “bilimselciliği” tanımlayalım: Basit ama güya “nesnel” ya da “bilimsel” yöntemlerin bütün karmaşık sorunları çözebileceği sanrısı. Bu tür sanrılara kapılmanın yarattığı önemli bir sorun şudur: Gerçeğin önemli bir bölümü yalnızca a priori ortaya konulan çerçeveye uymadığı için gürültüye gider. Ne
yazık ki sosyal bilimlerde bilimciliğin çok örneği vardır: Davranışçılığı, Psikanalizi ya da Marksizmi sayabiliriz. İnsanlar genellikle belirli bir alanda belirli bir geçerliliği olan düşüncelerden yola çıkarak, onları sınayıp arıtmak yerine sınırlarının ötesine pek de ussal olmayan bir biçimde taşıyorlar.

Ne yazık ki bilimselcilik (hem yandaşları hem de karşıtları tarafından) bilimsel tutumun kendisiyle karıştırılıyor. Böylece sosyal bilimlerde bilimselciliğe karşı gösterilen çok haklı bir tepki, sonuçta bilimin kendisine gösterilen çok haksız bir tepkiye dönüşüyor (bu hem bilimselciliğin eski partizanları hem de eski muhalifleri için böyle). Örneğin, Fransa’da 1968 Mayıs’ından sonra (bir çok başka etkenin yanı sıra) yapısalcılık ile Marksizmin dogmatik biçimlerinin bilimselciliğe karşı gösterdiği tepki (Lyotard’ın ünlü sözleriyle “metaanlatılara karşı güvensizlik”) postmodernizmin doğuşuna yol açan etkenlerden biridir.

İşin deneysel yanını yok saymak ile bilimsel dogmatizmi birleştirmek, burada örneklerini fazlasıyla gördüğümüz çok sıkıntılı işlere yol açar. Bu durumda insanın cesareti de kırılabilir, insan, dogmatik bir biçimde bağlı olduğu (basit) yöntemler işe yaramadığında hiçbir şeyin işe yaramayacağı, bilginin tümünün olanaksız ya da öznel olacağı gibi düşüncelere kapılabilir. Böylece kolaylıkla 1960’lar ile 1970’lerin havasından postmodernizme geçilebilir. Aslında bu düşünce sorunun kaynağının yanlış belirlenmesinden doğar.

Bizce en geniş anlamıyla bilimsel tutum (kuramların açıklığı ile mantıksal tutarlılığına, kuramların deneysel delillerle sınanmasına saygı göstermek), doğa bilimleri ile ilgili olduğu kadar sosyal bilimleri de ilgilendirir. Öte yandan sosyal bilimlerdeki bilimsellik iddialarına karşı da dikkatli olmak gerekir. Bu, iktisatta, sosyolojide, psikolojide bugün baskın olan akımlar için de (hatta özellikle onlar için) geçerlidir.

3. Doğa bilimlerinin saygınlığı: Hiç kuşkusuz doğa bilimlerinin, kuramlarının ve pratiğinin başarısı nedeniyle karşıtları arasında bile müthiş bir saygınlığı vardır. Kimi zaman bilim adamları bu saygınlığı haksız bir üstünlük duygusuyla kötüye kullanırlar. İyi bilim adamları bile popüler yazılarında fiktif düşünceleri yerleşmiş düşüncelermiş gibi ortaya koyar ya da kimi sonuçları doğrulandıkları alanların çok ötesine taşırlar. Son olarak her yeniliği “kökten bir kavramsal devrim” olarak görmek gibi (piyasanın da talebi ile alevlenen) zararlı bir eğilim vardır. Bütün bu etkenler bir araya geldiğinde bilimsel etkinliğin eğitilmiş insanlara çarpık görünmesine yol açarlar. Felsefecilerin, psikologların, sosyologların bu tür bilim adamları karşısında savunmasız olduklarını dolayısıyla da bu kitapta sunulan kötüye kullanımların kaçınılmaz olduğunu ileri sürmeleri güç olabilir. Kimsenin, özellikle de bilim adamlarının Deleuze’ü ya da Lacan’ı bu şekilde yazmaya zorlamadığı açıktır. İnsan pekâlâ neden bahsettiğini bilerek
doğa bilimleri hakkında konuşan ya da bilmiyor ise bu konulardan söz etmeyip dikkatini başka şeylere veren bir psikolog ya da felsefeci olabilir.
4. Sosyal bilimlerin “doğal” göreciliği. Sosyal bilimlerin kimi dallarında özellikle de antropolojide damak tadları ya da alışkanlıklar incelenirken “göreci” tavırlar takınmak yöntemsel olarak doğaldır. Bu alışkanlıkların belirli bir toplumda oynadığı rolü anlamaya çalışan antropologun kendi estetik tercihlerini araştırmalarına bulaştırmakla ne kazanacağını görmek güçtür. Aynı şekilde antropologlar bir kültürün kozmolojik inançlarının o toplumda oynadığı rol gibi kültürün kognitif özelliklerini incelerken ilke olarak bu inançların doğruluğuyla ilgilenmezler.

