İlerici Barbarizm: Feminazi ve Homonazi


17 Şubat 2013, 1. Teoloji ve Ateizm Sempozyumu’na katılan Sevan Nişanyan, protesto edildi. Sevan Nişanyan “Bugünkü toplantının konusu kadın hakları değildir. Kadın hakları konusunda başka ortamda memnuniyetle konuşurum. Söyleyecek çok fazla şeyim var” dedi.

Söz konusu protestoyu gerçekleştiren feministler olunca tepkinin ilk başta meşhur Sevan Nişanyan-Müjde Tönbekici vakasından kaynaklandığı düşünülse de protestoyu yapan ekip duyurusunda protestonun amacının Nişanyan’ın 2008 yılında sarf ettiği “…Feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. Aynen bu beklenirdi onlardan, kendilerinden bekleneni yaptılar. Çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir… ” benzeri sözlerini kınamak ve böyle bir kişinin bir üniversite kürsüsünden konuşmasını engellemek olduğunu belirtti.

sevan

Meseleyi daha iyi kavrayabilmek için daha önce neler olmuş diye bir özet geçmek gerekirse;

  • Sevan Nişanyan- Müjde Tönbekici çifti arasındaki malum olay 2007 yılında gerçekleşti.
  • 2008 yılında Nişanyan, ulusalcı ve laikçi çevreleri çok kızdıracak Yanlış Cumhuriyet adlı kitabını yayınladı. Meşhur “bok fırlatma vakıası” ilk defa bu kitaba tepki gösteren yazarların köşelerinde kendine yer buldu. Nişanyan feministler tarafında kınandı ve feminizm hakkındaki malum düşüncelerini de bu protesto üzerine söyledi.
  • 2009 yılında Taraf gazetesinde “Sansür” başlıklı bir yazısındaki “Allah diye biri varmış durmadan peygamber yollarmış…” cümlesi nedeniyle müslümanlar tarafından eleştiri yağmuruna tutuldu yer yer tehdit edildi.
  • 2012 yılında kişisel blogunda peygamber olduğunu iddia eden Muhammed için “bundan yüzlerce yıl önce Allah’la kontak kurduğunu iddia edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir Arap lideri” dediği için islamcı çevreler tarafından defaatle taciz edildi, küfüre ve hakarete maruz kaldı.
  • Ermeni olduğu için türk milliyetçilerinin pek çok kez tehdidiyle yüz göz oldu ve daha da vahimi Etyengiller gibi “iyi, kitaba kutsala saygılı ermeni”lerden olmadığı için yeri geldi kendi gazetesinin genel yayın yönetmeni Rober Koptaş tarafından bile gözden çıkarıldı.

İlginçtir ki ulusalcısından tutun da radikal müslümanına kadar pek çok kesimin nefretini kazanma konusunda usta olan bu adamı protesto etme şerefine ise LGBTQ aktivistleri ve Feministler nail oldu. Aslına bakılırsa bunu öylesine bir protestodan ziyade bir işgal, bir zorbalık hali olarak adlandırmak daha doğru olacaktır. Neydi o solcuların çok sevdiği ve damarlarındaki aktivizm aşkının doruğa ulaştığı muazzam eylemin adı? Hah Starbucks İşgali. Bu protesto da tıpkı Starbucks işgalinde olduğu gibi benzer bir küstahlığa sahipti. Aynı haklılık, aynı kendinden eminlik, aynı yanılmazlık kutsiyeti ve gene aynı laçkalaşmış solcu sloganları..

Aslında bu durum Nurtepe’de halk otobüsü yakan DHKP-C’li radikal komünistlerden tutun da daha müferreh ve ferah bir ülke kurma hevesiyle yanıp tutuşan sol liberal Yeşiller Partisi’ne kadar tüm solun ne derece vahim bir akıl tutulması içerisinde olduğunu güzel bir şekilde göstermesinin de ötesinde bu oluşumların oldukça baskıcı, otokrat, yeri ve zamanı geldiğinde nasıl bir tek sesliliğe meyilli olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Burada ironik olan bir başka kısım ise orada Kuran’dan örneklerle belki de açık açık eşcinselliğin doğallığını reddedecek Edip Yüksel gibi biri varken Feminist aktivistlerin tüm cazgırlıklarını Sevan üzerine yoğunlaştırıp üstüne üstlük “bizim Edip’le bir sorunumuz yok” minvalinde açıklamalarda bulunmaları. Elbette bu durumda Sevan’ın daha önce sözlü olarak ifade ettiği bir olay varken Yüksel’in söylemediği sözler üzerinden yargılanmaya çalışılmasının doğru olmayacağı savı öne sürülebilir. Gelgelelim ki, Sol – çemberi biraz daha daraltırsak feministler ve LGBTQ aktivistleri- hiçbir zaman meselenin özüyle ilgilenme gayreti içerisinde olmadı. Sol hiçbir zaman kadına şiddete karşı çıkmanın Sevan Nişanyan veya Yüksel Aytuğ gibilerinin üzerinden değil, kadına şiddeti meşrulaştıran toplumsal gelenekleri, dini inançları üzerinden yapması gerektiğini anlayamadı. (Aynı şekilde insanları homofobik, kadın düşmanı, ırkçı bir hale getiren ekonomik sisteme de giydirebilirsiniz mesela) Ekonomik sistemleri ve dini inançları değişmez doğrularmış gibi sunan, öven ve yeniden üreten kişileri de hedef tahtanıza oturtabilirsiniz ki yine bir şey değişmeyecektir, ama nispeten daha mantıklı bir biçimde savunduğunuz değerlere meşruiyet kazandırmış olursunuz.
Bundan da öte, feminist aktivizm kadına karşı şiddeti meşrulaştıran dini hegemonya ve savunucuları ile fikir bazında kadına şiddeti meşru kılan bir sistemi, inanışı savunanları hedef tahtasına koy(a)madı -ya da koymak istemedi. Bundan ziyade feministler, “Sevan’ın boku” ile “Hıncal’ın püsürü” arasında gidip gelerek bu cinsiyetçi sistemi oluşturan hegemonik yapının memba noktaları üzerine kafa yormak yerine bu kaynaklardan beslenen kişilerle gündelik/haftalık çerez misali uğraşarak enerjisini tamamen boşa sarf etti. Feministler diyorum ama bu durum solun geneli için geçerli. 6. Filo donanmasına verilen salak sandırak tepkilerden tutun da İsrail büyükelçilerinin kaçırılıp infaz edilmesine kadar Sol hep amaçsız eylemlerle rüştünü ispatlamaya çalışırken aslında “öz”ünde bulunan Nazi ruhunu ortaya koymaktan öteye bir şey yapmadı. (İlginçtir bundan 3-5 gün önce RTE, Grup Yorum’un Kızıldere parçasının giriş kısmındaki şiiri sadece bir kısmını değiştirerek okudu ve bu şiir salonda büyük bir coşku yarattı. Bu durum bile aslında Sağ ve Sol’un ne denli aynı temalardan esinlendikleri çok güzel özetlemektedir. Normalde milliyetçi hır gürü olarak nitelendirilebilecek militarist ve şovenist bir şiir, içinde sırf “vatan” yerine “devrim” kelimesi geçtiği için on yıllardır öfkeli solcuları meydanlarda coşturmaktadır)

Doğan Gürpınar’ın şu yazısından da anlaşılabileceği gibi sol soğuk savaş sonrası gelen Sovyet hezimeti ile birlikte soğuk savaş döneminde eleştirel yaklaştığı ve arasına mesafe koyduğu Marksizm ile aralarında buzları eritmeye ve bir nevi kendi rönesansını yaşamaya başlamıştır. Bunun yanısıra Sovyetlerin çöküşü ile birlikte Sol bir iktidar ideolojisi olmaktan uzaklaşıp bir muhalefet ideolojisi haline gelmiştir.

 Solun dayandığı temel söylem, Amerikan yeni solunun Amerikan kurucu değerleri söyleminin o dönemki (siyahlara, kadınlara ve toplumsal dışlanmışlara karşı) dışlayıcılıklarını öğüterek liberal yorumla yeniden uyarlaması ve evrenselleştirilmesi noktasından liberal değerlerin “kraldan daha kralcı” bir şekilde seslendirmesine inmiştir. Buna benzer bir paradoksa Biagini 19. yüzyılın ikinci dönemindeki radikalizmin İngiliz Liberal Partisi ile arasındaki bağımlı ilişki özelinde değinmiştir Hatta Biagini daha ileri giderek, liberalizm genel anlatısından bağımsız bir solun olamayacağını iddia etmektedir. Ancak bu “kriz anı”nda Foucaultculuk sola yeni bir söylemsel diriliş imkanı sağlamaktadır. Foucaultculuk, solu pozitif” değil “negatif” olarak yeniden kurma imkanı vermektedir. Yani sol artık “ne olduğu”yla değil “ne olmadığı”yla ayrışmakta, üstünleşmektedir.