Makul olan bu yöntemsel görecilik, düşüncelerdeki ya da dildeki bulanıklık yüzünden köktenci bir kognitif göreciliğe dönüşmüştür: (ister geleneksel mitler, isterse modern bilimsel kuramlar olsun) olgusal gerçeklik hakkındaki saptamaların doğruluğunun yalnızca “belirli bir kültüre göre” belirlenebileceği iddiası. Ama bu, bir dizi düşüncenin psikolojik ve toplumsal işlevini onun kognitif değeri ile birbirine karıştırmaktır. Bu ayrıca bir düşünce dizgesini diğerine yeğlemeyi sağlayacak olan deneysel savların gücünü
gözardı etmeye de yol açar.

5. Geleneksel felsefe ya da edebiyat eğitimi. Hiçbir biçimde bu eğitimi eleştirmeye niyetimiz yoktur. Gerçekten de bu eğitim büyük olasılıkla amacı için gayet uygundur. Bununla birlikte bilimsel metinler söz konusu olduğunda bunun iki nedenle sakıncası olabilir. Birincisi, edebî hatta felsefî metinlerde yazarın ya da metnin şiirselliğinin bilimsel metinlerde olmayan bir yanı vardır. Galile’yi, Newton’u, Einstein’ı hiç okumadan fizik ya da Darwin’den bir satır bile okumadan biyoloji öğrenmek mümkündür. Burada önemli olan yazarların bunları hangi sözlerle dile getirdikleri değil, sundukları olgusal ya da kuramsal savların kendileridir. Ayrıca bu düşünceler ilgili disiplinlerdeki gelişmeler sonucunda değişmiş, hatta ters dönmüş bile olabilirler. Bu kuramlar değerlendirilirken bilim adamlarının kişisel özelliklerine ya da onların bilim dışındaki inançlarına bakılmaz.
İkinci sorun ise deneyler ya da gözlemler yerine kuramlara öncelik vermekten
kaynaklanır (bu aslında olgular yerine metinlere verilen önemle ilgilidir). Bir bilimsel kuram ile onun deneysel olarak sınanması arasındaki bağlantı genellikle çok karmaşık ve dolaylıdır. Bu nedenle bir felsefeci bilime kavramsal yönden yaklaşmayı yeğler (aslında biz de öyle yaparız). Bütün sorun da buradan çıkar: işin deneysel yanı da göz önüne alınmazsa bilimsel söylem gerçekten de diğerleri gibi bir “mit” ya da “anlatı” olmaktan öteye geçmez.

Sokal&Bricmont ikilisi son olarak Postmodern istilanın ortaya çıkışındaki siyasi faktörleri masaya yatırarak tezlerini sonlandırıyorlar. İkili postmodernizmin ortaya çıkışında üç temel siyasi faktör bulunduğunu belirtiyor.

1. Yeni toplumsal hareketler: 1960’lar ile 1970’lerde geleneksel siyasî sol tarafından çoğu zaman azımsanmış bazı baskılara karşı gelişen (siyahların özgürlüğü, feministler ile eşcinsellerin hakları gibi) yeni toplumsal hareketlere tanık olunması.

2. Siyasi umutsuzluk: Postmodern düşüncelerin başka bir kaynağı da siyasî soldaki umutsuzluk ve dağınıklıktır. Bu durum siyasî solun tarihinde ilk ve tek örnektir. Komünist rejim çökmüş, sosyal demokratlar iktidarda oldukları yerlerde neoliberal piyasa reformlarını uygulamaya başlamış ve Üçüncü Dünya’da kendi ülkelerine bağımsızlık kazandıran hareketler çoğunlukla otonom gelişmeyi sağlayacak girişimlerden vazgeçmişlerdir. Kısacası, “serbest pazar” kapitalizmini yakın geleceğin karşı konulamaz bir gerçeğine dönüşmüş gibidir. Şimdiye dek hiçbir zaman adalet ile eşitlik gibi sola ait idealler bu kadar ütopik görülmemiştir.

3. Bilimin kolay bir hedef olması: Bu genel umutsuzluk havası içinde onların yandaşıymış gibi görünmemek için, hem egemen güçlerle yeterince ilişkili, hem de erişilebilecek kadar zayıf olan bir hedefe saldırmak çok caziptir (çünkü para ile iktidarın bir arada olduğu hedefler erişilemeyecek kadar uzaktır). Bilim bu koşulları sağlar; bu da ona karşı yapılan saldırıları kısmen açıklar. Söz konusu saldırıları çözümleyebilmek için “bilim” sözcüğünün en az dört anlamını ayırt etmek gerekir:

1) Dünyayı ussal olarak anlamayı amaçlayan bir entelektüel uğraş

2) Kabul edilmiş bir kuramsal ve deneysel düşünceler topluluğu

3) Bazı ayrıcalıkları, kurumları olan ve daha büyük bir toplumla bağları olan bir sosyal topluluk

4) (Sık sık bilimle karıştırılan) Uygulamalı bilim ile teknoloji. Bu anlamlardan biriyle ilgili olan geçerli bir “bilim” eleştirisi çoğunlukla bilime karşı bir sav olarak farklı anlamlarda kullanılır.