Tekrar Nişanyan’a dönmek gerekirse kürsü işgali eylemini gerçekleştiren ekibin Nişanyan’ın tüm itidalini koruyarak meramını anlatmaya çalışmasına rağmen sahnede artık duymaktan imtina ettiğimiz sloganlarla, maymunvari seslerle, zılgıtlarla ve davullarla Nişanyan’ın sesini bastırmaya çalışması Sol’un içersinde olduğu patolojik hali çok güzel bir şekilde tasvir etmektedir. Sol için kendi kutsiyet yüklediği değerler dışında her şey dışlanmaya, horlanmaya ve üstü örtülmeye layıktır. Gürpınar’ın da ifade ettiği gibi sol ne olmadığını vurgulamak isterken karşısına çıkan muhatabından olmadığını ifade etmek için muhatabını sürekli etiketleme ihtiyacı hissetmektedir. Bu etiketler yere ve zamana göre “faşist”, “ırkçı”, “homofobik”, “komprador uşağı” gibi çeşitlilik arz etmekle birlikte muhatabını bu etiketlerle suçlayan Sol’a muazzam bir gönül rahatlığı ve kendinden eminlik getirdiği aşikardır.

Yazının başlığında Feminazi/Homonazi ifadesini kullandım ama buradan iyi feminist kötü feminist ayrımı yaptığım zannedilmesin. Benim nezdimde Feminizm, Ekolojizm, Etnisite Milliyetçiliği, Marcusecu Sosyalizm, Modern Liberalizm, Nazizm ve Faşizm bir nehrin aynı kaynaklardan beslenen farklı kollarıdır. Bu doktrinlerin hepsinin kendi ajandasının içermediği her türlü farklı programa ve  sese karşı gösterebildiği en müsamahalı refleks kakofonik durumlar yaratarak asıl meselenin gözden kaçırılmasına sebebiyet verme lütfunda bulunmalarıdır. Reel politikte ise muhalif olmanın verdiği o haklı küstahlıkla sosyal ve siyasal meselelerde kendilerini birer yasa koyucu olarak gören bu insanlar ne yazık ki bizatihi eleştirdikleri iktidar odağına ayırt edilemeyecek şekilde benzemektedir.

Türk medyasında temsilcilerini Radikal, Taraf, Birgün olarak görebileceğimiz bu Yeni Solcu akım yeri ve zamanı geldiğinde farklı sesleri bastırmakta ve arzuladığı şekilde bir kamuoyu yaratmak için her türlü çarpıtmayı ve yalanı meşru görmektedir. 1968’te Paris’teki zorbalardan tutun da geçtiğimiz sene Axe standını basan kızıl kezbanlara kadar Yeni Sol’un üslubundaki faşist tını her ortamda varlığını hissettirmektedir.

Nişanyan etkinlikte sosyalizm’in tıpkı milliyetçilik gibi bir zorbalık ideolojisi olduğundan dem vurmuş ve böylelikle çok güzel bir noktaya da değinmiş. İroniktir ki Nişanyan’ın bu sözleri üzerine etkinliği düzenleyen hassas sosyalist arkadaşlar da Nişanyan’ın sözlerini anında tasdiklercesine Nişanyan’a bir kınama ihtarı çekip Feminist ve LGBTQ zorbaların tarafına geçmişler.

Ee ne diyorduk, Faşizm hep sağdan esen totaliter rüzgarlara verilen isimdi değil mi?

Reklamlar

İlerici Barbarizm: Feminazi ve Homonazi” üzerine 9 düşünce

  1. umay

    yazını, hemen de başında o alıntı ile taçlandırdığına göre “kadınhaklarıcı” ahmaklardan da olabilirsin. alışveriş listesi gibi: kadın hakları, gay hakları… yetmez kürt hakları da deyin. daha ahmakçası bu hakları nişanyan dan dinleme isteğiniz. hangi haktan bahsedecekmiş, “karının koca tarafından bok ile terbiye edilme” hakkı mı. islamın meşrulaştırması kötü de nişanyan ın kendi yaptığını meşrulaştırması dert değil mi. değil ki onun sözüyle başladınız yazıya.
    bizdeki ataerkillik sahte demiş zaten, erkekler kadınlara itaat ediyormuş ki bu kaçınılmazmış. dövülen kadın= dayak isteyen mazoşist kadın. karı koca arasına da girecek değiliz.

    Beğen

    Cevapla
  2. umay

    kadınlara kezban demenin kaşar demekten farkı yok. “cadı ilan edip öldürmeyi meşrulaştırma”nın muadilleri..
    bak şu sana uygun cevap: “kendinizi siktirip siktirip kaşar dendiğinde bozuluyorsunuz”
    ama sen bunu diyemezsin. kızılkezbanla idare edicen…

    Beğen

    Cevapla
  3. Grand

    Böylesine postulat’larla dolu bir yazıdaki hangi gelişimi yarım kalmış argümana cevap verilir tam emin olamadım ama ne ODTÜ’lü, ne liberal, ne Sevan Nişanyan’cı bir okur olarak iddialarınıza sizinkilerden daha bilimsel bir tarzda cevaplama arzusundayım ve özellikle Türkiye’de üniversitede okuyan bir genç ve kendisi solcu/sosyalist olarak tanımlayan birisi olmamdan kaynaklanan ve yukarıdaki fikirlerle (genellikle ve yoğunlukla internette) son zamanlarda sıkça karşılaşmamın motivasyonuyla.

    Yazı boyu oluşturmaya çalıştığınız objektifliğinizin baştan itibaren ters dönmüş olmasının sebebi; her şekilde Sol’a küfretme isteğiniz ve bana her zaman 1970 sonrası anti-komünist safsataları andıran son dönem bir grupta ortaya çıkmış olan yeni sağcı diskurun emareleridir. Yeni solculuk diye uydurduğunuz şey nedir tam anlamasam da (ne yazık ki onu Taraf gazetesi olarak sanmanız Fransızların dediği gibi quelle dommage), üniversitelerdeki herhangi bir aktivist hareket ya da söylemi kolayca “küstahlık” “faşizm” vb gibi adlandırmanız bana fazlaca kolaya kaçmak ve sonuca ulaşmak gibi göründü. Bu durum tıpkı eline her mikrofonu alanın ya da her üniversiteli hedonist gencin, günahlarını arındırmak için ‘gençler çok apolitik’ söylemi kadar yüzeysel. Zira amaç ve sonucun uyumsuz çatışmasıyla kurmuş olduğunuz her argüman, kendinizin içinde olmadığı her grup, a priori olarak yozdur, faşisttir diskuru. Yeni soldan bahsedeceksiniz ki bu sol nedir bilinmiyor yazı boyunca -heralde sizde 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra olacak her şeye post, neo diyerek siyasal tarih yorumladığınızı zannedenlerdensiniz – ancak niyetiniz güncel sol’un hal-i pür melali ise; ekoloji, feminizm, common places, commerce equitable vb. gibi hareketlerin tarihlerini incelemeniz gerekir. Yeni sol dediğiniz sizin ve türevlerinizin köşe yazılarını okuyarak, twitlerini takip ederek politize olduğu Taraf gazetesi değildir.

    Sol’la ( ya da size göre Yeni Sol’la ) ilgili analizler yaptığınızı zannetiğiniz bir yazıda DHKP-C’nin meşruyetsizliği üzerinden başlayıp, Sosyalizmle ilgili tek kavrayışınızın onun Sovyetik performansı olduğunu anlatıp durmanız, sizin anlayacağınız dilden söylemek gerekirse ‘anarşik bunlar’ cı tavrın 2000’li yıllarda kinik üniversite öğrencilerinin, sosyal medyadan dünyayı yorumlayan versiyonundan başka bir şey değildir.

    Yine solla ilgili harcıalem yorumlarınız dayandığını öte nokta müthiş bir analize ve gözleme dayanan, Soğuk Savaş konseptidir. Ne garip ki çift kutuplu periyodu iki satırda çözdüğünüz bu bilgiden yoksun stereotype’lar, Sol’un iktidar dönemini bitirmiş, muhalefet dönemini başlatmıştır. Sol’la ilgili felsefi olarak en azından bir eser takip etmiş olsaydınız, Sol’un esasında Sovyetik örneğinde olduğu gibi iktidara talip, iktidarı amaçlayan bir kavrayış olmayacağını zaten anlardınız.

    Öte yandan, Edip Yüksel’in hiç söylemediği belki de söylemeyeceği bir homofobik diskuru yazıda oluşturup, bir bilim insanın, İslam’a mensup olması sebebiyle yine a priori olarak homofobik olduğunu söylemenizle dedikodu ve hamasete uzanan yazınızı taçlandırmışsınız. Ek olarak, Anti-komünist sinik söylem, bir klişeyi daha Türkiye’nin zayıf Sol tarihinde tüm halkın sehven de olsa kulağına çalınmış bir fait-divers’i, ‘salak sandırak’ olarak nitelendirmişsiniz tıpkı Starbucks eylemi gibi. Kişisel husumet yeteneğinizle yalnızca hakaret sıfatlarıyla açıkladığınız bu iki eylemi de bir anda tüm Sol tarihiyle aynılaştırıp, toptanlaştırıp, Sol’un tüm eylemlerinin amaçsız olduğu kanısına ulaşmışsınız.
    Kısacık da olsa Türkiye güncel siyasetini değindiğiniz bölümde ise, magazinel bir RTE haberini, Sol ve Sağ aynı kaynaktan besleniyor diyerek özetlemişsiniz. Tabi burada kaynakların aynı olduğunu yüzyıllardır görmemek nasıl bir körlüktür diye insan merak ediyor. Mc Luhan’ın kitsch olmuş “araç mesajdır” phrase’ini Sol ve Sağ’ın zaten çoğunlukla aynı kaynağı farkla araç ve amaçlar uğruna dönüştürdüğü gerçeğinde en iyi okuyabildiğimiz gün gibi açıkken, aslında tüm bunları Sol ve Nazi ruhu alegorik anlatımınızla zaten özetleyeveriyorsunuz. Gerçektende 10 adımda endoktrinasyon nasıl yapılır bunun en iyi örneği olabilir çalışmanız.