Sokal&Bricmont ikilisi Postmodernizmin ortaya çıkışının siyasi nedenlerini de ortaya koyduktan sonra Postmodernizmin başlıca üç olumsuz etkisi olduğunu vurguluyor:

-Beşeri bilimlere zaman kaybettirmek,

-Gericiliği destekleyen bir kültürel akıl karışıklığı yaratmak,

-Siyasî solu zayıflatmak.

Kitap yukarıda bahsedilen kötüye kullanımların ve muğlak ifadelerin Postmodernist yazarlardan yapılmış alıntılarıyla dolu olduğu için pek çok kişi için okurken can sıkıcı olabileceğini düşündüm ve bu nedenle kitabın geniş özetini yukarıda paylaştım. Arzu eden kitabı okuyabilir ama kitap iki Fizik profesörü tarafından kaleme alındığı için meselenin politik ve sosyolojik boyutundan ziyade matematiksel yönüne eğiliyor; bunun üstüne Postmodernist yazarların boğucu üslubu eklenince bazen insanı çileden çıkarabiliyor. Nitekim kitabın sonunda Postmodernist yazarların derdinin üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövmek olduğu hususunda kafanızda kuşku kalmıyor. Postmodernistlerin bilim hakkındaki suçlamaları yer yer o kadar absürdleşiyor ki, bu metinlerin kendi içinde uhrevi bir mana barındırdığı inancını taşımayan biri tarafından kaale alınmasının mümkünatı gözükmüyor. Örneğin; Kaşık yerine kepçeyle yemek yiyen birisinin olağan şartlardan daha hızlı kilo alması -hatta obezleşmesi- bir postmodernist için kaşık ve benzeri edavatın insanlık için ne kadar tehlikeli olduğunu gösterir. Maalesef ki bu yazarlar kaşık ile kepçe arasında pek de naif olmayan ayrımı yapma gayretini gütmezken meseleye körü körüne icazet etme konusunda oldukça candan davranmaktadırlar.

Yazıyı bu blogda adet olduğu üzere gene bir alıntı ile bitireyim. Avram Chomsky bir Ortadoğu ülkesinde yaşadığı ilginç bir deneyimi şöyle aktarıyor:

Gerçek sorunlarla uğraşmayı güç buluyorsan bundan kaçmanın türlü çeşitli yolu vardır. Bunlardan birisi hiç kimsenin umurunda olmayan boş işlerle uğraşmaktır. Diğeri ise gerçeklerle ilgisi kalmamış, olduğu haliyle dünyayı incelemeye karşı bir savunma geliştirmiş bir akademik mezhebe girmektir. Çevremizde, solcular dahil böyle yapan çok var. Bunun çok umut kırıcı örneklerini birkaç hafta önce Mısır’da gördüm. Mısır’a uluslararası ilişkiler konusunda konuşmaya gitmiştim. Orada çok canlı, uygar bir entelektüel topluluk var. Nasır’ın hapishanelerinde ölesiye işkence görmüş, hapisten sürünerek çıkmış çok cesaretli insanlar var. Şimdi bütün Üçüncü Dünya’yı müthiş bir çaresizlik ile umutsuzluk kaplamış. Bu da, Avrupa ile bağlantıları olan çok iyi eğitilmiş çevrelerin Paris kültürünün son deliliklerine sıkıca sarılmalanyla, tümüyle bunlara odaklanmalarıyla kendini gösteriyor. Örneğin, güncel gerçeklerle ilgili bir konuşma yapacak olsam, stratejik konularda çalışan araştırma enstitülerinde bile dinleyiciler konuşmanın postmodern abuk sabukluğa çevrilmesini istiyorlardı. Örneğin benden Amerika’nın güncel politikasının ayrıntıları hakkında ya da onların yaşadığı yer olmasına rağmen kokuşmuş ve itici buldukları Ortadoğu hakkında bir konuşma istemek yerine, modern dilbilimin uluslararası ilişkilerin postyapısalcı metinlerin yerini alacak olan) söylemine yeni bir paradigmayı nasıl kazandıracağını anlatmamı istiyorlardı. Bu onların gerçekten ilgisini çekiyordu. Ama İsrail kabine kayıtlarının iç planlamaya ilişkin neler gösterdiği ile ilgilenmiyorlardı. Bu gerçekten de çok can sıkıcı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s