    Sol’un içinde çok büyük ayrım ve kopuşlara neden olan 68 hareketini bir zorbalık olarak açıklamanız (tabi yine sebep yok ,effect yok vs.) internet bağlantınızı biraz kapattırıp o süreyi kütüphanede geçirmeniz gerektiğinin bir mesajını verirken, sağdan soldan duyma kavram ve olayları frivolous şekilde kullandığınız ‘kakafoni’ isimle yeni kavramınızla tanışıyoruz. Sevan Nişanyan’ı yalnızca bilinçsizce Türk-İslam sentezi kaynaklardan beslenen ruhunuzun taşıdığı nefreti solcu ve feministlerden çıkaran bir insan olarak görmeyip birazcık onun eserlerinden etimoloji okusaydınız, kakofoni diye bir kelimeyi de kakafoni olarak yazmayı emretmezdi sanırım habervaktim içeriğine sahip, New Left Review görünümlü kaleminiz.

    Sizin nezdinizde ideolojilerin toptan olduğu hatta sizin içinde bulunmadığınız her türlü communaute’nin hiçbir değere layık olmadığı açık. Sizin nezdininizde bir değeri olması için, yalnızca sonlarıın rahatlıkla –izm getirerek haklarında bilgi sahip olduğunu göstermeye çalıştığınız onlarca hareketin en azından birkaçına ait bir şeyleri internet dışında bir yerlerden (bilhassa orijinal dilinde) okumanız gerekmektedir.

    Son olarak; yazıya vesile olan ana konuya gelirsek, bok meselesinden çıkmadığını iddia edip sonra yazı boyu bok meselesinden kaynaklanmış gibi anlattığınız olaylar, Solculuk dinine bağlı üniversite gençlerinin son yıllarda adet edindiği bir vandalizmdir. Gençlik hareketlerinin geçiciliğinin bile farkında olmayan bu gençler, üniversitede iki cümle etmesine bile katlanamadıkları insanların oylarına gelecekte iktidar olmak talip olduklarını iddia ediyorlar. Sevan Nişanyan ise bu ülkedeki siz ve o solcular gibi köhne, içi boş variller gibi ses yapmayıp, üreten gerçek bir entelektüel. Ben kişisel olarak onun Sol’u algılama biçimlerinin bana göre yanlış olaran taraflarını ya da özel hayatıyla ilgili doğru/yanlışları yargılamayı çoktan geçip, yalnızca ürettiklerinden bu evrenin diğer kaynakları gibi yararlanmaya çalışıyorum.

    Umarım sizde birgün husümet ve dış-grup travmalarından kurtulup bir şeyler okursunuz.

    Beğen

    Cevapla
  4. Geri bildirim: Battle of Nişanyan ve 100 Metre Boyundaki Feminazilerin Saldırısı | Emrah Göker'in İstifhanesi

  5. muptezel oldum

    Liberaller neden böyle sinik trollere dönüştüler acaba?(piyasanın mutlu sakinleri için trollük sine qua non biliyoruz.) Onu değil de neden bunu protesto ettiniz, protesto hiyerarşileri, edep,usulleri, protestocu vakar ve ciddiyeti, commies! f word! so gay! hezeyanları üzerinden attırılmış bir yazı. Sen bu “pato(ördek?)lojik” acıklı çözümlemelerden vazgeç.Yani godwin kanunu mu desem, karizmatik önderlerini tanıyamadık mı desem, pozitivist mi oldunuz lan desem, potansiyel heretikleri avlamayı öneren malca tavsiyenden mi dem vursam?Sen git çay koy mütemadiyen,bu işleri bırak.

    Beğen

    Cevapla
  6. Geri bildirim: Ayarsiz Politikler | Sakızlı Ohannes Paşa

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s